Dalgalar kumsala atılan zarlardır
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL

Sabahattin Ali Sinop Cezaevi’nde kaldığı koğuşta, duvarları yalayan dışardaki deli dalgaların sesleriyle oyalanır. Bu sesler kendi sesidir. Sabahattin Ali de duvarların arasına kapatılmış bir deli dalgadır çünkü. Niye delirir ki dalgalar? Hangi dalga ister ki duvarları sonsuza kadar deli gibi dövmeyi, tüm hiddetiyle, bıkmadan usanmadan? Bir düşü ya da bir ütopyası vardır dalganın; tüm hiddeti, düşünü gerçekleştireceği kumsala ulaşamadığı içindir. Kumsala ulaştığında hiddet yerini uyuma, uysallığa bırakacaktır. Dalganın arzuladığı, kumsala usulca yayılmaktır; kumsalın çakıllarıyla, kumlarıyla oynaşmak, binlerce parmağı ile yüzeylerini okşamak, kum taneleri arasında dolaşmaktır. Dalgalar yeryüzüyle sevişmek, oynaşmak isterler. Dalgaların hiddeti, deliliği, kavuşmak istediği sevdiği ile arasına giren engellere, sarp kayalıklara, karşısına çıkarılan duvarlaradır. Cem Karaca dillendirecektir dalgaları: “Beni siz delirttiniz.” Doldurulup betonla kaplanan kıyılar, akışının önüne dikilen engeller. Çakıllarla, kumlarla oyun oynamak isteyen bir çocuğun masumiyetidir dalganın deliliği. Günün birinde kumsala kavuşacağı hayalini kurar ve bu hayalinin gerçek olacağını tarihten, jeolojinin ve akışkanlar dinamiğinin ortaklaşa yazdıkları tarihten bilir. Kararlı ve ısrarlı darbelerle, karşısına dikilen, yolunu kesen her duvarın kumsala dönüşeceği yazılıdır orada.

Dalgaların ritmi vardır; uysallığın ya da hiddetin, deliliğin ritmi. Bir caz bateristinin fırça bagetlerle davulun derisinde gezinmesi gibidir dalgaların kumsalda yayılması. Duvarları dövmesi ise ayak pedalındaki tokmağın bas davulda çıkardığı sesleri andırır. Toplumsal dalgaların da müziği vardır; kumsala ulaştıklarında yeryüzüyle, kumsalla sevişmenin, okşamanın sestir bu. Önlerine duvar dikilmiş, yeryüzüyle ilişkisi kesilmiş dalgalar, güçlü vuruş sesleriyle çınlatacaklardır sokakları, caddeleri. Ulaşmak istedikleri sadece kumsaldır, kumsalın ritmidir. 1968’de yükselen toplumsal dalga da arzusunu, malum bir Sitüasyonist sloganla dile getirmişti: “Kaldırım taşlarının altında kumsal var”; tek istediği bu kumsala ulaşmaktı. Haziran Direnişi’nde de kabaran toplumsal dalga Taksim’de yayılacak bir kumsal bulduğunda taşları yerinden oynatmış ve onları yeni bir kombinasyona göre, devletçi değil, özgürlükçü bir tarzda yeniden düzenlemiştir. Dalganın her kumsala yayılışı taşların yeni bir kombinasyonu demektir; parçalar yeniden düzenlenir. Avucun içinde salladıktan sonra rastgele atılan zarlar gibidir dalgaların kumsaldaki yayılışı ve ortaya çıkan kombinasyon ise gelen sayıdır, çokluğun bir araya gelişidir. Dalgalar, oyun oynayan, zar atan bir çocuğun masumiyetidir.

Dalgalar sürekli zar atarlar kumsala, tekrar tekrar, bıkmadan usanmadan. Geri çekilmenin ve geri dönmenin bitimsiz hareketi. Bu, Nietzsche’ci anlamda ‘ebedi dönüş’tür. Kumsala her döndüklerinde, aynı olan değildir geri dönen; farktır. Her geri döndüklerinde çakılların ve kumların kombinasyonunda bir fark yaratırlar. ‘Nietzsche ve Felsefe’ (Norgunk) kitabında Deleuze, “Oyunun, zar atımında olduğu gibi iki anı vardır: zarların atıldığı an ve zarların düştüğü an” der ve ardından ekler: “Atılan zarlar rastlantının olumlanmasıdır, düşerken oluşturdukları kombinasyon ise zorunluluğun olumlanması.” Rastlantı ve zorunluluk. Toplumsal dalga Haziran Direnişi’nde bir zar atmış ve gelen sayıyı, yani çokluğun kumsaldaki yayılımını hep birlikte olumlamıştık. Her zaman yan yana gelmesi mümkün olmayan bir kombinasyon, çokluk çıktı ortaya. Dalga geri çekilince devletin, çokluğu içine gömdüğü betonu kalmıştır geriye. Meydanı dalgakıranlarla çevirse de betonun kumsala dönüşeceği dalganın hafızasında yer etmiştir bir kere. Siz ne kadar oyunbozanlık yaparsanız yapın, avucumuzun içinde sallıyoruz zarları ve zarlar kumsala düştüğünde çokluk ve dalganın doyumsuz, masum oyunu başlayacak.