Demokrasi ve barışın tek yolu…
FİKRİ SAĞLAR FİKRİ SAĞLAR

Son 30 yıllık olaylara bakılırsa, Türkiye ilginç bir anlayışla yönetiliyor. Bu anlayışın arkasındakiler kim?.. Hemen aklımıza gelen bazı olayları incelersek yerli ve yabancı müelliflerin resimlerini görebiliriz!..

12 Eylül faşist darbesi sonrası yazılan anayasanın yaşamdaki etkisi sürüyor. O anayasaya bağlı çıkarılan 200’ü aşkın yasa halen yürürlükte. Yıllar boyunca “kabul edilemez olarak anılan 82 anayasası” her ne kadar değişikliğe uğramışsa da; yasakçı ruhu, hukuku ret eden duruşu, demokrasi karşıtlığı, kimlikler üzerinden yönlendirdiği toplum modeli ve ürettiği siyasetçi tipi ile ortaya çıkan anlayış, yayılarak sürüyor. Bu anlayış, bir yandan yurttaşlığı askıya alıyor, diğer yandan ümmet olmayı zorluyor. Çağdaşlığa sırtını dönüyor, muhafazakarlaşmanın rantını öne çıkarıyor. Bilinçli oluşturulan bu yapı sonunda AKP’yi doğurmuştur.

Aslında Türkiye muhafazakâr, dinci, gerici ve kimlikler nedeniyle farklılıkları öne çıkaran, ayrışan bir ülke değildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri uygarlık ve moderniteyi hedef almış bir ülkeydi. Özgür bireyin, örgütlü toplumun demokratik devleti oluşturacağının bilincindeydi. Türkiye halkı Körfez Savaşı’na kadar müthiş bir demokrasi mücadelesi verdi. Devletin kurduğu “derin ilişkiler ağına” rağmen, bilgi ve birikim ile insan hakları, özgürlük ve eşitlik kavramlarını özümseyen 68/78 kuşağının becerisi örgütlenmenin gücünü oluşturdu. Örgütlü toplum demokrasi kültürünün yerleşmesinde ve de gelişmesinde önemli kazanımlar sağladı. Ancak bir yandan PKK terörü, diğer yandan Ortadoğu’daki paylaşım hevesleri, ülkede oluşturulan silah ve şiddet, demokratik gelişmeyi durdurdu, insanlar ve kitleler arasındaki diyaloğu yok etti. Yaşanan vahim süreç gösterdi ki; AKP’nin 14 yıllık baskısı, RTE’nin ayrıştırma becerisi ve dış kaynakların yeni dünya düzenindeki emperyal hedefleri, ülkeyi başka bir yere doğru taşıyor.

12 Eylül ve 28 Şubat’ı yaşayan Türkiye’nin, 82 Anayasası’nın inşa ettiği düzende demokrasi dışı davranışları kanıksayan bir hal alması, normal karşılanmalıdır. Biraz eşelersek, bir hukuk devletine yakışmayan, hele hele “yurtta ve dünyada barış” şiarını yok sayan kirli işlerin içine ülkenin boğazına kadar batırıldığını anlarız. 27 Mayıs 1960’tan bu yana ülkede egemenlik mücadelesi veriliyor. Sivil/askeri bürokrasi vesayetinin bittiğini söyleyenler, tek adam vesayetini kabul ettirmek istiyorlar. Her şey sandıktır diyen düzenin bugünkü adamları 7 Haziran sandığının iradesini içinde kendileri olmadığı için yok saydılar. Bu yok sayışın destekleyenleri içerden olduğu kadar dışarıdaki emperyal güçler olduğunu da unutmayalım.

Belki hafızalarınızda kalmıştır. Kasım 1986’da patlak veren ve ABD Başkanı Reagan zamanında dünyayı sarsan İrangate adlı politik skandalı hatırlayın. ABD yönetim kademesinden bazı kişilerin, İran’a silah satması ve gelirlerin yasa dışı bir şekilde Nikaragua’da dönemin solcu yönetimini devirmek için kullanılması operasyonda, silahların bizim sınırlarımızdan geçirilmesinde dönemin asker ve sivil yetkililerinin Türk mafyasını görevlendirdikleri ortaya çıkmıştı. O gün solculardan başka kimseden ses çıkmadı. Bugün unutuldu! Bu olay asker/bürokrat vesayetinin ülkeyi “hukuk devleti” olmaktan çıkardığının somut örneğiydi.
Dün böyleydi de şimdi farklı mı?.. AKP yıllardır komşularımızda muhalif olan insanları ülkemizde saklıyor. Sadece komşularımıza karşı diplomatik yanlış yapmıyor, aynı zamanda iç barışımızı da tehlikeye sokuyor. Bir örnek; İsrail’in terörist ilan ettiği Hamas’ın askeri kanadının üst düzey yetkilisi Salih Aruri ülkemizde yıllarca saklandı ve korundu. Hamas’ın şiddet faaliyetlerinin İstanbul Bürosu’nda planlanıp yönlendirildiğine dair Netanyahu’nun açıklaması dünyada yer aldı. Aruri, Mavi Marmara olayları derken İsrail ile arası bozulan Türkiye, Doğu Akdeniz havzasında yer alan enerji hakkımızı kaybettiren bir sorunu yaşıyor.

Bir başka örnek; Irak Parlamentosu’na saldırıda parmağı olduğu iddia edilen ve tutuklama kararı çıkarılan Irak’ın Sünni Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi’yi AKP Türkiye’ye kaçırdı ve VIP muamelesi yaparak sakladı. Irak bu durum sonrası Türkiye’yi düşman ülke ilan etti. Şimdi Başika Kampı nedeniyle müthiş bir askeri ve diplomatik bozgunla karşı karşıyayız.
Suriye’de savaşan ÖSO’nun kuruluşundan eğitimine kadar, silah ve mühimmat verilişinden Hatay’daki Apaydın Köyü yakınlarındaki kampına kadar AKP hükümeti yardım etmiştir. Sonra bu oluşumun içinden El Nusra’lar ve diğer radikal örgütler ortaya çıkmıştır.

En vahşisi ve dünyayı meşgul eden kanlı terör örgütü IŞİD’dir. Türkiye üzerinden gelişmiştir. Ülkemizden militanlar gitmekte, sağlık hizmetleri verilmekte, lojistik destek yolları açılmaktadır. Putin ve de Obama IŞİD’in ülkemiz üzerinden petrol ticareti yaptığını, terörün finasmanını sağladığını söylüyor. Kollama ve koruma iddialarına rağmen IŞİD Diyarbakır, Suruç ve Ankara’da kanlı eylemler yapmış, Ulukışla ve ülkenin çeşitli yerlerinde saldırılar düzenlemiştir. Irak ve Suriye’de faaliyet gösteren silahlı bu barbar örgüt, katı bir Selefi ideolojiye sahipken neden AKP tarafından korunmuştur? Ülkeye bilerek neden zarar verilmektedir?

Hukuk devleti olmaktan çıkarılmanın, demokrasi karşıtlığının, erkler birliğini istemenin, sivil vesayetin, tek adam yönetiminin, ümmet olmanın ve de biat etmenin sonucudur. Demokrasiye ulaşmanın ve de barışı kurmanın tek yolunun isyan kültürü olduğunu hatırlamalıyız. Gezi Direnci gibi... Biraz cesaret!..