Çürümenin ahlakı
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Boşlukta asılı kalmış bir ülkede, sokak köpeklerinden daha yalnız, içimizde unuttuğumuz ya da unutmaya çalıştığımız bir sıkıntı yumağıyla yuvarlanıp gidiyormuşuz gibi hissediyorum bazen

Boşlukta asılı kalmış bir ülkede, sokak köpeklerinden daha yalnız, içimizde unuttuğumuz ya da unutmaya çalıştığımız bir sıkıntı yumağıyla yuvarlanıp gidiyormuşuz gibi hissediyorum bazen. Ingmar Bergman’ın nazizmi zehirli bir havaya benzeten filmini anımsıyorum böyle anlarda. Geçenlerde “Extant” adlı bilimkurgu bir televizyon dizisinde duymuştum nöro-virüsleri, Bergman da beyne etkide bulunan o zehiri bir tür virüs gibi düşünmüş olmalı, insanları iradesizleştirerek yönlendiren, halüsinasyonlar gördüren ölümcül bir virüs. Dünyayı kendi gözlerimizle çıplak göremediğimiz için, çürüyen bu gezegende her şeyden daha fazla çocuklar ölüyor… Bazen çok geç diye düşündüğüm oluyor, çünkü virüs, kendisini yok etmek için geliştirilen virüsleri bile dönüşüme uğratıp fayda sağlayabiliyor.

Örneğin, çürüyen bir dünyada IŞİD gibi siyasi yapıların varlığı kaçınılmaz, ABD’nin ve kapitalizmin yarattığı etkilerin sonuçlarını düşününce. Bugünkü siyasi iktidar da, dayattığı otokratik yönetim anlayışını, devletin kurucu ideolojisindeki aşırılıklara ve hatalara borçlu. 12 Eylül’ün nöro-virüsleri çoğunluğun beyninde kalıcı hasarlar bıraktığı için olsa gerek, her şeyi ikilikler halinde düşünmek, sahtelik ve ikiyüzlülüğü benimsemek rahatsız etmiyor çoğu kişiyi. Yalan da olsa inanmak istiyorlar bir şeylere, bu yüzden gerçeklerden daha inandırıcı yalanlar bulmak için çabalıyor herkes… İnsanları ezenlerin meydanlarda özgürlük diye haykırmaları bile tuhaf gelmiyor kimseye. Özgürlük, tutsaklığın farklı dereceleri olarak yaşandığı sürece de, kimseye tuhaf gelmeyecek. Sağlık merkezlerine psikolojik yardım almak için başvuranların her geçen yıl katlanarak artmasında bile, bu virüsün ve siyasi etkilerinin payı var kuşkusuz.

Çürümeye neden olan bu virüsle mücadele ederken yaşanan en önemli sorun, Max Frisch’in de dile getirdiği gibi ahlakla ilgili… Bize öğretildiği şekliyle ahlaklı olmak, dünyada yenilmeyi kabul etmek anlamına geliyor çünkü. Calvino’nun “genel bir ahlaki devrim”den kastettiği şey, bu yenilgi ahlakından da vazgeçmek anlamına geliyor. Zamanın, duyguların ve özgürlüğün keyfini sürmeye odaklanmış bir ahlak ve yaşama biçimi ne kadar güçlenirse, virüsün etkilerinden kurtulmak da o kadar kolaylaşacak. Otoriter siyasetler, tam da bu yüzden toplumun özerkleşmesinden rahatsızlık duyarlar. Gezi’den bu kadar korkulmasının nedeni, devletin ve siyasete ait kurumların yetersizliğini gözler önüne sermesiydi. Toplumun yaratıcı dinamiğini, neo-liberalizm ve muhafazakârlık içine entegre edememeleriydi yaşanan sorun. İktidarın Yeni Türkiye projesi, tam da bu sorunu çözmeye yönelik bir girişim olarak devreye sokuldu, her zaman olduğu gibi içi nöro-virüslerle dolu şık bir ambalaj içinde. İktidarın toplumsal mekânlara duyduğu ilgi de, meselenin yaşama biçimindeki değişikliklerle çözüleceğine dair inancından kaynaklanıyor.

Zaten kimlik siyasetini günümüzde bu kadar önemli yapan da “genel ahlaki bir devrim”in kendini yaşamın her alanında dayatıyor olması. Çünkü tıpkı Fortini’nin dile getirdiği gibi, “Ahlak, değerler ile davranış arasında bir tutarlılığa ulaşma isteğinin yarattığı gerilim ve bu uyumsuzluğun bilincinde olma” halidir, yani siyasetin kendisidir. “Ahlak”ı, “ahlakçılar”dan kurtarabildiğimiz ölçüde, siyasetin önündeki engelleri aşıp, insanları nöro-virüslerden arındırmak mümkün olacak.