Çürümeye, çözülmeye ve umuda dair
18.06.2017 10:28 BİRGÜN PAZAR
Bugün, ABD’nin yönetimi, “önce Amerika”, “ulusal egemenliğimizi savunuyoruz” gibi ifadeler kullanıyorsa, ABD hegemonyası altında şekillenmiş “dünya düzeni” artık tükenmiş, her türlü savaşı, insani felaket olasılıklarını gündeme getiren bir “güçler dengesi” ortamına girilmiş demektir

Ergin Yıldızoğlu

Kapitalizmin eski düzeni çözülüyor, yenisi şekillenemiyor. Kapitalizmin ekonomik, siyasi, hatta kültürel dayanakları çürüyor. Bu çürümenin içinden tarihin türlü iğrenç kurtçukları yeniden ortalığa dökülmeye başlıyor.

Örneğin, dünya ekonomisinin merkezlerinde, adeta sonu gelmez bir “büyük durgunluk” 10 yıldır etkisini sürdürüyor. Mali krize kadar kör topal ekonomik krizi yöneten neo-liberal küreselleşme modeli tükenince, baskı altında tuttuğu milliyetçilik, ırkçılık, siyasette otoriter eğilimler- sağ popülizm- hızla yükselmeye başladı. Uluslararası hegemonya düzeni de Çin’in bir ekonomik, teknolojik bir süper güç olarak yükselmesi, kendine uygun bir uluslararası düzen oluşturma çabaları, Çin’in ve askeri gücünü yeniden kazanan Rusya’nın rejimlerinin liberal ekonomik ve demokratik modelle uyumlu olmayan örnekler sunmaları da çözülmeyi hızlandırıyor.

Bu basınçların altında mali kriz öncesi düzenin iki merkezi, ABD ve İngiltere’de egemen sınıfı temsil eden düzen partileri, ABD’de Cumhuriyetçi ve Demokratik partiler, İngiltere de, Muhafazakar Parti ve İşçi Partisi derin bir krize girdi yönetimler istikrarlarını kaybetti.

Dünya ekonomik ve siyasi düzeninin merkezleri, ABD hegemonyası ve destekçisi Avrupa devletleri, klasik emperyalizm, artık, dünya bir yana, kendi arka bahçelerine bile düzen getiremiyor. Kuzey Afrika ve Ortadoğu, emperyalizmin ateşlediği etnik dini savaşlar, olup biteni kavramakta zorlanan at gözlüklü, otoriter liderliklerin elinde yangın yerine döndü. Bu yangından kaçan milyonlarca insan, Avrupa’nın siyasi kültürel yapısını sarsan, çürümenin üzerinde yaşayan kurtları tahrik eden bir göç dalgasına yol açmıştı.

Son günlerde gündemde biri karanlık, öbürü umut veren iki gelişme dizisi var. Birinci dizide, ABD başkanı Trump’ın son NATO ve G7 toplantılarındaki tutumu, ABD’yi Paris İklim Antlaşması’ndan çıkarma kararı, İran’a karşı Suudi kampanyasını destekleyerek bölgedeki Sünni – Şii yangınının üzerine körükle gitmesi var. İkincisi de, bir ay içinde üç kez İslamcı terörle sarsılan İngiltere’de genel seçimlerin beklenmedik sonuçlarıyla ilgili.

Çürüme’nin ruh hali
Amerika’da Donald Trump, başkanlık seçimleri boyunca “Önce Amerika”, “ulusal egemenliğimizi koruyacağız” sloganlarını tekrarladı durdu. Trump, NATO ve G7 toplantılarındaki tutumunu, ABD’yi Paris İklim Anlaşması'ndan çıkarma kararını hep bu sloganlarla savundu.

ABD, kapitalizmin II. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan düzeninin mimarı ve hegemonyacı devletiydi. Bir hegemonyanın devleti, tabiİ ki önce kendi çıkarını düşünür. Ancak hegemonya, bu çıkarlar başka ülkelerin çıkarlarıyla örtüştüğü, liderlik benimsendiği için gerçekleşir. Bu hegemonya altında şekillenen düzende, hegemonyacı devletin ulusal egemenliği değil, (bu devlet ekonomik ve askeri olarak en güçlü konumda olduğundan) tüm diğer devletlerin egemenlikleri tehdit altındadır.

Bugün, ABD’nin yönetimi, “önce Amerika”, “ulusal egemenliğimizi savunuyoruz” gibi ifadeler kullanıyorsa, ABD hegemonyası altında şekillenmiş “dünya düzeni” artık tükenmiş, her türlü savaşı, insani felaket olasılıklarını gündeme getiren bir “güçler dengesi” ortamına girilmiş demektir.

Böyle kritik dönemlerin, tükenmişliğe, çürüme ve çözülmeye ilşkin ruh hali sanata da yansır. Harvard, Tarih Profesörü Jill Lepore'nin geçtiğimiz haftalarda New Yorker dergisinde yayımlanan “Distopya romanı için bir altın çağ – Bu yeni radikal kötümser edebiyatımız ne anlama geliyor?” başlıklı denemesinde irdelenen çalışmalar, böyle “bir yolun sonuna gelme”, gidecek bir yol kalmayınca, başlayan çürüme ve çözülme durumunu ifade ediyorlar. Kapitalizmin sonunu hayal etmeyi başaramayan yazarlar, dünyanın sonunu hayal ederek çeşitli senaryolar üretiyorlar: Kaynaklar tükendiği için uzaya kaçan egemen sınıflar; bir kimyasal saldırıyla aptallaşan halkın, akıllıları yok etme çabaları; bütün işleri artık robotlar yaptığı, dünyayı dev şirketler yönettiği için, sıkıntıdan ne yapacağını bilemeyen bir gençlik, kutuplardaki buzların erimesine, kıyıları suların basmasına karşın, fosil yakıt kullanmakta ısrar eden yönetimler... Ve yapacak pek bir şey kalmadığından, bedensel hazlara, seks yapmaya odaklanmış bireyler...

Ve çözülme...
ABD Başkanı Trump’ın konuşması, NATO’nun geleceği üzerine bir soru işareti koyarken, dünyanın en büyük olmasa bile en güçlü ekonomisi Almanya’nın Başkanı Merkel, güvenlik konusunda, artık ABD ve İngiltere’ye güvenemeyeceklerini 'Avrupa’nın kendi, kaderini kendi ellerine alması gerektiğini' söylüyordu.

Trump, ABD’nin Paris, İklim Anlaşması'ndan çıktığını açıklarken, Merkel ve Avrupa Birliği liderleri dünyanın ikinci büyük ekonomisi ve ipek yolu projesiyle kendi küreselleşmesini kurmaya başlayan Çin’in Başbakanı, Li Keqiang’la samimi bir toplantı yapıyorlardı. Li, Çin’in büyük bir devlet olduğunu, uluslararası sorumluluklarına sadık kalarak Paris Anlaşması'nı savunacağını açıklıyordu. Merkel’e göre de, önemi gittikçe artan Çin artık bir stratejik ortak konumuna gelmişti. Toplantıdan sonra, Avrupa Birliği çevrelerinde, ABD’nin yarattığı boşluğu, küreselleşmeyi, küresel iklim anlaşmasını savunan, uluslararası işbirliğinin önemini vurgulayan Çin’in, Almanya ile birlikte doldurabileceğinden söz ediliyordu. National Interest’de Helibrunn, “Trump Merkel’i Almanya’yı süper güç yapmaya doğru mu itiyor” diye soruyordu.
curumeye-cozulmeye-ve-umuda-dair-305584-1.
Peki bir güçler dengesi ortamı gelişirken AKP Türkiye’si ne yapıyor? Rus uçağı vurulunca Rusya Doğu Akdeniz’e büyük ölçüde yığınak yapma fırsatı yakalamıştı. Şimdi AKP, Almanya’yı İncirlik’i terk edip kendi askeri üssünü kurmaya, Ortadoğu’ya doğrudan yerleşmeye itiyor. AKP’den gelen seslere aldırmadan YPG’yi silahlandıran ABD’de Erdoğan’ın korumalarının protestoculara attığı dayak konuşuluyor. NATO üyesi Türkiye, Rusya’dan S400 satın almaya çalışıyor, hem de “Türkiye’yi NATO’dan çıkaralım” diyenlerin sayısı hızla artarken... Şimdi, Türkiye’nin en yakın dostları Katar, Suudi Krallığı, Körfez Emirlikleri. Ancak, Suudiler, Bahreyn; Katar’ı İslamcıları desteklemekle, İran’la flört etmekle, Suudi hanedanına hakaret etmekle suçluyor (Asharq Al Awsat, The National, Al Ahram), Katar’da rejim değişikliği yapmaya çalışıyor. AKP rejimi de Katara arka çıkarken, adeta ülkeyi bütün iskemlelere birden oturtabileceğini sanıyor. Bunun sonu belli değil mi?

Ve umuda dair
ABD’de, ırkçı, yabancı düşmanı, küreselleşme karşıtı, küresel ısınmayı yadsıyan Trump’ın yönetimi bir türlü istikrara kavuşamıyor. ABD’de liberal demokrasinin denetim ve dengeleme kurumlarının Trump üzerindeki basıncı gittikçe artıyor. Yeni olasılıkları gündeme getirebilecek bir yönetim krizi söz konusu, ancak umuda dair Trump’tan kurtulmanın ötesinde bir şey söylemek henüz olanaklı değil.

Neo-liberal küreselleşmenin diğer merkezi İngiltere’de de bir yönetim krizi var ama, beklenmedik bir sonuç yaratan genel seçimlerden sonra durum biraz daha farklı.

Muhafazakar Parti seçim kampanyasına İşçi Partisi’nin (İP) 20 puan önünde başladı. Yandaş basın, hatta siyasi yelpazenin solunda yer alan The Independent, The Guardian, Theresa May’in, İşçi Partisi’ni sola, geleneksel çizgisine çeken Corbyn’in siyasi hayatını bitireceğini, İşçi Partisi'ni hezimete uğratacağını söylüyordu. Ancak, seçimlerde Muhafazakar Parti meclis çoğunluğunu kaybetti, İşçi Partisi oy oranını yüzde 40’la 2001’den bu yana en yüksek düzeye çıkardı, Meclis iskemle sayısını artırdı. Kısacası, Corbyn’in değil Thereza May’in siyasi yaşamı duvara çarptı. The Economist, “Blair dönemi 8 Haziranda bitti” diyordu.

Şimdi Muhafazakar Parti hükümette kalabilmek için İrlanda iç savaşında IRA ile savaşan, İngiltere yanlısı, kökten dinci/evanjelist protestan, homofobik, kürtaj yasakçısı, DUP milletvekillerinin desteğini, İrlanda barış sürecini tehlikeye atma, LGBT bireylerin oyunu kaybetme pahasına almaya çalışıyor. Dahası seçim kampanyası boyunca savunduğu katı Brexit tutumunu yumuşatmaya, sosyal hizmetlere yönelik önerdiği ve toplumda büyük tepki çeken kesintileri programından çıkartmaya çalışıyor. Tüm bunlar Muhafazakar Parti içinde çeşitli kanatların tepkilerini çekiyor, gerginlik yaratıyor. Theresa May’in liderliğini daha da zayıflatıyor.

İşçi Partisi'nde tam aksi bir iklim söz konusu, Seçim sonuçları Corbyn’in liderlik becerilerini, önerdiği programın geçerliliğini kanıtladı, Parti’de düne kadar Corbyn’e muhalefet eden Blair’ci kesim umutlarını yitirdi ve teker teker liderliğin arkasında toplanmaya başladı. Meclisin ilk toplantısında İşçi Partisi milletvekilleri, liderlerini ayakta ve alkışlarla karşıladılar. Son kamu oyu yoklamaları, yeni bir genel seçimlerde İşçi Partisi’nin tek başına hükümet olabileceğini gösteriyor.

Financial Times da Corbyn’in yönetebilmesi için yapması gereken şeylerin listesini sunan yazılar çıkmaya başladı. İş çevreleri, İP programındakine benzer bir “yumuşak Brexit” talebini yükseltiyor. Egemen sınıflar da, 1974-75 yıllarında, yaşananlarla bugünlerde yaşananlara benzeyen süreci anımsayarak bir İP hükümeti olasılığına hazırlanıyor.

Ne de olsa, İşçi Partisi (İP), Podemos ve Syriza gibi değil. İP 170 yıllık bir düzen partisi ve hükümete gelirse, meclis çoğunluğu ne olursa olsun şu üç belirleyicilik altında çalışmak zorunda kalacak. Birincisi, İngiltere’de mali sermayenin egemenliğinde şekillenmiş bir iktidar bloku, kültür endüstrisi, askeri-sınai-medya kompleksi var. İkincisi, Corbyn, hem kriz yönetim modeli (neo-liberalizm) iflas etmiş bir kapitalist ekonomiyi yönetmeyi üstlenecek hem de belli sınıfsal ve uluslararası ittifakların damgasını taşıyan bir dış politikayı. Üçüncüsü, Corbyn ve kuracağı hükğmetin bakanları, geride bıraktığımız 35 yılda neoliberalizm altında yeniden şekillenmiş İngiltere devletini yönetmeye çalışacaklar..

Corbyn bunlarla emekçi sınıfların çıkarları arasında bir denge kurabilirse İP hükümeti bir istikrar şansı yakalayabilir, toplumda bazı, sola açık yeni olasılıkların gündeme gelmesine yol açabilir. Böylece işçi sınıfını ve halkı krizin basıncına karşı koruyabilecek kimi önlemler uygulanabilir.

Seçim kampanyası boyunca Corbyn ve İP, işçi sınıfının hem yeni gelişen kuşağını, hem de neoliberalizmden en çok etkilenmiş geleneksel kesimini kazanmaya, gençlerin büyük bir kesimini yeniden politize etmeye başlamış görünüyor. Umut da burada yatıyor: On yıllardır, sol siyaseti felç eden kimlik siyaseti, milliyetçilik önümüzdeki dönemde gerilerken, vatandaşlık ve sınıf kimliği öne çıkmaya başlayabilir.