Demokrasinin yüzölçümü
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ

Seçimlerden önce, “yeni” AKP’li ve yeni yanaşma bir sahtekârı izledim bir televizyon kanalında. Kendisinin hukuk dünyasındaki sahtekârlık girişimlerini biliyordum. AKP’yi övecek, ama kıvranıyor. AKP’nin iktidara geldiğinden beri bazı şeyler söylenebilir oldu, diyor. Yanındaki iktidar dalkavukları “Alan açtı” deyince sahtekâr atlıyor; “Evet, alan açtı” oralardan kendisine alan açmaya çalışıyordu bu zat. Nitekim Meclis’te bir koltuğu var şimdi. Aslında konu bu sahtekâr değil. Ama sözünü ettikleri alanların suçu da boyunlarına borç.

Normal dünyada alan açmaktan kastedilen, demokratik bir genişlemedir. Ama siyasal İslam’ın normlarına göre alan açmak bir genişleme değil. Çünkü ortaya çıkan durum, demokratik alanların yüzölçümünün azalması. Bu demokratik alan hem daralıyor, hem de AKP’nin temsil ettiği anlayışa kaydırılıyor. Olan budur.

Alan kaydırması salt bir siyasal durum değişikliğine neden olmuyor. Kaydırmayı topoğrafik olarak modellediğimizde ortaya toplumsal deprem çıkıyor. Çünkü demokrasinin toplam yüzölçümünü fiziksel bir veri olarak kabul ettiğimizde, bu fiziksel yapının daralması ve sıkıştırılması, toplumsal zeminin kaydırılması ve kırılması demektir. Yaşanan şiddetli toplumsal sıkışmaların bir nedeni budur.
Bu tablo yeni değil. Mecburi modernitemizin tasfiye etmek istediği alanlar vardı. Siyasal İslam’ın temelleriyle ilgiliydi bunlar. Örneğin laiklik, eski anlayışın karşıtıydı. İşte modernite gerilerken, yani elde ettiği alan daralırken, açılan alan, siyasal İslam’ın alanıydı.

Siyasal İslam son yılların bir kavramı gibi kullanılsa da, aslında İslam baştan beri siyasaldı. Muhammed Peygamber, peygamberliğinin ve müminlerin emiri olmanın yanında ve aynı zamanda, yeni devletin devlet başkanıydı! O zamandan bu yana, dini İslam olan bir devlet değil, hep bir İslam devleti geleneği yaşandı. Bir inanç sistemi değil bir devlet/Sünni devlet sistemi öne çıktı. İşte, devlet bu yüzden iki inanç (Sünni-Alevi) arasına hiç girmedi. Çünkü ikinin biri kendisiydi.

Sivas Katliamı’nda da böyleydi durum. Öteki tarafta Alevi, solcu muhalif olanlar olduğu için, katliamı devlet seyretti. Çünkü 12 Eylül’den sonra, siyasal İslamcı altyapının oluşumu büyük oranda sağlanmıştı. Anavatan süreci de bunu devam ettirdi. Nitekim 1994’te Refah Partisi yerel seçimlerde, ‘95’te de genel seçimlerde iktidar oldu. Bu nokta bile oldukça önemli bir veridir: İslam adına insan yakılan bir ülkede, bir yıl sonra siyasal İslam’ı temel alan bir parti iktidar olabildi. İslam, kamusal alanın bürokratik altyapısında örgütlenmesini üst düzeye ulaştırmıştı çünkü.

Siyasal İslam sadece kamusal alanı değil, özel alanı, özel olanı da kendi normlarına/normallerine yüzde yüz uygun olsun ister, emreder. Kişinin bedeni de buna dahildir. Uymazsa, ortadan kaldırır. Demokratik olmayan bir siyasal tarz olarak, bu iktidar uygun “beden” yaratma sürecinde pek çok bedeni de yok eder. Sivas’ta olduğu gibi; yakar.

Daraltılan alanlarda, iktidarın kendi normları içinde, anormalin normal yapıldığı acı deneyimler yaşadık. Katliamların, soykırımların hesabının görüldüğü bir zamanda, muhafazakâr kesimin dalkavuk yazıcılarından Sivas Katliamı’nı “tel’in” eden bir yazıya pek rastlanılmaz. Çünkü yaşanan sadece alan kayması değil, zihin ve vicdan kaymasıdır; kötülük alanlarına bir kayma. Batı demokrasisinin yaşandığı ülkelerde soykırımı savunan marjinal olarak kabul edilir. Bizim faşistlerimiz anormal ve marjinal değil, “alan açıcıdır.” Katile, katliama, soyguna…

Haftaya dize; “bir kadın sütten başka nedir ki?”