Değişen merkez bankacılığı ve Türkiye
ASLI AYDIN ASLI AYDIN

Dünya genelinde ve ülkemizde merkez bankaları değişime uğruyor. Bu değişim, kapitalist sistemin kendi öğretileriyle çeliştiği gibi teorinin ve pratiğin uyumsuzluğunu da ortaya koyuyor.

Önce küçük bir hatırlatma..

Bilindiği gibi milli gelirin ve istihdamın yaratılabilmesi, herkese eşit ve adaletli dağıtılabilmesi, kaynakların etkin bir şekilde kullanılıp, alım gücünün-fiyat istikrarının korunabilmesi iktisadi politikalarla gerçekleşiyor. İktisadi politikaları gerçekleştirmesi için halk, hükümeti seçiyor ve hükümet de halk adına bu politikaları hayata geçirerek, bu makro ekonomik dengeyi sürdürülebilir kılmaya çalışıyor. Eğer bunu başarmazsa, halk, bir sonraki seçimde bunu gerçekleştirebilecek başka bir hükümete şans veriyor.

Para politikalarını ise Merkez Bankası üretiyor, hayata geçiriyor. Araçlarını kendisi seçiyor, hükümetin belirlediği ekonomik programa uygun para politikalarını belirliyor.

Bu asli görev neoliberal sistemin kağıt üzerinde yazanı. Kapitalizmin uzun bir tarihi boyunca da çeşitli değişimlere uğradı. Nasıl ki maliye politikalarında ‘kemer sıkma’, ‘mali disiplin’ kavramlarıyla süslü erozyonlar yaşadıysa, para politikalarında da Merkez Bankalarının elinden büyüme, istihdam gibi makro amaçlar alındı, geriye salt finansal ve fiyat istikrarı gibi sığlaştırılmış ve içi boşaltılmış ‘amaçlar’ bırakıldı. Buna muhafazakâr merkez bankacılığı da diyoruz.

1980 sonrasında gözlemlenen bu değişim, neoliberal politikaların bir parçası olarak merkez bankası bağımsızlığını da ortaya koyarak siyaset ile ekonominin bağını kısıtlamayı hedefledi. Buradaki temel amaç ise demokratik bir işleyişten daha çok küresel sermaye akımlarının taleplerini karşılamak ve yönetmek oldu.

2008 krizi ile ise bu “bağımsız ve fiyat istikrarı” anlayışı askıya alındı. Merkez Bankaları, Fed ve Avrupa Merkez Bankası öncülüğünde, genişletici para politikalarına sarılarak krizden parasal reçetelerle çıkış yolu aradılar. 2008 krizi, bir nevi neoliberal para politikalarının da iflasını ortaya koymuş oldu. Fakat bu iflas bayrağının yine toplum yararına çekilmediğinin altını çizelim.

2018’e geldiğimizde ise başka bir gerçeğin su yüzüne çıktığını gördük. Kriz sonrası uygulanan genişletici para politikaları, enflasyonda istenildiği etkiyi yaratamadı. Yani Milton Friedman’ın ‘Enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir olgudur’ sözüyle hayat bulan monetarist aklın yanıldığı bir kez daha ortaya çıkarak, enflasyonda yukarı veya aşağı yönlü bir hareketin salt parasal politikalarla yaratılamayacağını gösterdi. Bugün ABD’de, Japonya’da ve Avrupa’da onca parasal genişleme paketlerine rağmen halen istenilen enflasyonun yaratılamadığını görüyoruz.

Türkiye penceresinden enflasyon ve merkez bankacılığı

Türkiye ise enflasyon tablosunda tam bir cümbüşü resmediyor. Hatırlarsak, 2001 sonrasında 15 günde 15 yasa kapsamında önce örtük sonrasında da açık enflasyon hedeflemesine geçildi. Sağ olsun fiyatlar genel düzeyinde bu tarihten sonra yine yükselen bir grafik hayatımızdan hiç eksik olmadı. Enflasyon, hiçbir zaman hedeflerin yakınından bile geçmedi, fiyatlar arttıkça arttı.

Dün ise Merkez Bankası, Enflasyon Raporu’nu yayımladı. Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in enflasyonun kısa vadede tek haneye inmesinin zor göründüğüne ilişkin açıklamasından hemen sonra, Merkez Bankası enflasyon raporunda enflasyon hedefini 2018 yılsonu için yüzde 8,4’e, 2019 için ise yüzde 6,5’a yükseltti.

Türkiye ekonomisinin enflasyon konusunda çizdiği tablo aslında yukarıdaki küresel değişimi de, Türkiye’nin kendi içinde geçirdiği dönüşümün de güzel bir özetini oluşturuyor. Küresel eğilimlere bir yandan hayır diyemeyen, fakat siyasetin ekonomi üzerindeki ağırlığından vazgeçmeyen, kurumlarının güvenilirliği zedelenmiş, ekonomiye ait açıklamaların alakasız bir şekilde ortada savrulduğu bir tablo.

Merkez bankacılığının geldiği son nokta budur. Bu tablo, giderek etkisizleşen bir kurum görüntüsüdür. Bu görüntüden kurtulmanın ilk adımı ise önce enflasyon gerçeğini kabul etmek, yani daha genel bir ifade ile ekonomik tespitleri açık bir şekilde kamuoyu ile paylaşmak, sonrasında da sadece parasal olguları, finansal sermayeyi değil, toplumun genel yararına dönük politikalar üretmek olacaktır. Enflasyonun sadece parasal olgudan ibaret olmadığını kabul etmek, ‘bugün enflasyon varsa, ülkede dışa bağımlılığı pekiştiren cari açık üreten ve sanayisizleşen ekonominin bir sonucu olarak var’ diyebilmek olacaktır. Bu adımlar atılmadan, Merkez Bankası, enflasyon karşısında ne yazık ki açık ara mağlup olmaya devam eder.