Delirebilseydik konuşabilirdik
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Betonun dili, iktidar aklının dilidir; çatlatmak gerek. Betonun altında yaşam saklı. Dili delirtebilseydik, yaşamı duyumsayabilirdik. Beton duvarların arasına gömülmek yerine, yeryüzünde Gezi’ntiye çıkabilir, dilimiz yeşerir ve konuşabilirdik

Dil coğrafyadır, yeryüzüdür. Kimi zaman tropikal bir orman, kimi zaman kıvrımlı dağ yolları. Çölde kumulların yürümesi, kutuplarda buzulların çatlaması, denizin deli dalgaları ya da bir akarsuyun şırıltısı. Beton kentte dil betonlaşmıştır.

Sesiniz betona çarpıp geri döner ve her geri döndüğünde yalnızlığınızı çarpar suratınıza. Kupkurudur, ağızların içinde çimentonun tortusu. Bırakın başkalarıyla konuşmayı, kendinizle bile konuşamazsınız, diliniz damağınıza yapışıp kalır.

Beton dil, ölüme tapanların, yaşamdan nefret edenlerin dilidir. Hiçbir şeyi yeşertmediği gibi, yeşermiş her şeyi de soldurur. Konuşanlar, sadece ölümü çoğaltır; konuştuklarında yaşamı değil, hep ölümü çağırırlar. Konuşanlar, yaşayan ölülerdir.

Zombiler her yerde
Yaşayan ölüler, zombiler, popüler kültürün kahramanları, kahramanlarımız. Zombiler, beton kentlerin yürüyen cesetleri. Konuştuklarını sanırlar ama hırıltı çıkarırlar sadece; hırıltıları yaşamı soluksuz bırakır, yaşayanları morartır. Mor, ölümün (mort) ve betonun rengi. Beton yeşile ve yaşamın tüm renklerine düşman. Betonlaşan dil, yeryüzünün alacalı bulacalı etik düzlemi yerine, ahlaktan söz eder durmadan ve ahlakın (moral) moruyla boyar bedenleri. Zombilerin hırıltısı, beton kentlerin, çürümekte olanın sesi. Zombiler her yerde. Ekranlarda hırıldayan onlardır; ağız denilen yüzlerindeki yarıklardan çıkardıkları sesler ölümü bulaştırır. Isırmalarına gerek yok, ekranlarınızı açmanız ve hırıltılarına maruz kalmanız yeterli. Yaşamdan, yaşamın yeşertici kuvvetinden, kudretli bedenlerden söz ettiklerini hiç duydunuz mu? Varsa yoksa savaş ve jeopolitik meseleler. Ölümü pazarlayanların dili. Ve bu seslere maruz kaldıkça çok geçmeden zombiye dönüşebilir ve siz de hırıltı çıkarmaya başlarsınız. Ve ölümü bulaştırırsınız her şeye.

delirebilseydik-konusabilirdik-539357-1.


Dilimiz beton gibi
Konuşabilirdik. Betonun hırıltısını, yaşamın çağıltısına dönüştürebilirdik. Ama aramıza ekranlar giriyor ve zombileşiyoruz. Roman Polanski’nin ‘Melekler Düşerken’ (1959) adlı kısa filminden bir sahne. Savaşın ölümcül ortamından kaçıp bir yıkıntıya sığınan iki düşman asker, karşılaşırlar. Her ikisi de tedirgin. Düşman askerlerden biri, elini kaputunun içine sokar, bir şeyler paylaşmaya niyetli. Ama diğeri korkuya kapılır ve tüfeğini doğrultup ateşler. Düşmanı ölmüştür. Ölü düşmanın avucunda iki dal sigara. Ölümcül ortama rağmen, şimdi ve burada yaşamdan, birlikte yaşamaktan, güzel günlerden konuşabilirlerdi, ama olmuyor. Ekrandaki ‘Büyük Birader’ giriyor aramıza ve nasıl oluyorsa birden düşman kesiliyoruz. Konuşabilseydik keşke. Doğrudan, yüz yüze. Tohumun yeşermesinden söz edebilseydik, bir tohum olarak yeryüzünün yeşermesinden. Ve o zaman bakın, nasıl da yeşerecekti dilimiz. Beton çatlayacak ve çatlaklarından taze sürgünler fışkıracaktı. Yeryüzündeki sürgünlerin yuvasına dönüşecekti dünyamız. Ama olmuyor, betonla kaplıyorlar her yeri ve yeşermeye yazgılı tohumlar betona gömülüyor. Dilimiz beton gibi.

Beton altında, tropikal ormanları, çağıldayan akarsuları, deli dalgaları saklıyor. Çokluğun ve bolluğun sesini işitenler var. Biz, beton dilliler, beton yüzeylere çarpıp geri dönen Büyük Birader’in sesini, kendi sesimizi işitiyoruz sadece. Ama çokluğu ve bolluğu işitenler, yeryüzünün diliyle konuşuyor. Onlarla iletişim kuramıyoruz. “Delilerle iletişim kuramıyorsak, konuşmadıkları için değil gereğinden fazla konuştukları, aşırı yüklü bir dille, dünyanın bütün yollarının birbirine karıştığı göstergelerin tropik bolluğu içinde konuştukları için kuramıyoruz.” Ve onların dili, “deli olmanın haşmetli özgürlüğünü gösterir bize” (Foucault, Büyük Yabancı, Metis Yayınları). Betonun dili, iktidar aklının dilidir; çatlatmak gerek. Betonun altında yaşam saklı. Dili delirtebilseydik, yaşamı duyumsayabilirdik. Beton duvarların arasına gömülmek yerine, yeryüzünde Gezi’ntiye çıkabilir, dilimiz yeşerir ve konuşabilirdik.