‘Cumhuriyet olayı’ mı, Cumhuriyet’e olanlar mı!..
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

Cumhuriyet gazetesinde olup bitenlerin son yılların en hararetli medya tartışmalarına neden olduğu görülüyor; bu ilgi kaçınılmaz!… 94 yıllık, Cumhuriyet ile yaşıt; demokrasi, insan hakları açısından Türkiye’deki anlamı büyük; verdiği haberler, açtığı dosyalar, getirdiği tartışmalarla medyada hep önemli yeri, geçmişten bugüne sayısız gazetecinin yetişmesinde payı olmuş bir gazete söz konusu...

Ayrıca günümüz koşulları var... Çok sayıda gazeteye yayılmış yandaş medyaya karşı üç-beş muhalif gazete kalmış durumda!... Çok sayıda gazeteci hapiste ve muhalif sesleri kısmak için her yol denenmekte... Cumhuriyet yönetici ve yazarlarının yaptıkları haberler nedeniyle “teröre destek” gibi akıldışı suçlamalarla tutuklanıp yargılandıkları biliniyor.

Böyle bir dönemde Cumhuriyet’in varlığının, bugüne kadar temsil ettiği değerler kadar bundan sonra üstlenmesi beklenen görevler nedeniyle de önemli olduğuna kuşku yok. O nedenle Cumhuriyet’te olup bitenleri anlamanın dışında sorgulamak gerekmekte.

Biliyoruz; Vakıf’taki yönetim değişikliği ile Cumhuriyet Gazetesi’nin yeni yayın politikasının Atatürkçü, Cumhuriyetçi, özgürlükçü yoluna döndüğü ve gazetenin vakıf yapılanması olarak vakıf senedinde belirlenen temel ilkelerden ayrılamayacağı yönünde bir açıklama yapıldı.

Yine biliyoruz ki, yeni yönetim gibi, geçmiş dönemde ve bugün gazetede kalanların çoğu 2104 Kongresi sonrası Can Dündar’la birlikte gelen değişiklikleri Gazete’nin ele geçirilmesi olarak değerlendirmekte. BirGün’deki yazısında Fatih Yaşlı’nın da aynı görüşte olduğunu okuduk.

Cumhuriyet’teki yönetim değişikliğini kalenin geri alınması olarak değerlendirenlere karşın, ayrılanlardan bazıları da Cumhuriyet’te olanları aşırı ulusalcıların, ultra Kemalistlerin zaferi, derin ittifakın operasyonu olarak nitelemekte.

Kimin gazeteyi ele geçirdiği bir yana, Cumhuriyet’te bir ideolojik kavga, Atatürkçüler ve liberaller gibi bir saflaşma olduğunu görmemek mümkün değil; kendileri de söylemekteler. Ancak bu saflaşmanın gazete için olduğu kadar siyasal ve toplumsal muhalefet olarak çok daha geniş kesimler için başka bir anlamı var ki, bizim için bunları konuşmak daha önemli.

Her şeyden önce toplumdan yana bakıldığında, sekter tutumların ve birbirimizi dışlamanın kime, kimlere yaradığı ortadayken, ne gazetedeki “kale geri alındı” anlayışına hak vermek, ne de ayrılanların o çok sevip kullandıkları Kemalizm, derin ittifak gibi suçlamalarına katılmak mümkün!...

Örneğin Türkiye’nin içinde bulunduğu tıkanıklığın aşılması ve bu gidişatın durdurulması için, hemen her köşeden birleşme, güç toplama yönünde sesler duyulurken, safların derinleştirmek niye!...

Aksine, bugün derinleşen ayrılıklarda, fikir/ ideoloji etrafında birleşmenin “cemaatleşmeye” dönüşmüş olmasının payını görmek gerekiyor.

Fikir ve ideolojilerin fikir olmaktan çıkıp, katı, köşeli, sapmaz bir inanca dönüşmüş olmalarının payını!...

İster liberalizm, ister sosyalizm, ister milliyetçilik deyin, bu böyle!... İşin kötüsü, farklı olanlar dışlandığından ve küçümsemek, kötülemek dışında bir tartışmaya girilmediğinden fikirler etkileşime ve gelişmeye kapalı... Herkes kendinden çok emin ve kendi cemaatinde eşinip durmakta!...

Kendinden yana olanları koruyup cepheye büyütmek derdi de olduğundan, kim nereye gelirse gelsin, kendinden yana olanlara yer vermekte. Cumhuriyet gazetesinde de hem geçmişte hem bugün bu yapılmakta.

Bir de kullanılan kavramlar!... Hangi konuda olursa olsun kullanılan kavramlar, bunları kullanan tarafların onlara yüklediği anlam kadar katı değil...

Örneğin Atatürkçülük ne demek!... Atatürkçü çizgi derken, 1923’teki Cumhuriyet çizgisi mi, Halk Fırkası’nın altı oku mu, yoksa her şeyin başı bilimdir diyen Atatürk mü anlaşılmakta? Örneğin aklı ve bilimi önemseyen, yurtta sulh cihanda sulh diyen Atatürk’ün bugün çoğulcu demokrasiden, hukuktan, özgürlüklerden yana olacağını düşündüğümüz gibi, ülkenin canını yakan bu toplumsal meselede barıştan, özgürlükten ve siyasal çözümden yana olacağını neden düşünmeyelim!...

Öte yandan, bu toplumdaki tüm günahları Kemalizm adı altında etiketleyenlere sormak gerek. Bu ülkenin kurucusu ve modernleşme yolunda ilk adımları atan Atatürk’ün yaptıkları az bulunsa ve eleştirilse bile dönemin koşulları içinde değerlendirmek gerekirken, kendinden sonra gelenlerin günahlarını bile onun adıyla isimlendirmek niye?

Militarist, devletçi, yasaklayıcı siyaset bu ülkede Atatürk’le başlamadı; bu anlayış gerçekte mutlakçı, paylaşılmaz, yasakçı iktidarı ile Osmanlı’nın mirası... Merkezi yönetim dışında, Anadolu’ya hakim “ağalık kültürü” de iyi bilinmekte.

Aksine Atatürk’ü reformist anlayışıyla bunu yıkmanın taşlarını döşemeye çalışan adam olarak görmek gerek. Eğitime verdiği önem bile geleceğe dair umutlarını göstermekte. Yeterince başarılı olunamadıysa, bunun nedenleri toplumun ve siyasetin yetersizliklerinde... Bugün de Atatürk’ün değil Osmanlı’nın takipçileri iktidarda ve demokratik vesayeti eleştirirken, tek adamın vesayeti altında bir iktidar yaratmış durumdalar.

Özetle, kendi milliyetçi anlayışlarını Atatürkçülük adı altında pazarlamaya çalışanlar da, bu ülke siyasetçilerinin hem geçmişe uzanan hem kendi hırslarıyla biçimlendirdikleri siyaset anlayışını Kemalizm olarak niteleyenler de kolaycılığa teslim olmuş yanlış yapmaktalar.

Oysa bugünkü kuşaklar, ne Atatürkçülüğün birileri için bayrak gibi kullanılmasından, ne de çok şey borçlu olduklarını düşündükleri bir adamın tüm kötülüklerin babası yapılmasından hoşnutlar...

Dolayısıyla, toplumsal muhalefette bir uzlaşı noktası bulabilmek için, “eleştirel akıl yeniden gazetenin politikasına egemen olacaktır” diyenlerin de, Kemalizm diye diye toplumun önemli bir kısmında kuşku yaratanların da Atatürk’ü kullanmak yerine, tarihsel konumuna bırakmaları gerekmekte.

Öte yandan CHP gibi Cumhuriyet’in de, bizim olan bize yeter demek yerine bizimle olmayanları kazanmak durumundaysa, dışa kapalı bir “kale” değil, genişlemeye açık bir “meydan” olmayı hedeflemesi gerekiyor.

Biliyorum, söylediklerim oldukça romantik; Türkiye’nin entelektüel ve siyaset dünyasının bilinen gerçeklerine de aykırı... Ancak, Türkiye’nin gidişatı, siyasal ve toplumsal muhalefetin hali göz önüne alınınca, bilinenlere aykırı konuşmanın gerektiği zamanlardayız.