Değerler Eğitimi: Kadim yaraya süresi geçmiş merhem
19.11.2017 09:13 BİRGÜN PAZAR
Değerler eğitimi, esasen, yeni rejimin düşüncesini taşıyacak “genç bekçiler” yetiştirilmesi gayesinin bir ara sonucu. Ne var ki, tüm toplum mühendisliği çalışmaları tarihin bir anında ve mutlaka tarumar olmakla da mükellef

Yavuz Çobanoğlu - Munzur Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi

Epeyce bir zamandır, ülkenin eğitim müfredatı üzerinde bir “değerler eğitimi” hayaleti dolaşıyor. Bu yıl yenilenen ve uygulamaya konulan müfredatta da görüleceği gibi, değerler eğitimi, sistemin tam da merkezine yerleştirilmiş. Yapılan tüm değişiklikler de bu kavram üstüne inşa edilmeye çalışılmış. Dahası 15 temel dersin hepsinin bütün kazanımlarında da değerler eğitimi mevcut. Hatta eğitim bürokrasisi dahi her şeyi bir kenara bırakmış kendisini sadece bu elzem konuya vakfetmiş görünüyor. Zira MEB’deki öğretmen arkadaşlarla konuşuyoruz, bu konuda sürekli seminerler düzenleniyormuş ve her gittikleri seminer, kurs vb.’nde müfettişlerin, formatör öğretmenlerin en sık tekrarladıkları kavram yine değerler eğitimiymiş.

Öyleyse, ne oluyor? Nedir bu değerler eğitimi? MEB’in yeni müfredat programının tanıtım kitapçığında “değerler eğitimi” şöyle açıklanıyor: “Türk Millî Eğitim Sistemi’nin temel hedefleri arasında öğrencileri sağlıklı, mutlu bir şekilde hayata hazırlamak, iyi insan ve iyi vatandaş olmalarını sağlayacak bilgi, beceri, değer, tutum, davranış ve alışkanlıklarla donatmak yer almaktadır. Bu bağlamda değerlerin eğitim süreci içerisinde kazandırılması ve yeni nesillere aktarılması hedeflere ulaşmada ve kültürel devamlılık açısından da son derece önem taşımaktadır.” Çok da irdelemezsek, buraya kadar bir problem görülmüyor. Açıkçası Türk Eğitim Sistemi’nin artık klasikleşmiş “alışkanlıklarla donatmak”, “yeni nesiller”, “kültürel devamlılık” ve nihayetinde bunların hepsinin toplamı varsayılan eğitimi, ısrarla bir “temel hedefler” aracı olarak görme alışkanlığı, bu metinde de aynen devam ediyor.

Hâlbuki ilerlediğimizde buradaki ilk tuhaflık, MEB’in her kademedeki okulda değerler eğitiminin “iki başlık altında” öğretileceğini belirtmesi biçiminde karşımıza çıkmakta. Öyle ki “değerler” daha baştan, “evrensel” ve “milli” şeklinde iki farklı kategoriye ayrılmış:

Evrensel değerler: Alçak gönüllülük, sadakat, cömertlik, sabır, dayanışma, sevgi, dostluk, saygı, dürüstlük, adalet, güven, barış, yardımlaşma, empati, merhamet, çalışkanlık, paylaşma, vefalı olma, yardımlaşma, vicdanlı olma.
Milli Değerler: Vatan, bayrak, aile, gelenekler, kültürel miras, misafirperverlik, milli bayramlar, dini bayramlar, Türkçe, yurt tarihi, mekânlar, kahramanlık, cesaret.

Tabii buradaki diğer tuhaflık da şu ki, değerleri “ifade ettiği” düşünülen bu kavramların “neye göre” seçilip, tasnif edildiğine dair hiçbir açıklama yok. Nitekim “milli değerler” bir biçimde “anlamlı” gelse de, “evrensel değerler” kapsamına alınan bazı kavramların fazlasıyla “yerli ve milli” anlamlandırmalar taşıdığı kolaylıkla seçilebiliyor. Örneğin, alçak gönüllülük, sadakat, cömertlik, sabır, merhamet, vefalı olma, vicdanlı olma gibi kavramların ne derece “evrensel” olabileceği son derece tartışmalı.

Dolayısıyla hemen akla, “ortalama bir Meksikalı ya da Çinli bu kavramlara hangi anlamları veriyor, bunları bir ‘değer’ olarak görüyor mudur acaba?” sorusu geliyor. Belli ki, bu listeyi hazırlayanlar insana ait birtakım “iyi” karakter özelliklerini, “evrensel” olarak değerlendirmişler. Sonrasındaysa yerel referansları güçlü, ahlaki tesiri ise yüksek kavramlarla da desteklemişler. Yani Türkçe düşünüp, İngilizce soru sormuşlar. Oysaki biraz eşelendiğinde hepsi aynı kapıya çıkıyor.

Dahası “evrensel değerler” ile yatıp kalkan bir ülke olmadığımız ortada. Hatta tersine yerellikler çağının sınırsız keyfini yaşıyoruz. Üstelik ne politik alanda ne de toplumsal ilişkilerde evrensel değerler, hukuk ya da insan hakları vb. bir nirengi noktası sayılmaktan çıkalı çok oldu. Açıkçası başımızı nereye çevirirsek yerellikle karşılaştığımız; her kanalda ve her ortamda 7 gün 24 saat “yerli ve millilik” övgüsünün yapıldığı; milliyetçi, militarist söylemlerin makbul olduğu bir ülkede “evrensel değerler” artık kimleri ikna eder, bilemiyoruz. Tabii MEB’deki bürokratların bu konuda “nasıl iknâ olduğu” meselesi, çok daha ilginç bir bilimsel merakın alanına giriyor.

Üstelik buradaki “büyük oyun”u da görmek gerekiyor. Öyle ki “evrensel” listesine alınan değerlerin gerçekte “milli,” içerikleri ile zihni referanslarının da aslında çoktan “yerelleşmiş” olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Allah'tan bu konuda kimsenin aklına “Güneş Değerler Teorisi” adı gelmemiş. Tabii yerli ve milliliğin tek temel ölçüt alındığı bir eğitim sisteminde, evrensel değerler bizden çıkmayacak da kimden çıkacak? Hâlbuki sadakatin sadece “devlete ve büyüklerine itaat” ile çerçevelendiği; dayanışma ve cömertliğin, yalnızca kendine benzeyenlerle yapılacak ve gösterilecek bir özellik şeklinde onaylandığı; “hain”e, “vicdan, vefa ve merhamet gösterilmeyeceğinin” her ortam ve fırsatta tekrarlandığı, kitlesel kabul gördüğü; “devletin âlî menfaatleri” söz konusu olduğunda “adalet”in süresiz ertelenebileceğinin resmi ve yaygın görüş olduğu bir ülkede, “değerler eğitimi” adındaki bu büyülü kavramın, acaba böylesi ayrımcı anlamlandırmaların içeriğini değiştirmeye yönelik bir iddiası var mı?

Vefa ve cömertlik kime gösterilecek?
Fazla merak uyandırmadan söyleyelim: Yok! Çünkü bunu değerler eğitimi materyallerine bakarak kolaylıkla anlayabiliriz. Zira internette dikkatli bir gözle yapılacak bir gezinti, merak edenler için etraflıca fikirler verebilir. Kısacası materyallerin, yukarıdaki ayrımcı anlamlandırmaların çözümüne dair bir önerisi bulunmuyor. Zaten hemen arkasından gelen “milli değerler”in de bu alandaki olası “eğitim zaiyatları”nı azaltma amacıyla bir nev-i emniyet supabı şeklinde düşünüldüğü de görülüyor. Yani hem eğitim dışı faktörlerin etkisiyle evrensel değerlerin yaratabileceği olası kafa karışıklıklarını gidermeye yönelik bir çaba hem de cömertliğin, dürüstlüğün, sevginin, sadakatin, vefanın, vicdanın vb. kime ve kimden olanlara gösterileceğini öğretecek yerel bir savunma hattı.

Öyle ki verilecek “değerler eğitimi”yle ilgili Talim Terbiye Kurulu Başkanı’nın şu açıklaması, neyin öncelik ve öneme sahip olduğunu yeterince ifade ediyor: “Yerli ve milli değerlerimiz bizim programımızın birer imamesi mesafesindedir. Her bir program ve her bir ders bu anlamda birer tespih tanesi ise bu tespih tanelerinin en tepesinde ve hepsinin önünde bir imame olarak bu değerlerimiz durmaktadır.” Nitekim bu söylemde politik kültürel miras süzülüp gelmiş, “Güneş Değerler” burada, “en tepedeki imame” olmuş. Örneğin kendi değerlerini önemseyen bir Meksikalı bunun altına imzasını atar mı? Kanımca Katarlı da atmaz.

“Cive Pakistan”ı saymıyorum bile...

Bakıldığında sadece “kendi kültürü/değerlerinin üstünlüğü” kabulüyle yola çıkan her iddia gibi bu görüş de ırk merkezci yaklaşımlardan izler taşımakta ve yine aynı sebeple, tespih taneli bu sembolik anlatım hiç de masum değil. Zira bir “yerli ve milli değerler” listesi oluşturulmuş ve içerisindeki tüm anlamlar da resmi olarak sabitlenmiş. Bu sabitleme de meşruiyetini, inancı ve değerlerini hayatının dahi önüne koymuş koca bir kitleden alıyor. Tahmin edileceği üzere de bu kitle için tüm dünyadaki en yüce değerler bizde… Dramatik olan da bu ya, kitlenin “değerlerle” ilgili hiçbir problemi yokken, birileri bunu dert edinmiş. Sadece bu örnek bile dindarlığın, bir yönüyle de, sonu hiç gelmez ve asla kimsenin bir diğerinin inancını beğenmediği amansız bir yarış olduğunu ispat etmeye yetebilir.

Diğer taraftan değerler eğitimine dair sıkıntılar bununla da sınırlı değil. Zaten asıl problem de bu eğitimin “kimlerin fikri” olduğuyla ilgili soruya sıra geldiğinde ortaya çıkıyor. Çünkü değerler eğitiminin fikir merkezleri ve sahne arkası komutası, DİB ile İslâmcı vakıf ve cemiyetlere emanet edilmiş durumda. Bu vakıf ve cemiyet mensupları, müfredat içeriğini belirledikleri gibi, (MEB ile protokol yaptıkları için ve başta İHL’ler başta olmak üzere) okullara gidip bazı derslere de girebiliyorlar. Bu kişilerin derslere girdikleri görüntüler neredeyse her hafta sosyal medya ortamlarında yoğun olarak paylaşılıyor. Sarıklı, cübbeli, sakallı bazı adamlar, herkese eşit mesafede olunması gereken kamusal bir kurumda (çünkü malum listeye giremeyen evrensel değerler bunu öngörür) ve velilerin tercihleri dışında gelip bu “değerleri” anlatıyorlar.

‘Sınırlı’ değer anlayışı
Tabii bu yapı ve grupların “değerler”den anladığı tek şey İslam ile onun ahlâkı ve örnekleri de sadece peygamber ile sahabelerin hayatlarıyla sınırlı. Zira doğal olarak bunların eğitim materyallerinin geneli, hadislerden alıntılar, dini öyküler, ulvi kişilerin sözleri, davranışları vb.’den oluşturulmuş. Burada bir kez daha görülüyor ki, bu uygulama, “eğitim yoluyla ferdi değiştirmeyi,” “onun içerisine iman yerleştirmeyi” amaçlayan klasik İslamcı eğitim tarzının iyi bilinen bir örneği. Dolayısıyla değerler eğitimi de bu amacın tedarikçisi pozisyonunda. Birileri yine topluma bakarak orada “ahlaki bir yozlaşma” tespit etmiş ve bunun çözümünü de kadim İslâmcı reflekslerle, değerler boşluğunu doldurmakta bulmuş.

Neticede sosyal ve ekonomik durumlarla ilgili problemlerin nedenleriyle hiç ilgilenmeden, toplumsal sorunların politik kaynaklarına hiç el sürmeden, sadece fertleri İslam ahlakıyla donatma amacı net olarak seçilebiliyor. Bu yüzden İslâmcı politikaların değerler eğitimi vasıtasıyla burada odaklandığı şey, değerleri asıl erozyona uğratan bir sosyo-ekonomik sistem ve onun insanlıktan çıkarıcı etkileri değil. Temel amaç dini bir düzen kurma, onu istikrarlı hale getirme ve nihayetinde de düzeni statikleştirme. Bu konudaki yakın hedefin bir “rejim değişikliği” olduğu zaten bir süredir gizlenmiyor. Dolayısıyla değerler eğitimi, esasen, yeni rejimin düşüncesini taşıyacak “genç bekçiler” yetiştirilmesi gayesinin bir ara sonucu. Ne var ki, tüm toplum mühendisliği çalışmaları tarihin bir anında ve mutlaka tarumar olmakla da mükellef…

Hatta bütün toplumsal sorunlar da uygulanan politikaların bir sonucu. Öyle ki ben lisans eğitimimi 1995 yılında tamamladığımda, şimdi peri masalı gibi gelecek ama “eski Türkiye”de öğretmen olmak için iki şey gerekliydi: Lisans diploması ve öğretmen olma isteği… Bunlar tamamsa yaşadığın İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne başvuruyor ve sadece atama bekliyordun. Bir yıl beklesen de sonunda atanıyordun. Peki ne değişti? Değişen şu ki, ülke neoliberal politikaların esiri oldu. Bunda İslamcı politikalar ile onların kitlesel destekçilerinin önemli katkıları da yadsınamaz. Ve şimdi bu kesim, “değerler eğitimi” adı altında, tüm bunların en masum mağduru olan çocukları “ahlaklı” kılma gibi yine bir beyhudeliğin peşine düşmüş görünüyor. Yani gençler “değerlerle” donatılacak ama o değerleri yok eden sosyal şartlar yerinde duracak.

Sonuç olarak şunu da belirtmem gerekmekte, fikir itibarıyla, eğer bu eğitim laik, içeriği bilimsel ve herhangi bir etnik ve dini taarruza uğramamış insani değerlerden oluşacaksa (evet böyle değerler mevcut: Durkheim’daki “sosyal ahlâk” kavramına ve uygulamalarına bakılabilir) benim böylesi bir eğitim şekline itirazım olamaz. Fakat bugün ve bu şekliyle “değerler eğitimi” denen şey, ancak, tek tipçi, ayrımcı, militarist, tek doğrucu, toplumsal anlamda bölücü, bireyi değil kulluğu önemseyen, aklı yeniden tanrısallığa emanet etmeyi, metafizik düşünceyi ve dikey feodal hiyerarşileri yeniden canlandırmayı amaçlayan, statükocu, dogmatik ve tarih dışı bir anlayışın adı olabilir.

Belki bunca kelamdan sonra bile “İslâm’ın ve onun ‘ahlâkı’nın temel alındığı değerler eğitiminden neden rahatsız oluyorsun?” sorusunu soranlar mutlaka çıkacaktır. Onlar için kısa bir not ile bitirelim: Ahlak, o mahalleyi terk edeli epeyce zaman oldu.
Geçmişler olsun!