Davutoğlu kandırdı mı yoksa kandırıldı mı?
ERK ACARER ERK ACARER

Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutuklu olduğu ana davanın 3’üncü duruşmasına başlandı. Kitap olması beklenen Demirtaş’ın savunmaları sadece çok güçlü değil aynı zamanda Türkiye’nin ‘en karanlık dönemlerinden birinin’ önemli ayrıntılarını aydınlatacak kadar da tehlikeli!

Demirtaş’ın 6-7 Ekim 2014 Kobane olaylarına yönelik ifadeleri, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ile ilgili şaibeleri artırıp, yine dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın tanıklığını zorunlu hale getiriyor. Selahattin Demirtaş’ın tutarlı çözümlemeleri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a uzanıyor, konu ile ilgili ifadelerden çıkan özet net, anlaşılır.

Demirtaş’ın Amerika’ya gitmesinin ‘IŞİD’in Kobane işgali için kamuoyu arayışı isteği’ ile ilgisi yok. Partinin Washington temsilciliğinin her yıl düzenlediği rutin bir konferans. Eylül’de, Kobane’yi kuşatan IŞİD, şehri işgali etmek üzere. Sivillerin katliamına çeyrek var. 6-7 Ekim öncesi de buna istinaden Türkiye’nin her yerinde eylemler gerçekleşiyor. Şiddet yok.

Peki, kısa sürede bir iç savaşa doğru savrulan kaosun başlaması ne zaman? Erdoğan’ın, Antep İslahiye Çadır Kampı’nda 7 Ekim 2014 tarihine denk gelen konuşmasından sonra! Saat, 14:00 civarı. Erdoğan, “Kobane düştü düşüyor” diyor. Bu sözlerle aşağı yukarı aynı saatte Muş’un Varto ilçesinde, Hakan Buksur adlı 25 yaşındaki bir genç, polisin açtığı ateş sonucu öldürülüyor. Cinayet basına 14:30’da düşüyor. Faili meçhul!

Demirtaş konu kapsamında özetle şunları söylüyor: “Olay Cumhurbaşkanı’nın ifadeleri ile bağlantılıdır’ demiyorum. Altındaki provokasyonları anlatmak istiyorum. O benim üstüme atarsa, ben de onun üstüne atarım değil. Ama ortada toplumsal bir infial varsa, yaratan bu açıklamadır, bizim açıklamamız değil.”

Demirtaş’ın ABD’ye neden gittiği değil, neden döndüğü daha önemli. O tarihte, çözüm süreci devam ediyor. Kendisini çağıran Davutoğlu. 1 Ekim’de görüşüyorlar. Toplantıda hükümet kanadından Yalçın Akdoğan, HDP’den ise şu anda Demirtaş gibi cezaevinde olan Selma Irmak var.

Dönemin özeti

AKP iktidarının dönemin koşullarına karşı gösterdiği refleks her zamanki gibi ikiyüzlü. Türkiye, IŞİD’e karşı yapılan koalisyonun bir parçası. Ancak Türkiye, uluslararası koalisyonu IŞİD’e karşı harekete geçirmek için bir çaba göstermek yerine tam tersi politikalar uygulanıyor. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve içindeki Ahrar-uş Şam gibi yapılar şimdiki gibi açıktan besleniyor. Ayrıca el-Nusra, el-Kaide ile bağlantılı gruplar ile sonradan IŞİD’e dönüşen ya da bağları olan örgütlerin bir kısmı da el altından destekleniyor.

Koridor açılmadı

Görüşmede Davutoğlu, “Hakkımızda IŞİD’e destek olan hükümet algısı oluştu bunu düzeltmemiz lazım” diyor. Kobani’nin IŞİD’in eline geçmemesi için adım atacaklarını söylüyor. PYD Eş Başkanı Salih Müslim’in görüşme isteğini çok olumlu karşılıyor. 4 Ekim’de Salih Müslim Türkiye’ye geliyor. HDP’nin, ‘genel ruhu itibarıyla barış sürecinin zorunlu bir parçası haline gelen’ IŞİD’e karşı, ‘Kobane talepleri’ basit. IŞİD Kobani’de yapacağı olası bir katliam ve iktidarın buna sessiz kalmasının büyük bir kırılmaya yol açması kaçınılmaz. “Buna izin vermeyin” diyor Demirtaş ve PYD’nin taleplerini aktarıyor: “Silah istemiyorlar, askeri destek istemiyorlar, Nusaybin’in karşısındaki Kamışlı’da kendilerinin 20-30 araçlık bir yardım konvoyu var. IŞİD bölgeyi kontrol altına aldığı için Suriye topraklarından Kobani’ye ulaşamıyorlar, Türkiye’den bir koridor açmasını istiyorlar. Konvoy Kamışlı’dan Nusaybin’e girecek, Türkiye sınırları içerisinden yaklaşık 100-150 km yol katederek Suruç’a gelecek, Mürşitpınar kapısından Kobani’ye gidecek.” Bu basit taleplere Davuoğlu’nun verdiği cevap da basit: “Hakan Fidan’a talimat vereceğim, konvoyun geçişi için ne gerekiyorsa derhal yapsınlar.”

HDP mutabakat konusunda basına açıklama yapıyor. Suruç’ta iktidardan cevap bekleniyor. Fakat o cevap bir türlü gelmiyor. Davutoğlu ile 6 Ekim akşamı temas kurulabiliyor. O gün HDP’nin olağanüstü Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısı var. Burada 3 karar alınıyor. Hükümeti protesto etmek, Suruç’ta Türkiye ve dünya kamuoyuna IŞİD barbarlığını anlatacak bir miting yapmak ve ivedi biçimde Davutoğlu ile görüşmek. Salih Müslim’in aynı günkü çıkışı durumun aciliyetini anlatmaya yetiyor: “IŞİD katliamına dakikalar var.”

Hükümet protestosu ve protesto hakkı konusunda bir bildiri kaleme alınırken Başbakan Davutoğlu, Demirtaş’ın temas isteğine yanıt veriyor. Kaleme alınan bildiri; “Demirtaş’ın Kobane provokasyonu” dedikleri açıklama.

Davutoğlu neden değişti?

Telefondaki Davutoğlu 5 gün önceki Davutoğlu değil. Demirtaş’ın aktardığına göre 12-13 dakikalık konuşmanın özü kibir dolu, yaralayıcı: “Aldınız mı boyunuzun ölçüsünü, Ortadoğu’da biz olmadan yaprak kıpırdamaz, Kürtler bağımsız hareket ederse başına bunlar gelir.”

Bu değişimin nedeni konusunda birkaç soru sormak mümkün. Fikir yürütmeler de bu sorular üzerinden yapılabilir? Davutoğlu, başından itibaren Kürtleri kandırmış olabilir mi? Ya da bu çark edişin nedeni Erdoğan ve MİT tarafından kandırılmış olması mı?

Tırmanan olayların, İmralı’dan gelen talimatla yatıştığı biliniyor. Fakat 52 kişinin öldüğü bu kısa sürede, son derece şüpheli olaylar da yaşanıyor. ‘Tepeden’ aşağı, zaman zaman sorularla destekleyerek aktaralım. HDP, Suruç’ta, katliamın durdurulması için bir miting düzenlenmesine karar verdiği sırada, Antep’te başka bir miting yapılıyor.

Suruç’un, Kobane ile tarihi bir komşuluğu ve akrabalığı var. Suriye iç savaşı öncesi ticaret de ziyaret de rutin. Antep’in konumu ise Suriye iç savaşı ile birlikte farklılaşmış durumda. IŞİD geçişleri, filizlenen selefi yapılanması 2014 yılında zirvede. Sığınmacılar sık sık, endişe ile kamplardaki selefi örgütlenmelerden söz ediyor, 10 bin kişilik Islahiye çadır kampı özelinde anlatılanlar var: “IŞİD dolaşıyor, çocuklarımızı almak idin para teklif ediyor.”

“Kobane düştü düşüyor” ifadelerinin kullanıldığı kamp Islahiye. Antep’te kısa sürede yayılan çatışmalarla ilgili alandan bir detay ekleyelim. O günlerde şehirde kasatura ve pompalı silah yok satıyordu!

Ceylanpınar gibi

Efkan Ala’nın tanıklığına ihtiyaç var çünkü verdiği detaylar önemli: “Kontrol edemediğimiz yapılar, olaylar var.” Onlardan biri, Kobane olaylarının bittiği gün yaşanıyor. 9 Ekim akşamı Bingöl Emniyet müdürü Atalay Ürker öldürülüyor. Vaka, Şanlıurfa’nın Ceylanpınar İlçesi’nde 22 Temmuz 2015’te, polis memurları Feyyaz Yumuşak ve Okan Uçar’ın evlerinde başlarından vurulduğu, ‘şüphelilerinin ise suçuz bulunmaları gerekçesi ile kısa süre önce tahliye edildiği’ çözüm sürecini bitiren olaya benziyor. Failler ortada yok.

Efkan Ala’yı bu filmde, ‘tuhaf bir şekilde’ iyi karakter olarak görüyoruz. Bingöl saldırısının, PKK tarafından yapılıp yapılmadığının teyidini istiyor. Irak, Erbil üzerinden bir siyasetçi vasıtası ile Kandil’e ulaşılıyor. PKK net: “Bizle ilgisi yok!”

Ala, derin bir nefes alıyor. 4 gün sonra, Ahmet Davutoğlu; “Olayı gerçekleştiren PKK’li teröristler Bingöl çıkışında öldürüldü, intikam alındı” açıklamasını yapıyor.

Kontrol edilmeyen güçler… Demirtaş, “Kobani sürecinde gerçekleren olayların hiçbiri birbirlerinin misillemesi değil” diyor. Cinayet iddianamelerindeki saatler de hemen hemen birirleriyle aynı.

Demirtaş’ın ifadelerini gören olmayacak, halka yansımayacak! Tehlikelidir. Derin planlar, iktidar hırsı ve onu sürdürebilme isteği ile alakalıdır. Kananlar, kandırılanlar olur. Mezhepçilik, tek adamlık, fetih, sultanlık; kurumları, kişileri dizayn eder. Demirtaş, savunmasında, “Kobani’ ile ilgili olarak toplumsal bir infial varsa onu yaratan bizim açıklamamız değil ‘Düştü düşüyor’, ifadeleridir deyip” savcılara göz kırpıyor ya… Komik değil ama… İnsanı yine de bir gülme tutuyor.