Demokratik özerkliği anlama çabası
MELİH PEKDEMİR MELİH PEKDEMİR
Demokratik özerklik, özel olarak Kürt sorununun çözümü genel olarak demokratikleşme yönünde önemli...
Demokratik özerklik, özel olarak Kürt sorununun çözümü genel olarak demokratikleşme yönünde önemli (ve hatta olmazsa olmaz) adımlarından birisi olarak, Kürt siyasi hareketi tarafından gündeme getirildi. Önümüzdeki dönemde yeni anayasa tartışmalarında başlıca konulardan birisi belli ki bu olacak.

Bu çözüm biçimi ulusalcılar tarafından derhal “bölücülük” yaftasıyla lanetlendi. Kimileri tarafından “PKK’siz çözüm” ön şartıyla birlikte tartışılabilir bulundu, yani önce “PKK belası” defedilsin, böyle bir seçeneği de icabında ele alabiliriz bezirganlığıyla. Bu kesimi oluşturanlar AKP yandaşı olan çeşitli çevreler.

Önce bunların niyetinden başlayalım. Kendilerini ulusalcılara, birinci cumhuriyetçilere karşı savunma ihtiyacı duydukları, sıkıştıkları ölçüde şunu söylüyorlar: “Efendim, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi meselesi zaten AB müktesebatının bir gereği ve ‘ileri demokrasi’ bağlamında böyle bir yönde ilerlenebilir. Yani bunu tartışmak bölücülük, üniter devletten vazgeçmek filan değildir.” İkincisi ve en önemlisi, yeni anayasa tartışmalarına girizgah yaparken açıkça telaffuz ettikleri üzere, başkanlık sistemi ya da yarı başkanlık sistemi yönünde bir tercihleri var. Böyle bir tercih şu ya da bu şekilde eyalet sistemini de beraberinde getiriyor. Ve böylece Kürtlerin bu talepleri de sözüm ona kabul edilmiş ya da geçiştirilmiş sayılacak. Yahut da bu tür adımlarla, mesela geçtiğimiz yıllarda Erbil konferanslarında gündeme getirilen “Benelüks” modeliyle, yani Kürtlerin sisteme her bakımdan (bir kez daha ama farklı tarzda) “ilhak” edilmesiyle, vermek yerine almak tercihiyle bu işten de kâr edilerek sıyrılmak mümkün olacak…
Demokratik özerklik konusunda en fazla fikir beyan edenler, kuşkusuz bu önerinin sahibi olan Kürt hareketi mensupları. Hatta demokratik özerklik “ilan” bile edildi. İlan edilmesine edildi ama, hâlâ bu konunun “tartışmaya açık” olduğu söylenmeye de devam ediliyor. Öcalan, “Benim bu konudaki görüşlerimi BDP de PKK de tam olarak kavrayamadı” mealinde ikazlarını sürdürüyor.

Peki bu konuda sosyalistlerin tavrı nedir? Bir anlayış olarak ele alındığında, halkın söz yetki ve karara sahip olması yönünde yapılan her düzenleme sağlıklıdır, desteklenir. Bu yöndeki adımlar 1980 öncesinde Devrimci Hareketin gündeminde olmasının ötesinde pratiğindeki mihenk taşlarından da birisiydi. Son olarak 1996 yılında kurulan ÖDP’nin programında bu minvalde hedefler yer aldı ve ilk kongre kararlarından birisi olan “özgürlükçü demokratik cumhuriyet” anlayışında bu içerikte bir irade dile getirildi. Yani sosyalist sol bakımından pek de öyle sürpriz, hiç beklenmedik bir seçenek değil.

Burada bir parantez açmalıyım: Egemen güçler gözünde tıkanıklığın sebeplerinden birisi, böyle bir çözümün bizzat Kürtler tarafından gündeme getirilmesidir! Çünkü hem eskinin birinci cumhuriyetçileri hem yeni yetme ikinci cumhuriyetçilerin tek bildiği kelime şudur: Vermek!

“Daha ne istiyorlar, şunları şunları vermedik mi?”İşte bu da tek dayanakları. Çünkü egemen dilin lügatinde başka elverişli kelime yok.

Kime, neyi, niçin, ne hakla veriyorsun ki? Kürtler kendilerine ait en doğal haklarından söz ediyorlar! Bu haklar “bahşedildi” mi, zaten hak olmaktan çıkar, “lütuf” düzleminde kalır ve hiç kimsenin içine sinmez. Kürtler, onurluca var olabilmek için, söz ettikleri haklarını “almak” zorundalar, verilse de verilmese de… Ve bu coğrafyadaki herkes de bunları “vermek” değil “paylaşmak” gibi bir durumda olduğunu ikna olacak…

Parantezi kapatıp devam ediyorum: Demokratik özerklik çözümünün, süregelen savaş ortamını sona erdirecek en etkili bir adım olacağı aşikar. Asıl sorun bu adım atıldığında başlayabilir, kabul. Çünkü bu adımla, biraz önce sözünü ettiğim üzere, ikinci cumhuriyetin (aslında diktatoryal arzularla tasarlanan) başkanlık sistemi artı eyalet sistemi formatına çanak tutulmuş da olabilir. Kürt sorununun çözümü, kimlik sorununa indirgenerek, Kürt “halkı” yerine Kürt “toplumu, ulusu” kisvesi altında, sermaye kardeşliği düzleminde iş bitirilebilir. Böylesi kuşkusuz sistem içi bir çözümdür ve hiç de imkansız değildir. Asıl niyetleri de zaten budur.

Çünkü önce Kürt-İslam sentezi dayatıldı. Bunun yeterli olmadığı görüldüğünde PKK’siz çözüm şartı gündeme getirildi. PKK’siz çözümün de pek mümkün olmadığı (yine) görüldüğünde ne olacak? PKK’ye, içinizdeki (“şahin”) komünistlerden, ateistlerden, Alevilerden arının, öyle gelin denilmeyecek mi? Aynı dayatma BDP için de yapılmayacak mı? (Cengiz Çandar’ın TESEV için hazırladığı “Dağdan İniş” raporuna bir göz atın; çözüm arayışlarında kaynak olarak Amerikalıların kontrgerilla [counter-insurgency] kitaplarının yer aldığını görürsünüz.)
Çünkü eski ve yeni egemenler için asıl tehlike Kürt hareketinin bir yoksullar hareketi olarak kalması ve devrimcileşmesidir. Bunun önüne geçmek için ellerinden geleni yapacaklarından kuşku yok.

Umarım, gidişatın bu yönünü Kürt hareketi içindeki, çatısı altındaki sosyalistler, devrimciler de hissediyordur.