Dağılmanın üç boyutu
06.08.2017 09:54 BİRGÜN PAZAR
ABD hegemonyasının gerileme sürecinin, geri dönüş noktasını çoktan geçtiğini kolaylıkla söyleyebiliriz

Ergin Yıldızoğlu

Batı’nın (Kapitalizmin merkez- emperyalist- ülkelerinin), ABD hegemonyası altında kurulan ekonomik, siyasi düzeninin güvenlik mimarisi bugün artık dağılıyor. Bu mimari ABD’nin Batı blokunu koruyan nükleer şemsiyesi, dünyanın yüzeyine yayılmış sayıları bini bulan askeri üstleri, hegemonya düzeninin militarizminin kurumsal ifadesi NATO ittifakı üzerinde yükseliyordu. Bu mimarinin çok boyutlu dağılma sürecinin özellikle üç boyutu, son yıllarda giderek daha da belirginleşmeye başladı.

Bu üç boyutu, ABD hegemonyasının gerileme süreci, güvenlik mimarisinin en önemli kurumsal yapısı NATO’nun geleceğini belirsizleştiren sorunlar ve artık herkesin herkesle savaş halinde olduğu bir yangın yerine dönüşmüş olan Ortadoğuoluşturuyor. Aslında, bu bölgesel boyutu Balkanları, Balkanları Ortadoğu’ya bağlayan hattın üzerindeki Türkiye’yi de kapsayacak biçimde genişletmek gerekir. Ben, bu yazıda kendimi Ortadoğu ile sınırlıyorum.

Vazgeçilmez ülkeden yalnız ülkeye...

ABD hegemonyasının gerileme sürecinin, geri dönüş noktasını çoktan geçtiğini kolaylıkla söyleyebiliriz. Şimdi gelinen noktada ABD düzen kurma ve koruma kapasitesini kaybettikçe, ABD’nin II. Dünya savaşından sonra kurduğu, Soğuk Savaş bittikten sonra tek merkezli bir imparatorluğa dönüştürerek kalıcılaştırmayı arzuladığı, içinde kendini “vazgeçilmez ülke” olarak tanımladığı, ekonomik ve siyasi güvenlik mimarisi de çöküyor.

Hegemonyanın gerilemesi, imparatorluk kurma girişimlerinin devlet yapısında yarattığı dejenerasyon, mali krizin yüküyle birleşince, Trump’ın devlet başkanı olmasıyla açığa çıkan bir yönetim krizine yol açtı. Bu kriz ABD’nin dış politika üretme süreçlerini de etkiledi.

ABD yönetimi bu gerçekleri yadsıyarak, hala hegemonyacı, “vazgeçilmez” ülke konumunda bir değişiklik olmamış gibi davrandıkça, korumaya çalıştığı düzenin çöküşü de. Bu paradoksa, ABD kongresinde onaylanan, Rusya’ya yönelik yaptırımlar çok güzel bir örnek oluşturdu.

Uluslararası ilişkilerde hegemonya kavramı bir devletin, bir grup devleti zor kullanmaya gerek kalmadan yönlendirebilmesine olanak veren konumuna ilişkin kullanılır. Hegemonyacı konumundaki devlet, bu bir grup devleti, herkesin yararına işlediği varsayılan bir “düzen” içinde bir arada tutar, düzenin karşılaştığı sorunları çözer, grubun içinde barışı, dışardan tehditlere karşı da düzenin güvenliğini sağlar.

ABD, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, 1980’lere kadar, tam da bu konumdaydı. Bu konumun, Vietnam yenilgisiyle, kapitalizmin ABD kaynaklı sermaye birikim rejiminin (Fordizm) yapısal kriziyle, Rusya’nın yeninden toparlanmasıyla, Çin’in ve Almanya’nın yükselmesiyle, “küreselleşmenin” getirdiği siyasi-kültürel yıkımların sonuçlarıyla sarsılmasına, sonra çökmeye başlamasına yol açan olayları burada tekrarlamaya gerek yok.

O süreci atlayarak hızla bugüne gelirsek, şurası açık ki Donald Trump’ın “Önce Amerika” politikası, bu politikanın toplumda karşılık bulması, gelinen noktada, ABD’nin, artık kendi çıkarlarını, başta Avrupa Birliği üyeleri olmak üzere yönlendirmekte olduğu devletler grubunun, çıkarlarıyla uyumlu biçimde tanımlayamadığının gösteriyor.

Bu uyumsuzluk Batı bloku içinde, farklılaşan “ulusal çıkarlar” zemininde ayrışmayı hızlandırıyor. Örneğin, II. Dünya savaşı sonrasında ABD hegemonyası altında kurulan ekonomik siyasi ve güvenlik mimarisinin, belki de en önemli ülkesi olan Almanya’yı dış politikasını yeniden gözden geçirmeye götürüyor. Rusya ve Çin’in yanı sıra, en az Çin’in yükselmesi kadar önemli sonuçlar yaratmaya aday olarak yükselmeye başlayan Almanya’da, Angela Merkel, Alman halkına ve Avrupa Birliği üyelerine yönelik olarak “artık güvenliğimiz için başkalarına yaslanamayız, kendi güvenliğimizi kendimiz sağlamak zorundayız” diyor. Böylece Merkel, ABD’nin çıkarları, güvenlik politikaları ile Almanya’nınkiler arasında bir çatlağın oluştuğunu saptamış oluyor.

Merkel’in bu açıklaması büyük yankı yaptı, NATO’nun, “Batı Blokunun”, Batı merkezli dünya ekonomisinin (küreselleşmenin) geleceği üzerine tartışmaları daha da yoğunlaştırdı.

Trump yönetimi altında istikrarını kaybetmeye başlasa da, ABD yönetiminin bu çatlağı kapamak için harekete geçmesi gerekirdi. Ancak, tam aksi oldu, Rusya’ya yönelik olarak açıklanan yeni yaptırımlar, bu çatlağı derinleştirmekle kalmadı, ABD’nin zaaflarını daha gözler önüne serdi.

Birincisi, bu kararın gerekçesi (Rusya demokratik süreçlerimize- başkanlık seçimlerine- müdahale etti), ülke içindeki yönetim krizini, güvenlik zaaflarını ABD müttefiklerinin çıkarlarına zarar verecek biçimde uluslararası düzeye taşıyordu. İkincisi, Rusya’yı hedef alan yaptırımların aslında Almanya-Rusya arasında inşası planlanan “Kuzey Akım 2” doğal gaz hattını, Avrupa sermayesinin Rusya’daki etkinliklerini, ABD sermayesinin, özellikle enerji sektörünün çıkarları doğrultusunda hedef alıyordu.

Almanya, büyük ölçüde onun hegemonyası altında işleyen Avrupa Birliği yönetimi, tepkisini, “Bu kabul edilemez, kendi enerji politikamızı kendimiz belirleriz, gerekirse uygun yaptırımlarla ABD’ye misilleme yapabiliriz” biçiminde ortaya koyunca, ABD’nin uluslararası polislik iddialarının ve kapasitesinin sınırları da gözler önüne serildi.

Dahası, yaptırımlar, başta enerji sektör olmak üzere bir çok alanda çok yönlü ekonomik ilişkiler içinde olan Rusya ve Çin’in, ABD’nin uluslararası düzenine karşı işbirliğini daha da derinleştirme eğilimini güçlendirerek, ABD ile Çin arasındaki gerginliklere bir yenisini ekledi. Tam bu noktada, Kuzey Kore’nin en son kıtalararası balistik füze denemesine gelebiliriz. Çin’in yanı sıra Rusya’nın da, ABD’nin baskılarına karşın Kuzey Kore’nin yanında yer aldığı, her ikisin de ABD’nin tepkilerini dikkatle izledikleri görülüyor.

Özetle, ABD bu yeni yaptırımlarla, Avrupa’yı, Rusya’yı ve Çin’i aynı anda karşısına alıyor. Böylece, “nce Amerika” politikası, “Yalnız Amerika” sonucu üretiyor. Yükselen güçleri, ABD’nin kapasitelerini test etme konusuna cesaretlendiriyor; büyük güçler arası barışın bir kazaya kurban gitme olasılığını arttırıyor.

Dağılmanın, diğer iki boyutu, kurumsal bağlamda NATO ve bölgesel bağlamda Ortadoğu’daki son gelişmeler bu “barışın kazaya kurban gitme olasılığını” daha da arttırıyor

NATO - Ortadoğu

Doğu Bloku çöktükten sonra başlayan “NATO’nun işlevi ne olacak? NATO’ya hala gerek var mı?” tartışması kısa sürede NATO’nun etkinlik alanı genişletilerek “aşılmıştı”. Ancak NATO, “Soğuk Savaş” dönemindeki önemini, “haklılığını” bir daha kazanamadı. Son yıllarda NATO üyelerinin çıkarları arasında oluşan ve genişlemeye devam eden çatlaklar, bu kurumun geleceğini, Batı’nın güvenlik mimarisini tehdit ediyor.

Yukarda değinmiştim, ABD’nin Rusya’ya yönelik, ama aslında “Kuzey Akım 2” boru hattını hedef alan son yaptırımları, Almanya’nın ve genel olarak AB yönetiminin bunlara tepkisi, iki NATO üyesi ülke arasındaki çatlağın hızla açıldığını gösteriyor. Örneğin, Wall Street Journal, Kimse Almanya’dan bunu beklemiyordu başlıklı yazısında, Almanya’nın “Moskova’nın iki yüzlülüğüne karşın, Amerika’nın AB’ye yardım etme, Avrupa’nın güvenliğini koruma çabalarına direnmesinden” yakınıyor (31/07/2017).

NATO üyeleri arasındaki gerginlikleri yalnızca ABD ve Almanya ile sınırlı değil. Örneğin, boru hattı ve Moskova konusunda zaten ABD’nin yanında yer alan, Polonya yargının bağımsızlığını kaldırmaya başladığı için AB’nin tepkileriyle karşılaşıyor. Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan gibi NATO üyesi ülkeler, göçmenler kotasına uymadıkları için AB’nin yasal basıncıyla karşı karşıya kalıyor, yüzlerini ya ABD’ye, ya da “Doğu”ya dönüyorlar.

NATO içinde iki çatlak daha var. Türkiye Referanduma giderken, AKP rejimi, propaganda yapma olanakları kısıtlanınca, Almanya’yı Nazi politikalarını canlandırmakla suçlamıştı. Sonra Almanya vatandaşlarını tutuklandı, Alman parlamenterlerin İncirlik üssüne erişimi engellendi, Almanya’nın dev uluslararası şirketleri terörizme yardım etmekle suçlandı. Almanya askeri varlığını Türkiye’deki üslerden çekmeye başladı. Alman dış işleri bakanı da “Türkiye ile ilişkilerin artık eskisi gibi devam edemeyeceğini” söyledi. AKP rejimi, Alman şirketlerine yönelik iddialarını geri çekti ama o hafta gazeteler, Almanya’nın Türkiye’yi hedef alan ekonomik adımlar atmaya başladığın yazıyordu.

Aynı gün, IŞİD’le savaşan koalisyondaki, ABD özel temsilcisi McGurk, Ortadoğu Enstitüsünde yaptığı bir konuşmada Türkiye’yi 11 Eylül’den (!!!) bu yana on binlerce İslamcı teröristin Suriye’ye geçişine, silah transferine yardım etmekle, El Kaide’nin Suriye’nin Türkiye sınırında bir sığınak bölge oluşturmasına göz yummakla suçladı. Türkiye de bir süredir, ABD’yi, bir terörist örgüt olarak kabul ettiği YPG’yi desteklemekle, arka çıkmakla, silahlandırmakla suçluyor. Türkiye’nin, Rusya’dan, NATO sistemine entegresi mümkün olmayan S-400 füzelerini (kokpit.aero/s400-sitki-egeli) satın almaktaki ısrarı da bir başka sorun alanı yaratıyor, ABD’nin tepkisini çekiyor.

Gerçekten de Suriye, NATO ile Ortadoğu bölgesini birbirine bağlayan platform. ABD Saddam rejimini; NATO ittifakı Libya’yı yıktıktan, ABD-AB ekseni, Arap İsyanlarından yararlanarak Suriye’yi yıkmaya kalkıştıktan sonra tüm boyutlarıyla patlak verdi. Şimdilerde bu rekabet, giderek bir Iran-Suudi Arabistan savaş olasılığını gündeme getiriyor. İran-Rusya ile ABD arasındaki vekalet savaşları, hep bu “platform” üzerinden yaşanıyor.

Muhammed bin Salman’ın yönetimindeki Suudi Arabistan, Sünni-Arap, dünyasında, bir hegemonya atağı içinde İran’la, Yemen’den Suriye ve Irak’a vekalet savaşlarına giriyor, Katar’da rejimi değiştirmeye çalışıyor; yakın bir dostu olduğu söylenen Omeir’ı, Fethullah’ı ziyarete göndererek, Katar’ı destekleyen AKP Türkiye’sine mesaj gönderiyor (Middle East Eye 31/07/17).

Bu sırada Iran, Suriye, Lübnan, Irak üzerinde bir nüfuz alanı hattı kurmaya çalışıyor. Bu iki rakip gerçek güçlerini çok aşan projelerle, ABD ve Rusya’yı da içine çekebilecek, bir sıcak savaşa doğru sürükleniyor. İsrail’i yöneten aşırı sağcı koalisyon, Suriye’de İranlı milisleri Hizbullah güçlerini bombalıyor, Hamas’ı, Filistinlileri yeni bir savaş yönünde tahrik ediyor. Tüm bunların üstüne, gittikçe daha güçlü bir olasılık haline gelen bir “bağımsız Kürt devleti”, bu olasılık karşısında, ABD, İsrail ve Türkiye’nin yaklaşımları arasındaki büyük farklar, dağılma sürecine çok patlayıcı bir unsur daha ekliyor.

Evet, “düzen” dağılmaya devam ediyor, büyük güçler arası barışın bir kazaya kurban gitme olasılığını arttırıyor. AKP Türkiye’si, adeta bu dağılmanın merkezinde dört dönüyor ama, kalıcı ve tutarlı bir dış politika üretemiyor, fiyaskolar “U” dönüşleri birbirini izliyor.