Darbeci Ülker ve Hayır korkusu
SELÇUK CANDANSAYAR SELÇUK CANDANSAYAR

Muhafazakârlığı tescilli, AKP desteği açık koskoca Ülker Holding neredeyse gümbürtüye gidecek. Henüz kendini kurtarıp kurtarmadığı da belli değil.

Yayınladıkları reklam filmiyle darbenin ‘subliminal’ mesajını vermekle suçlanıyorlar. Daha vahimi, devasa firma bu suçlamadan paniğe kapılmış durumda. Tutarsız açıklamalarla durumu kurtarmaya çalışıyor; bir yandan kumpas diyor, öte yandan suçlamayı mahkemeye vereceğini söylüyor ama sorumluları işten çıkarıyor.

Youtube’da Ülker reklamında verilen subliminal mesajları çözümleyen (!) videolar var. Büyük planı açığa çıkarıyorlar. Reklam filmini kare kare çözümlemişler. Çizgi kahramanın ellerinin RTE’nin el işaretlerine benzemesi, biberden ağzı yanan çocuğun gırtlağının mezara benzemesi, “evini folyoyla kaplanmış bulacaksın” sözündeki sözcüklerin baş harflerinin (EFKB) uzaktan kumandalı patlama düzeneğinin baş harfleri olması çıkarımı!
Reklamın yayımlanması, içerdiği mesajın çözümlenmesi ve darbe mi oluyor endişesiyle insanların Kısıklı’ya toplanmaları birkaç saati bulmadı. Durumun bu kadar vahim hale gelmesinde bilginin yayılma hızındaki artışın büyük etkisi var. Ruh sağlığı uzmanları benzeri çözümlemelere, hatta daha da inanılmazlarına her zaman tanık olurlar. Eskiden, bu tür fikirler yayılma olanağı bulamazlardı. Genellikle yakın çevreyle paylaşılır, bazen posta ile gazetelere vs gönderilir, bazen de emniyete ve yargıya başvurulurdu. Ciddiye de alınmazlardı.

Bu akıl yürütme tarzının bazı ortak özellikleri var. Öncelikle kişide sabit bir fikir olmalı. Dünyaya ve olup bitenlere sabit, değiştirilemez bir fikrin penceresinden bakanlar karşılaştıkları her durumu bu fikirlerini temel alarak yorumlarlar. Onlar için her şey o şeyle ilgilidir. Hani çokomilkin hiç akıldan çıkarılamaması gibi. Böyle olduğunda zihin, aksi kanıtları sürekli ihmal ederken her tür bilgiyi o temel fikirle bağdaştırmaya başlar. Bu akıl yürütmenin kaçınılmaz sonucu, anlam çıkarma/ anlam bulma arayışı olur. Şeyler oldukları değil de başka bir şeyin işareti olarak değerlendirilir. Sokakta kırmızı kazaklı biriyle karşılaşmış olmak rastlantı değil, kırmızı kazaklılar tarafından takip ediliyor olarak yorumlanmaya başlanır.

Aslında çok ama çok güçlü olduğuna, dünyanın kendisinden çok korktuğuna, önünü kesmezlerse üç vakte kadar dünyanın en güçlü ülkesi olacağına dair ‘sabit bir fikirle zehirlenmiş’ bir kitle, olup biten her şeyi bu düşünceyle okumaya başlar. Peki, Türkiye’nin hakikaten dünya lideri olduğuna Amerika’sından Rusya’sına, Avrupa’sından Çin’ine yedi düvelin Türkiye’nin gücünden korktuğuna nasıl inanıyor bu insanlar? İnanmasalar, bu hayale tutunmasalar toslayacakları gerçek çok kırıcı olduğundan. Asgari ücretle, açlık sınırında, iş güvencesi olmadan, işsiz, aşsız, ekmeksiz bir dünyaya dayanabilmenin sırrı burada. Ben aslında çok güçlüyüm, çok zengin olabilirim, çok rahat edebilirim ama işte düşmanlar önümü kesiyor hayali; çaresizim, zayıfım düşüncesine yeğleniyor.

Böyle olunca, Antalya’da genelkurmay başkanının ABD ve Rus genelkurmay başkanlarıyla verdiği pozdan dünyanın en güçlü ordusunun komutanı sonucunu çıkarılıyor. Ama toplantının asıl sonucu olan Fırat Kalkanı Harekâtı’nın bitirilmesi yok sayılıyor. Bir hafta önce, önce Menbiç, ardından Rakka diyen reis ağzını bile açmıyor.

Yetersizlik, zayıflık hisleri inkâr ede ede ortadan kalkmaz. Ne kadar inkâr etse de aklının bir kıyısını korku dalgaları dövmeye başlar. Korkuyu inkâr ettikçe kuşku dehlizine doğru gerilemeye başlar. Kendisini o kadar güçsüz ve çaresiz hisseder ki, buluttan nem kapar hale gelir. Dünya tekinsiz, kim dost kim düşman belli olmayan bir savaş alanına dönüşür. Bu noktadan sonra öfke başlar. Ama öfke hiçbir zaman güçlü olana değil, gücünün yetebileceğini düşündüğüne yönelir.

AKP özellikle 2007 yılından sonra “siz aslında çok güçlüsünüz ama düşmanlar ve yerli işbirlikçileri önünüzü kesiyor” propagandasıyla toplumun bir bölümünü peşinden sürükledi. Ayakta kalmanın yolu olarak düşmanlaştırma politikasını ana ilke olarak uyguladı. Şimdi bu ilke kaçınılmaz olarak kendi içine doğru yöneliyor. Dış düşman çok güçlü olduğunda önce içerideki düşmanları ayıklayarak saflar sıklaştırmaya çalışılır. Bir kere bu süreç başladı mı içerideki kimse artık güvencede olmaz. En küçük bir farklılık, hoşnutsuzluk; ihanetin işareti olarak yorumlanır.

AKP örneğinde bu durum daha da beter halde. Fethullah hareketi kimin dost kimin düşman olduğunu iyice belirsizleştirdi ve dahası düşman olduğunu bildiklerinin bazılarını da içinde tutmak zorunda. Demem o ki durum sürdürülebilir olmaktan çıkıyor ve yönetilemez hale geliyor.

Ülker reklamına gösterilen tepki, AKP’nin halkoylamasından ‘Hayır’ çıkacağından korkmaya başladığının kanıtı. Kendilerine yitirmek üzereler.

Son bir not da Murat Ülker şahsında sermaye sahiplerine söylenebilir. İşçilerinizi uyutuyor sandıklarınız aslında sizin kuyunuzu kazıyormuş. İşçileriniz hakikaten olsa olsa asgari ücretlerini kaybederler, peki ya siz?