Demokrasinin deresi, okyanusu…
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ

Arada bir, bazı temel ve yalın kavramları anımsamakta yarar var. Bilmediğimizden değil, unuttuğumuzdan ve unutturulduğundan.

Demokrasi denilen şey, tam adıyla söyleyelim, burjuva demokrasisidir. Altını bir kez daha çizmek gerekirse;
burada kullanılan “burjuva” ön eki için ille de solcu olmanız gerekmez. Sözünü etmeseniz bile  “mer’i” demokrasiden, mevcut demokrasiden söz ediyorsanız, sadece demokrasi deseniz bile, bunun açılımı burjuva demokrasisidir.
           
En geniş anlamıyla “burjuva” kavramı, Sanayi Devrimi ve liberalizmden ayrı düşünülemez. Fabrika bacaları, buhar makinesi ve elektrik büyütmüştür burjuvayı. Büyütmüş ve feodallerden de “liberte”sini, almıştır! Birey feodalden özgür olmalıdır ki fabrika kursun. Başka bir birey de feodalden özgür olmalıdır ki, fabrikada çalışsın.
           
Bundan dolayıdır ki liberalizmin kurucu düşünürlerinden John Stuart Mill, bireye vurgu yapar. Feodal dönemin tersine, birey önemlidir. Farklı düşünen tek bir kişinin elinde güç var diye insanları susturmaya hakkı yoktur, düşünüre göre.  Diğer çoğunluğun da bu tek kişiyi susturma hakkı hiç mi hiç yoktur. Dönemin tarihsel koşullarına tam oturan, düşünsel-ideolojik ortama uygun bir düşüncedir bu. Dönemin düşünürleri, tek bir bireyi dahi “koruma” altına alırlar.
           
Düşünce sistemleri yaşamın maddi koşullarında doğar elbet. Bir yanıyla da tarihsel bir ardışıklığa sahiptir. Buna statükocu bir yaklaşımla silsile-i meratip, yani hiyerarşi de diyebiliriz. Bir toplum bu silsileyi atlamış olabilir. Yani Sanayi Devrimi görmemiş, liberalizmi yaşamamıştır. Olabilir, aslolan toplumu yönetenlerin bu silsilenin farkında olması,  bilincine varmasıdır. Dahası, bu kültürü içselleştirmek, zorunlu ve gereklidir.
           
Bu tablodan büyük çıkarımlara varmak bir yana, günümüzün küçük bir olayına; Taksim’in düzenleme adına “işgali” bile, demokrasi sürecindeki silsilenin yokluğunda yaşanan felaketleri gözler önüne seriyor.
           
Bir gecede korkunç perdelerle bir kentin yüreğinin kapatılması değil sorun.
           
Daha basit bir şey: Meydan bir gecede işgal edilip kapatıldığında, oradan geçemeyecek durumda olan tek bir kişi, tek bir engelli için önceden bir kafa yorma, planlama, düzenleme yapılmadı, düşünülmedi. Meydan kapatılmış. Yalap-şap bir patika oluşturulmuş; insanlar atlaya zıplaya yol  almaya, Gezi Parkı üzerinden Elmadağ’a  yürümeye çalışıyor.  O yoldan tekerlekli sandalye kullanan bir yurttaş asla geçemezdi. Bunlar ölçüttür: Kahhar çoğunluğun ilkel düşüncesizliğine ölçüt.
Bağcılar’da yapılan engelli sarayıyla övünürken, kentin yüreğinde tek bir engelli yok sayılırsa, gerisi yalandır. Dokunulmazlık fezlekesi, Nato meselesi bir yana, dereden geçemeyen, okyanusta zaten boğulur.
           
Alışılmadık kafada demokrasi donu çok durmaz. Her düşüşte ayrı bir ayıp gösterir. Ben kendi adıma bıktım bu demokrasi ayıplarını görmekten.
           
Başbakan “mazlumun yanında yer alıyoruz” diyor, Akçakale’ye füze yerleştirilmesi konusunda. Sözünü ettiği, Suriye’deki “mazlumlar.” Önce Taksim’deki azınlık mazlum için göster bakalım demokrasi kafasını! Suriye’ye ondan sonra bak… Önce dereyi geç!


Haftanın dizesi; “sesi gür olan denizi kovar” (anita sezgener, taşlık, yasakmeyve y.)