Damardan gerçek
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Kış rüzgârları esmeye başladı, şehrin sokaklarından insanları soğuğuyla süpürüyor. Zaten şehrin en kalabalık olduğu zamanlarda bile bir ıssızlık var nicedir. Bu ıssızlığın yalnızlık ve çaresizlikten nasıl oluştuğunu izleyerek geçti yıllar. Bunu da mı yaptılar, şu da mı oldu diye diye… Kocaman bir ülke zamanda boşluğa düşmüş, geçmiş ve gelecek silinirken gözümüzün önünden… Ama Bolano’dan öğrendiğim damardan gerçekçiliğin ilk koşulu, gerçekliğe, gerçeklik uğruna teslim olmamaktır. Ranciére de, “Béla Tarr, Ertesi Zaman” kitabında, özellikle otoriter rejimlerdeki “çözülme” zamanlarında, sanatçıların gerçekliği iktidar retoriklerinin hikâyelerindeki zamansal şemaların neden sonuç zincirlerinden kurtardığından bahseder, sinemacı Béla Tarr örneğinden yola çıkarak. Şimdi bir “çözülme” zamanındayız ve bu çözülmeyi avantaja dönüştürüp silinmiş geleceği başka türlü yazmanın araçlarını arayıp bulmalıyız. Yazıklanmanın, umutsuzluktan umutsuzluk beğenmenin bugün için bir anlamı yok.

Salgın gibi yayılan tekdüzelik, aptallık ve umursamazlık, her şeyiyle çoktan sona ermiş bir çağın kıyısında olduğumuzu gösteriyor. Denize atılmış cesedin bir süre sonra derinlerden çıkıp kıyıya vurması gibi… Bu yüzden teoriler işe yaramıyormuş gibi geliyor, edebiyat ve sanat sanki bıkmadan tekrarlayıp duruyor çoktan gerçekleşmiş kehanetleri. Ama damardan gerçekçiler, hiçbir çağın içinden yenisini çıkarmadan sona ermeyeceğini bilir. Damardan gerçekçiler, gerçekliğin gereğinden fazla ciddiye alınmasının gerçekliğe ihanet anlamına geldiğinden emin oldukları için, biraz uçuk kaçık olmakta sakınca görmezler ve depresyona karşı bağışıklık kazanmışlardır. Critchley’in “Sonsuz Talep”te yazdığı gibi, vicdan sahibi olmak mizah duygusuyla birlikte vardır. Mizah, nasıl insanın kendi kendisiyle örtüşmemesini, kendisine dışarıdan bakmasını sağlayarak vicdanı üzerinde çalışmasına neden oluyorsa, gerçekliği de dışarıdan bakmadan değiştiremeyiz, üstelik her şey bu kadar gerçek dışı bir biçimde yaşanırken.

Rüzgârlı ve ıssız sokaklarda yürümekten yorulmuş, yağmurun başlamasıyla koşarak kendimi balıkçılar kahvesine attığımda, aklımda bunlar vardı. Defterimi açıp ilk cümlemi yazar yazmaz üzerime bir ağırlık çöktü. Tutuklanma ya da kapatma haberlerinin eksik olmadığı bugünlerde böyle şeyler yazmanın bir anlamı var mıydı, söylenen her sözü yutarken bu derin sessizlik?

Vaneigem’in “Şiir, yaratıcı kendiliğindenliğin örgütlenmesidir” sözünü yazdım defterime. 60’larda Fransa’daki demiryolu işçilerinin grevine tanık olmuştu Vaneigem. Yaratıcılıktan yoksun, kötü yönetilen bu grevde bir işçinin ayağa kalkıp arkadaşlarına şöyle dediğini duymuştu: “Bilinçli olarak kullanılan iki metelik, bir lokomotifi hareketsiz bırakır.” Bu sözün ardından bir anda her şey değişmiş ve işçiler eldeki olanaklarını ortaya koyarak birbirinden yaratıcı çözümler bulmuş ve grev başarıya ulaşmıştı. İşte bu “damardan gerçekçi” bir eylemdi, bugün en çok ihtiyaç duyulan.

Birden elektrikler kesiliyor çıkan fırtınadan. Dalgalar, yağmura karışıp kahvehanenin pencerelerine kadar ulaşıyor. Osman Abi, lüks lambasını yakınca loş bir aydınlık sarıyor içeriyi. O ışıkla birlikte içimi bir huzur kaplıyor. Kara kış günlerinde, elektrikler kesilince lüks lambasının ışığında oturup babamın anlattığı hikâyeleri dinlerdik. Balıkçılardan Faça Kemal, sessizliği fırsat bilip arabesk bir şarkı söylemeye başlıyor, dilinden düşürmediği: “Bir dünya kurmuşlar kendilerine / Ruhunu kaybetmiş bedenlerine / Kahredip durmuşlar kaderlerine / Feryadım yaşarken ölenler için…” Defterime yazıyorum: “Yaşarken ölmeyenlerdir damardan gerçekçiler…” Faça bozulmasın diye sessizce gülüyorum, defterime gömülmüş.