Dal
Murat Müfettişoğlu Murat Müfettişoğlu
İki kutum kaldı, biri sol diğeri sağ koltuğumun altında. Geri dönmek gibi bir şansımsa kesinlikle yok. ‘Kesinlikle’ sözcüğü belki inançtan belki inançsızlıktan kaynaklanıyor. İnançsızlıksa eğer, katlanması güç olacak. Sulara gömülmek pahasına ilerlemek tek seçeneğim

Derin uykudan uyandığımı gözümdeki çapaklardan anlıyorum. Kucağımda cicili bicili kutular var, hediye paketleri gibi. İçlerinde ne olduğunu kestirmek imkansız. İki adım ötemde bulanık bir nehir akıyor. Sanki bana, ‘Ben varsam karşıya geçmelisin’ diyor.

Az ötede yıkık dökük bir köprü var. Üzerinden insanlar geçiyor. Onlara dalgın bakarken ellerinde benimkilere benzer kutulardan olduğunu fark ediyorum

Bulunduğum noktada yalnızım. Tuhaf olan, kutularla birlikte suyun içinden karşıya geçme arzum.


Akıntıya kapılmadan karşıya geçebilmek kuvvet istiyor. Ne bacaklarıma ne de irademe güveniyorum. Geçmişe dair hiçbir şey hatırlamadığım gibi, kafam da yeterince çalışmıyormuş gibi geliyor.

Belki de uyanmam talihsizlikti. Bu tuhaflığın sürmesi için üzerime düşeni yapmak zorunda hissetmemse ikinci talihsizlik. Her neyse, bir şekilde karşıya geçmek durumundayım. Gevşemiş bir bedenle bunu yapmam imkansız. Kutuları kucağımdan düşürmeden gerinebildiğim kadar geriniyorum.

Suya girmemle kutulardan ikisini akıntıya kaptırmam bir oluyor. İçlerinde ne olduğunu bilmesem de moralim bozuluyor. Köprüden geçenlerin yardım etmeye niyetleri olmadığı gibi, bana bakıp gülüyorlar.

Dönüp, ‘Bu duruma düşmek benim tercihim değildi!’ diye sesleniyorum. Sesim de en az olup bitenler kadar tuhaf.
Pek çok şey gibi köprüden geçenlerin ilgisizliğine de alışmam uzun sürmüyor. Umurlarında değilim, onlar da benim umurumda değil. Birbirimizden kesin biçimde ayrıyız.

Umursanmamaktan ziyade umursamamak beni tedirgin ediyor. Umutsuzluk, hiç beklemediğim bir kaynaktan usul usul içime sızıyor. Her şeye nasıl alıştıysam beklentisizliğe ve umutsuzluğa da alışacağım.

Suyla mücadele ederken güçlendiğimi hissediyorum. Su, saydam ama sağlam bir paravan gibi köprüden geçenlerle arama girmiş, muhatabımın sadece kendisi olduğunu ima ediyor. Onları umursamadığımı bilmemesi suyun karşısında güçlü hissetmemi sağlıyor.

Köprüdekilere, ‘Hiçbir şey göründüğü gibi değildir!’ diye tekrar sesleniyorum. Kimileri kadın kimileri erkek, ancak aynı yaşlarda gibiyiz. Tenleri benimkinden biraz daha parlak, daha taze görünüyor. Aynı seneleri yaşamışız fakat farklı yoğunlukta yaşamışız. İçime işleyen soğuk içimin burkulmasını engelliyor. Toparlanmalıyım. Önemli olan tek şey kutularla birlikte karşıya geçmek. Biraz moral, biraz bilgi çok işime yarardı.

Köprüdekilerle karşıda buluştuğumuzu, yaşadıklarımızı geride bırakıp sıradan şeylerden söz ettiğimizi hayal ediyorum. Bacaklarıma güç, bedenime sıcaklık yayılıyor. Peki buluşabilecek miyiz? Yoksa onları umursuyor muyum? Düşüncelerim de nehir gibi bulanık.

İhtiyacım olan bilgiyi bir ucundan yakaladığımı sanıyorum. ‘Sanmak’ nedense yeterli geliyor.

Akıntının gücü her noktada farklı. Suya girdiğim anda edindiğim ilk bilgi buydu. Farklı hatları deneyerek doğru hattı bulmak benim elimde, daha doğrusu bacaklarımda.

Zaman da nehir gibi akıp gidiyor. O aktıkça daha çok üşüyorum. Daha çok bilmek, daha az üşümek için üç dört adımlık hatlar deniyorum. Nehir yatağındaki taşlar dengemin bozulmasına neden oluyor. Dengem her bozulduğunda akıntıya bir kutu kapılıyor.

Nehrin tam ortasında akıntının sinsice yavaşladığını görüyorum. Orada iyilik mi yoksa kötülük mü var, kestiremiyorum.
İki kutum kaldı, biri sol diğeri sağ koltuğumun altında. Geri dönmek gibi bir şansımsa kesinlikle yok. ‘Kesinlikle’ sözcüğü belki inançtan belki inançsızlıktan kaynaklanıyor. İnançsızlıksa eğer, katlanması güç olacak. Sulara gömülmek pahasına ilerlemek tek seçeneğim.

Köprüdekilerden daha yoğun yaşadığım düşüncesi ilk anda dokunmuştu. Artık hiçbir önemi kalmadı. Bu kötü.
Adım atmakta güçlük çekiyorum. Sol koltuğumun altındaki kutunun akıntıya kapıldığını neden sonra fark ediyorum.
‘Bu kutular neyin nesi? İçlerindekileri bilmediğim halde neden karşı kıyıya taşıyorum? Ellerime kim tarafından neden tutuşturuldular? İki adım ötemde köprü olduğu halde neden suyun içinden geçiyorum? Neden karşıya geçiyorum ve neden başkalarıyla aynı kıyıya geçmek zorundayım?’

Sağ koltuğumun altındaki son kutuyu kendi ellerimle akıntıya bırakıyorum. Kutu uzaklaşırken hafiflediğimi hissediyorum. Belki ihtiyaç duyduğum bilgi, nedenini kestiremediğim bu hafiflikte gizli.

Yaşadıklarım tam bir saçmalık, bulunduğum durum da bu saçmalığın zavallı bir görüntüsünden ibaret. ‘Kutuları taşımayı ve suya girmeyi kabul ederek saçmalığın koşullarını yarattığım için kendime kızıyorum. Ne dediğimi bilmeden avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Köprüdekiler durup bakmıyorlar bile.

Dişlerim birbirine vuruyor ancak oralı değilim, bakışlarım bana doğru gelen şeyde çünkü...

Uzun, kalınca bir dal, bütün bilmecenin simgesel çözümü gibi ağır ağır yaklaşıyor...

Su soğuyor, daha doğrusu ben soğuyorum. Soğuktan mı, korkudan mı, yoksa heyecandan mı titrediğimi bilmeden titriyorum. Zaten hayat kafa karışıklığından başka şey yaratmıyor.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız