Dar
HÜSEYİN AYGÜN HÜSEYİN AYGÜN

Topu topu üç evin bulunduğu mazradaki bir ev mezarlığın yanında, diğeri meşelerin altında, tarlaların kıyıcığında, bizimkilerin evinin bulunduğu yere dar derlermiş. Bu evde, hele dünya zifirilediğinde, ordular, hastalıklar, insanlar, hayvanlar, toprak azdığında, adına dewreş denen bir meçhul devamlı ateşe girer, cem olurmuş. Köy-dağ, konu-komşu, eş-dost, kavga-gürültü derken bu cemde sadece ateş parlamaz, keramet canlanmaz, dargınlar barıştırılır, küskünler kucaklaşır, razılık verilir, rızalık alınırmış.

Bu bizim gariban dar, herkesin bildiği Dar’a hiç benzemezmiş. Bu dar, fethedilecek, tabi kılınacak, gazileşilecek, öldürülecek, ölünecek, cennete girilecek, girilemezse ganimet ile dönülecek bir acaip şeymiş. Ne adalet, ne rızalıkmış. Varsa yoksa Dar ül Harp, Dar ül Sulhmuş ki kan, kavga, ölüm, şehit, cennet, ganimetten ibaretmiş. Darağacı darıymış.

O zamanlar biri mahkemeye gittiğinde ayıplanırmış. Teeew, devletin mahkemesinden adalet arıyor, diye horlanırmış. Devletin hâkimine o derece güvenilmez, mahkemenin vereceği adaletin bir fincan zehir olduğu, söylenirmiş. Cemdeki kokım o kadar delaliye, adil ve ehli karmış. Bin yıl evvel değil otuz-kırk yıl evvelmiş, masal değil gerçekmiş.

Bu dar meydanı bir acayip hikmet ve kuvvet kaynağıymış. Bir ağa gariban bir köylüye sarınca, elinde çakmaklı korumayla tarlasına girince, sınırını çiğneyince, kızına göz dikince, rızasız ve zorla bir puslu işler çevirince, yoksul köylü pire gider, pir dar’da bu zulümkâr ağayı hemencecik durdururmuş. Dar, ağanın kudretinin, qom titreten fermanının, ucundan duman tüten çakmağının, heybedeki sayılmaz altınının, namının işlemediği tek yermiş.

Şimdi eski ve yıkık olan o evin içinde bir ağaç varmış, adı darmış. Dar hem her evin adı, hem kutsal ağacınmış. Gelenlerin ayakta ve mazlumca dikilmesi kadim bir adetmiş. Ölmeden önce ölmek, dara durmakmış. Çıralıx veren, cem olurken dara böyle dururmuş. Kişi dardayken Heq Dünyaya hazırlanır, nefsini sınar, her şeyden vazgeçtiğini ayan-beyan edermiş. Dar duruşu, Mansur’dan ki Enel Hakk demiş, Fazıl’dan ki bağrına hançer varmış, Nesimi’den ki postu yüzdürmüş, dördüncüsü Fatıma’dan ki sağ ayağının başparmağı sol ayağının başparmağı üzerine basmış, gelmiş.

Dar, ahiret kapısı, talip sorguda, mutlak itikat sahibi, sorgudan çıkmalıymış. Dar bittiğinde dewres dar duası verir, talibin sırtına elini atar, muhakeme ter-guman sonlanırmış. Burda bazen Oli-Diwan bile canlanır, kişi Mansur Dar’ındaki gibi, sanki bir ağır heykel, upuzun dururmuş. Sanki kırkların, erenler şahının huzbarındaymış.

Ölümden kırk gün sonra hesap, Oli-Diwan (Ulu Divan) derler yüksek mahkemede verilecekmiş. Bu muhakeme kişinin ruhsal dönüşümüne karar verecekmiş. Bu muhakeme o derece yüksekmiş ki, çaresiz insan meselesini oraya havale edermiş. Bir meselin ulu divana havalesi kişinin hakkından vazgeçtiğini, onu ululara devrettiğini, diğer taraf yönünden ise büyük bir sıkıntının varlığını gösterirmiş. Hiç kimse bu duruma düşmesin, Xızır etmesinmiş.

İnsan, daha teknoloji, bilim, devrim yok iken adaleti bir güzel sağlamış. Her şey inanç örtüsü altında, sisler içinde olsa da bir denge varmış. Adaletsizlik, baskı, zılomet çağında ufku birkaç dağ olan küçücük insan, işte bu kadar büyük bir adaleti kurmuş. Ağayı, paşayı, beyi, beyliği bile dar ile kontrol altında tutmuş, gemlemiş. Nesiller boyu hayat böyle akmış.

Yakılan köyler, sokak ortasında yirmi otuz kurşunla öldürülen nazlı çocuklar, tır’lar dolusu ölüm saçan füzeler, yasak bölgeler, kovulmuş köylüler, fırlatılmış arıcılar, çıkması yasaklanan sokaklar derken yine ve yeniden adalet aramadayız. Oysa Gezi’de vurulan çocukların kanı kurumamıştı daha. Erken seçim, sınırsız hükümranlık, dar-ul bilmem ne için, yüzlerce insanı gözünü kırpmadan öldüren zavallıyı ayakta tutacak bir dar yok. Onun işi asla Oli-Diwan’a kalmayacak, burada, halkın dar’ında görülecek.