Demokrasinin bekçi köpeği
30.07.2017 09:56 BİRGÜN PAZAR
Cumhuriyet gazetesi davasında tarihi savunmalar var. Unutulmayacak, tarihe geçecek olan… 12 Eylül davalarında sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanırken, “Siz bizi yargılayamazsınız, bizi ancak tarih yargılar. O da yapamadıklarımızdan dolayı…” diyen gençler gibi

Sibel Köklü

Çizim: Zeynep Özatalay

Şu Batılılar ne garip, neymiş efendim medya demokrasinin bekçi köpeğiymiş…

Medyanın görevi, ülkeyi yönetenleri kamu adına denetlemek ve demokrasiyi koruyup kollamakmış…

Teori geliştirmek kolay, gel de yap bakalım…

Türkiye’de bugün gazetecilik yapmak açıkça tehlikeli bir iş haline gelmiştir. Bu şartlarda hakkını vererek gazetecilik yapanlar, tutuklanma tehlikesiyle özgürlüğünden mahrum kalma, ajan ilan edilerek müebbet hapis cezasına çarptırılma gibi risklerle karşı karşıyadır.

İlk başta kötü bir tanımlama gibi okunsa da aslında doğru ve olması gereken bir noktayı işaret ediyor “Medya demokrasinin bekçi köpeğidir” cümlesi.

Bizim de kıyısından tutunmaya çalıştığımız parlamenter sistemde, özgür ve demokratik ülkelerde medya dördüncü kuvvet olarak adlandırılır. Kuvvetler ayrılığı ilkesine göre yasama, yürütme ve yargı birbirinden bağımsız güçlerdir ve medya dördüncü kuvvet olarak bu sistemde yerini alır.

Bu düşünceye göre medyanın temel rolü, devleti denetleyen bir kamu gözcüsü olmaktır. Gerektiğinde devlet otoritesinin kötü uygulamalarını açığa çıkarmak, adeta bir ‘bekçi köpeği’ gibi hükümet uygulamalarını denetlemek görevidir.

Bu sistemde medya kamu adına gördüğü yanlışları eleştirecek, halkı haberdar edecek ve demokrasinin işlemesine yardımcı olacaktır.

Bu sistem Türkiye’de nasıl işliyor, işte bir örnek…
Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, 4 Aralık 2015’te CNN Türk’te bir programda canlı yayına katılıyor. Programın konusu Cumhuriyet gazetesinin yayımladığı MİT TIR’ları haberi ve Gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklanan Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül. Akın Atalay, Can Dündar’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bile verdiği şikâyet dilekçesinde 3 yerde “gerçek dışı haber” ifadesini kullandığını belirterek, “Madem bu gerçek dışı bir haber bu iki gazeteci neden devlet sırrını ifşa etmekle suçlanıyor?” diye soruyor. Ve devam ediyor; “Bir ülkeye silah göndermek ve savaş açmak ancak meclis kararı ile olabilir. Bir istihbarat kuruluşunun bir ülkeye silah taşımak gibi bir görevi yoktur. Bu nedenle bu devlet sırrı değildir. Bu suçtur. Suçu ifşa etmek de gazetecinin görevidir. Gazetecilik için ‘Bekçi Köpeği‘ ifadesi kullanılır ama bu iktidarın değil demokrasinin bekçi köpeğidir…”

Akın Atalay, programda “Voltaire’in 250 yıl önce söylediği bir söz var, hükümetler hatalıyken haklı olmak çok tehlikelidir” diye bir alıntı da yapıyor. Sonrası malum, yaklaşık bir yıl sonra kendisi de tutuklanıp Silivri Cezaevi’ne konuluyor. Dokuz aydır da tutuklu bulunuyor.

Basın bayramı ‘mücadele günü’ oldu
Aslında Türkiye’de basın hiçbir zaman tam olarak özgür olmadı, her zaman mücadele vermek durumunda kaldı.
Geçen hafta, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği ‘24 Temmuz Basın Özgürlüğü İçin Mücadele Günü’ toplantısındaydık. Eskiden, sansürün kaldırıldığı tarih olarak kutlanan 24 Temmuz Basın Bayramı olarak bilinirdi. Son yıllarda adı değişti, Basın Özgürlüğü için Mücadele Günü oldu.

Toplantının konuşmacılarından biri 1923 doğumlu gazeteci-yazar Hıfzı Topuz’du. Gazeteciler Sendikası’nın kurucularından biri olan ve başkanlığını da yürüten Hıfzı Topuz, adeta canlı bir tarih olarak konuştu ve geçmişten de örnekler vererek gazetecilere bugün için mücadele çağrısı yaptı.
demokrasinin-bekci-kopegi-327909-1.
Toplantının bir başka konuşmacısı duayen gazeteci Altan Öymen’di. 1932 doğumlu Altan Öymen, aynı zamanda CHP’nin eski genel başkanlarından. 1950 yılında Ankara’da gazeteciliğe başlayan Öymen, Türkiye’de bugünkü gibi bir dönem görmediğini söyledi. 24 Temmuz 1908 yılında, basında sansürün kaldırılışını ise o dönemin gazetecilerinden Hüseyin Cahit’in anılarına dayanarak bir kez daha anlattı. 24 Temmuz 1908 gecesi gazeteciler, padişah Abdülhamit’in sansür memurlarını gazete binalarına almamış ve hazırladıkları gazeteyi göstermemişler. Böylece sansür fiili olarak sona ermiş.

Hüseyin Cahit Yalçın anılarında, ilk sansürsüz gazetenin 25 Temmuz 1908 tarihini taşıdığını yazıyor. O günkü gazetenin birinci sayfasının üst yanında küçük puntolarla dizilmiş “Kanun-i Esasi’nin (Anayasa) yeniden uygulanması konusunda padişah buyruğunu” görüyor. Hüseyin Cahit, o gün herkesin çok heyecanlandığını anlatıyor; “En gencimiz Adnan, çıkan gazetelerden bir deste kaptı. Babıali Caddesine fırladı. Doğan özgürlüğün ilk çığlığını İstanbul onun ağzından duydu…”

İlk sansürsüz gazeteyi Babıali yokuşundan aşağıya koşarak, bağıra çağıra duyurup dağıtan genç Adnan, 26 yaşında bir tıp öğrencisiydi. Daha sonra ilk kadın yazarlarımızından biri olan ve Kurtuluş Savaşı’na da katılan Halide Edip’le evlenecekti. 24 Temmuz günü gazetelere uygulanan sansürün kaldırılmasının yıldönümü olarak kutlanacaktı. 2017’nin 24 Temmuz’u ise Cumhuriyet gazetesi yazar ve yöneticilerinin yaklaşık 9 aydır tutuklu olarak yargılandıkları davanın ilk duruşmasına çıktıkları gündü.

Gazetecilerin tahliyesini beklerken
Gelelim bugüne…

Yani bu yazının yazıldığı gün olan 28 Temmuz Cuma gününe. Henüz mahkemeden bir haber yok. Tutuklu olarak yargılanan 11 Cumhuriyet yazarı ve yöneticisinin tahliyesi bekleniyor, avukatlar son savunmaları yapıyor. Birazdan mahkeme heyeti kararını açıklayacak…

Kaç kişinin tahliye olacağı konusunda herkes fikir yürütüyor ama yapılan savunmalara bakınca kimlerin tahliye olamayacağı belli gibi…

Tarihi savunmalar var. Unutulmayacak, tarihe geçecek olan… 12 Eylül davalarında sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanırken, “Siz bizi yargılayamazsınız, bizi ancak tarih yargılar. O da yapamadıklarımızdan dolayı…” diyen gençler gibi.

Gazeteciliğin yargılandığı mahkemede unutulmayacak bir savunma yapan Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, iddianamedeki tüm suçlamaları çürüttü. 41 sayfalık savunmasının son sözleri şöyleydi;

“Bilinsin ki, burada verilecek nihai karar bizimle ilgili görünse bile gerçekte öyle olmayacaktır. Biz, bugünün muktediri öyle olmasını istediği için aylardır tutukluyuz. Ne kadar daha sürecek bilmiyorum. Ama bildiğim şeyler de var. Esareti kabul etmeyiz, onurumuzdan, haysiyetimizden, insanlığımızdan vazgeçmeyiz. Korkuya teslim olmayız. Gazeteciliğe, halkın bilgi edinme hakkına zarar verecek bir ödün vermeyiz, veremeyiz. Onursuz bir özgürlüğe razı olmayız. Böylesi bir düşüklükten herkesin uzak olmasını dilerim. Sizler vereceğiniz nihai kararla, iktidardakilerden farklı düşünmenin, eleştirinin, muhalefet etmenin, gazeteciliğin suç sayılıp sayılmayacağına da karar vermiş olacaksınız…”


“Bitirirken” diye ayrı bir parantez açan Akın Atalay, gazeteciliğin tarihsel olarak nasıl kesintisiz bir şekilde devam ettiğini ve kendilerinin bu geleneğin bir parçası olduğunu şu sözlerle anlattı;

“İlhan Selçuk, herkes kendi heykelini yontar demişti. Galiba gazetelerin heykelini de orada çalışanlar yontuyor. Cumhuriyet gazetesinin heykelini İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bayriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Onat Kutlar’lar hayatları pahasına yonttular. Bizler burada yargılanan Cumhuriyetçiler, bu nadide heykelin sıradaki nöbetçileriyiz. Nöbetimiz sırasında bu heykele leke sürülmemesi için çabalıyoruz. Bizden öncekiler gibi biz de muktedirlere boyun eğmiyor, korkuya teslim olmuyor, gazeteciliğe ihanet etmiyoruz. Bu zorlu dönemde bunun bir diyeti vardı. Onurumuzla ve gururla ödüyoruz.”

Ahmet Şık’ın mirası
Ahmet Şık’ın ortalığı ayağa kaldıran ve yabancı basında da yer alan tarihi savunması da unutulmayacak türden. Ne diyor Ahmet Şık? “Gazetecilik faaliyetlerini suçlama konusu yapmak, totaliter rejimlerin ortak özelliğidir. Tecrübemle biliyorum ki mesleki faaliyetlerim nedeniyle her siyasal iktidarın ve her dönemin yargısının ‘kötüsü – suçlusu’ olmayı başardım. Kızıma bırakacağım bu mirastan gurur duyuyorum.

Biliyorum, bu iktidarın da, yargısının da benimle ilgili sorunları var. Çünkü gazetecilik yapmaya çalışıyorum. Bugün, Türkiye’de yaygın bir şekilde olduğu gibi siyasal iktidara, çeşitli güç odaklarına değil hakikatin gücüne sırtımı dayayarak gazetecilik yapıyorum.

Çünkü, Türkiye gibi demokrasiyle sıkı bağlar kuramamış ve giderek daha da totaliterleşen rejimlerde gazetecilik yapmak demek çizgiyi aşmak demektir. Ve gazetecilik hizaya gelerek yapılmaz. Hizaya gelerek yapılanın adına da gazetecilik denmez. Eğer icazetle yazıp söylersen, onursuzluğun acizliğiyle ezilirsin.

Bu yüzden söyleyeceğim o ki, dün gazeteciydim. Bugün gazeteciyim. Yarın da gazetecilik yapmaya devam edeceğim. Yani hakikati boğmak isteyenlerle aramızdaki bu uzlaşmaz çelişki hiç bitmeyecek.”

‘Gazetecilik nedir, nasıl yapılır?’ konulu bir ders sanki Ahmet’in savunması… İletişim fakültelerinde, hatta hukuk fakültelerinde okutulmalı. Bu absürd komedi iddianameleri hazırlayan savcıların, bunları kabul ederek dava açan hâkimlerin de demokrasi adına öğreneceği çok şey var.

Şimdi bize düşen bu cesur insanların yanında durmak. Gazetecilik bayrağını yere düşürmeden elde ele taşımak… Yoksa onlar içerideyken bizim dışarı olmamız gerçeğinin vicdan azabını boynumuzda ağır bir yük gibi taşımaya devam edeceğiz.