DAL’ın insanları!
L. DOĞAN TILIÇ L. DOĞAN TILIÇ
Tamamen rastlantı tabii; Dedemin İnsanları’nı izlemek için sinemaya girdiğimde elimde matbaadan henüz çıkmış bir kitap vardı: 12 Eylül’ün İşkence Merkezi DAL...
Tamamen rastlantı tabii; Dedemin İnsanları’nı izlemek için sinemaya girdiğimde elimde matbaadan henüz çıkmış bir kitap vardı: 12 Eylül’ün İşkence Merkezi DAL.

DAL, BirGün Kitap Yayınları’nın Tarih Dizisi kapsamında bastığı ilk kitap. Bugün yarın kitapçılarda olur.

Geçmişte yaşanan kimi olayları, onlardan kin ve nefret devşirmek için değil, bir daha yaşanmasınlar diye hatırlama, unutmamama ve unutturmama çabasının ürünlerinden biri DAL kitabı.

O DAL ki, 12 Eylül denen dönemin en “gerçek” yüzlerinden biridir. 12 Eylül bir darbe, karanlık ve vahşetse eğer, o karanlık ve vahşetin çırıl çıplak gerçeğidir DAL. “Günün her saati, gece gündüz işkence sesleri, feryatlar ve çığlıklar, işkencecilerin ağza alınmaz küfürlerinin hücre duvarlarında yankılandığı” yerdir.
 
İnsan olduklarını unutan bir kısım “insan”ın, insan olduklarını ve onurları olduğunu unutturmak için ırza geçtikleri; tırnak söktükleri; aç, susuz, uykusuz ayakta diktikleri; elektrik verdikleri; çarmıha gerdikleri; sigarayı ete basıp söndürdükleri; ters, düz Filistin askılarına astıkları; tırnak aralarına iğne batırdıkları; şişe, cop soktukları; hayaları sıkarak patlattıkları; itfaiye hortumuyla çıplak vücutlara soğuk, tazyikli su sıktıkları; ve bütün bunları kahkahalar eşliğinde zevk alarak yaptıkları yerdir DAL.

DAL’ın insanlarından söz edeceksek; “onlar”dan ve “biz”den konuşmak gerek. Biz ve onlar ayrımına hayatın her alanında şiddetle karşı olan ben, DAL’ın insanlarını anlatırken, “insan olduklarını unutanlara” onlar, insan oldukları unutturulmak istenenlere biz demekten kendimi alamıyorum.
 
“Çırılçıplak sandalyeye oturtuldum. Daha yeni askı ve elektrik verme işkencesinden indirilmiştim… Biraz dinleneceğimi umarken hayalarımda bir el hissettim. İşkenceci elleriyle hayalarımı yokluyor ve sanki uygun bir pozisyona sokmaya çalışıyordu. Yine elektrik bağlayacaklarını sandım. Fakat aniden kasıklarımdan başlayıp beynime kadar uzanan bir acı ile tüm vücudum sarsıldı ve refleks olarak öne doğru büzüldüm. Bu acı elektrik şokunun verdiği acıdan çok farklıydı. Sanki bir el hayalarımı değil de beynini sıkıyordu. Bir yandan hayalarımı sıkıyorlar, bir yandan da ‘hadım olacaksın oğlum, keçiliği bırak’ diye konuşuyorlardı… Ben çırpınıyor, işkenceciler gülerek saldırıyorlardı. Ta ki ağzımdan korkunç bir çığlık çıkana ve hayalarımdan biri patlayana kadar. Bayılmışım…”

Bir insanın bunları yaşayabileceğini biliyorum. Biliyorum; çünkü yaşadım. Ama bir “insan”ın bir başka insana, bırakın insanı, bir canlıya bunları nasıl olup da yaşatabildiğini bilemiyor, anlayamıyorum. Yaşandığına göre bunlar, yaşatanlar da vardı tabii. Biz onların nasıl yaratıklar olduklarını anlayamasak da, onlar vardı.
 
Dedemin İnsanları için sinema ışıklarının sönmesini beklerken, DAL’ın rastgele çevirdiğim sayfalarında “DAL insanları”nın tanıklıklarını okuyordum. Bizim tanıklıklarımızı ve onların yaptıklarını...

Onların var olabildiğini görünce, insan öyle umutsuzluğa kapılıyor ki insanlık adına.

Ama neyse; ışıklar söndü ve Girit göçmeni “dede” göründü perdede. Dede perdedeydi gerçi, ama insandı. Hem de nasıl insan! Tepeden tırnağa, tüm hücreleriyle insan… Sövmesiyle insan, sevmesiyle insan, kendi torunu ile Kürt çocuğu çırağına davranışlarında baştan aşağı adalet kesilen bir insan…

O kadar çok şey yaşadık ve yaşıyoruz ki, insanlık adına umut kırıcı olan. Bazen böyle beyaz perdeden çıkıp gelseler de, sahici insanlar içini ısıtıyor insanın. Dedesinin insanlarıyla, bir güzel insanlık halini gösterdiği ve insanlığa dair umutlarımızı suladığı için sağ olsun Çağan Irmak.    

İçerdeki gazeteci arkadaşlardan birinin eşi, 12 Eylül’de yapılanları anlatmış kocasına görüşte. Belki, size de yapıyorlar mı endişesiyle. Aldığı yanıt şu; “O zaman insanları içerde tutabilmek, delil yaratabilmek için işkenceye gereksinim duyuyorlardı. Şimdi, ona da gerek duymuyorlar”.

Şimdi, bize en fazla gereken o güzel insanlar işte. Çağan’ın dedesi gibi… İnip gelmeliler sinema perdelerinden ve çoğalmalılar hayatın içinde!