Dağ taş festival
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Festivallerden hiç hoşlanmadığını, hatta adım atmadığını söyleyen insanlar vardır. Bazen bu tavırlarıyla, bir ‘nefret grubu’ tanımına da hak kazanırlar. Bu nefretin hedefi de esas olarak o festivallere gidenlerdir. İstanbul Film Festivali’ne otuz dört yıldır giden biri olarak (bazı yıllar hastalık nedeniyle tamamını izleyemesek de), bu durumu çok iyi biliyorum. Şaşırtıcı olan da bu kişilerin çoğunun aslında sinema da seven insanlar olması. Ne var ki, sevmedikleri festivalden kendilerine davetiyeler, hatta bir görev sunulunca, bağırlarına bastıkları da görülmüştür.
Ama ben böyle bir anti tavırdan söz etmiyorum. Şahsen, festivallere gitmeyi de, o yoğun festival havasını solumayı da seven bir insanım. Kiraz, kayısı, yok macun festivallerini örnek göstererek konuyu saptıracak değilim. Hiçbir düşmanlık söz konusu olmaksızın, özellikle yazları ülkemizde ne kadar çok festival olduğundan söz etmek istiyorum. Geçen hafta radyoda Suat arkadaşımız bize öyle bir program hazırladı. Ayrıntılı bilgi vermese de, nerde ne olduğunu söylemek bile on dakikasını aldı.

Şikâyetçi miyiz? Yoo, sadece şaşıyoruz. Bütün bellibaşlı tatil bölgelerinde festival düzenleniyor. İnsanların tatilleri sırasında da müzikten uzak kalmak istemeyişini ifade ediyorsa, çok sevindirici. Bu festivallerin çoğu, pop müzik festivalleri. Aslında, festival olmayıp da her yıl, genellikle aynı yerde yapılan ve birkaç gün süren etkinlikleri de bu grupta topladık. Bazı pop müzik festivalleri, örneğin Zeytinli Rock Festivali, katılım yelpazesi açısından çok zengin. Ama kendini kabul ettirmiş, yıllardır yapılan klasik müzik festivalleri de var. İstanbul Müzik Festivali’nin bu yıl kırk üçüncüsünü kutladık. Benim izleyebildiğim kadarıyla (ki, hele geçen yıl bayağı yakından izlemiştim), programları iki yıldır çok iyiydi. İzmir Festivali, (12.) Uluslararası Gümüşlük Klasik Müzik Festivali ve Turgutreis D-Marin Uluslararası Klasik Müzik Festivali de bunlar arasında. D-Marin on birinci yılını kutluyor.

İstanbul Caz Festivali’ni de unutmuyoruz, tabii. En kıymetli festivallerimizden biridir, birlikte yirmi iki yıl geçirmişiz. Bu yıl festival öncesinde şu malum beşli-onlu listelerden birini yapmıştım. İnsan büyük konuşmamalıymış, o listedeki tek bir konsere gidebildim. O da festivalin ilk gününde olduğu için. Doğrusu WeeD feat. Ernst Reisjeger konserinden çok memnun kaldım. Ama biraz kendimi hırpalamışım. Ertesi akşam da Joan Baez’e gidince (oysa hesapta yoktu), tamamen teslim bayrağı çekme durumuna girdim. Hem pek sevdiğim, her konserini izlediğim Marcus Miller’in Afrodeezia projesine gidemedim, hem de kimselere değişmeyeceğim emektar cazcıları bir araya getiren Charnett Moffet konserine. Üstelik de Sakıp Sabancı Müzesi bahçesindeydi. Moffet’in kendisi, Jeff ‘Tain’ Watts, Cyrus Chestnut ve ille de James ‘Blood’ Ulmer çalıyordu. Moffet ve Ulmer, kısa süre önce kaybettiğimiz Ornette Coleman ile de birlikte çalmış cazcılar. Gidemediğime nasıl üzüldüm, anlatamam.

Peki, listede izlediğim başka konser yok mu? Haftaya pazartesi, ameliyat olmaz ayakta kalırsak Chris Potter liderliğindeki grup var, CRR’de. Gerçi günden güne iyileştiğim söylenemez ama ona belki giderim. Jools Holland ise aklıma takılı, ancak Açıkhava bacağı sakat insanlar için çok yıpratıcı. Öyleyse ne yapalım? Arkadaşları konsere yollayıp sonra da yazı yazdıralım ki, biraz havası bize de bulaşsın. Herkese iyi dinletiler.