Demokratik özerklik
HÜSEYİN AYGÜN HÜSEYİN AYGÜN

Ortadoğu ve Türkiye son yıllarda Kürt sorunu eksenli özerklik tartışmalarına sahne oluyor. Kürt sorunu, tüm Ortadoğu çapında çözümü dayatıyor. Rojava’dan Diyarbakır’a bir hat oluşuyor. Sisli, çatışmalı, acılı ve güneşli zamanlardan geçiyoruz.

Hafta sonu Diyarbakır’daki DTK toplantısında, demokratik özerkliğin - bir kez daha - açıkça savunulması, Demirtaş’ın, “kanton”, “özerk” ve hatta “Kürt devleti” sözleri içeren konuşması, ardından DTK’ya ve Demirtaş’a savcılıkça, “bölücülük” ve “vatana ihanet” soruşturması açılması tartışmayı iyice şiddetlendirdi. Aslında, PKK ve HDP açısından “özyönetim”, “yerelden yönetim”, “özerklik” eski bir konu, 2011’den beri gündemde. 47 maddelik KCK sözleşmesinin pek çok maddesinde de siyasal özerkliği düzenleyen tezler bulunuyor.

Özerkliğin ne olduğunu hiç bilmeyen AKP’li islamist ideoloji esnafı, liberaller ve Türk ırkçısı kalemler, DTK kongresinin hemen ardından ve hep bir ağızdan, “bölücülük” ve “ülkeyi parçalama” eksenli yorum ve suçlamalara hız verdiler. HDP cephesi ise suçlamalara, “Başkanlık sistemi tartışması ne kadar meşru ise, özerklik tartışması da o kadar meşru” cevabını verdiler.

Demokratik Özerklik bahsinde Türkiye toplumunun, Kürtlerin, sosyalistlerin, sosyal demokratların, hatta HDP’nin bile kafası epeyce karışık. Bu yazı, siyasal özerklik kavramını tarihsel ve uluslararası boyutuyla ele alırken, bugünkü verili şartlarda PKK tarafından ilân edilen ve HDP tarafından savunulan “reel özerkliği” de bir parça anlatmayı ve eleştirmeyi içermektedir.

Tarihsel örneklerle özerklik

Özerkliğe benzeyen deneyler kuşkusuz ki tarihte hep vardı. 16. Yüzyılda Katolik devletlerde Protestanlar lehine, kimi yerlerde Yahudiler lehine, kimi Hıristiyan devletlerde Müslümanlar lehine özellikle dini cemaatler için bazı özerk yetkiler söz konusuydu. Osmanlı’da gayrımüslim ruhani reislerin idari, mali, dini, özel hukuk konularda bazı yetkileri vardı. Ancak bu deneyler, elbette 20. yüzyılda ortaya çıkan siyasal özerklikle bir ve aynı değildir.
1. Dünya Savaşı, Alman, Rus ve Osmanlı en büyük üç imparatorluğun dağılmasına yol açtı. Yüzyıllarca imparatorluklar içinde esir tutulan büyük küçük tüm halklar artık kendilerine bir yol arıyordu. Herkes umutluydu, yeni bir çağın şafağının söktüğü düşünülüyordu. Üstelik 1. Dünya Savaşı Rusya’da Ekim Devrimi ile sonuçlanmış, sadece dünyanın ilk işçi köylü devleti değil, egemen ulus dışındaki uluslara kendi kaderlerini tayin hakkı vaat eden yepyeni bir yönetim de ortaya çıkmıştı. “Azınlığın azınlığı” küçük halklar için ise kuşkusuz ayrılma hakkını da kapsayan “bölgesel özerklik” kabul edilmişti.

Büyük uluslar için ortada fazlaca bir sorun görülmüyordu. Self-determinasyon hakkı, onların ayrılmalarını ve bağımsız bir siyasal devlet kurmalarını zaten yüzyıllar evvel kabul etmişti. Mesela, sadece Osmanlı içinden bile, 1. Dünya Savaşı öncesinden başlamak üzere –bir dizi savaş ve çatışma sonucu da olsa- 20 civarında yeni ulusal devlet çıkmıştı. Gerçi, Thomas Benedikter, “tek ulus-tek devlet” idealinin pratikte gerçekleşmediğini, küçük devletler hariç tüm Avrupa’da ulusların azınlıklarının yaşadığını ve problemlerim sürdüğünü söyleyerek bu tabloya ciddi bir eleştirel kayıt düşmekteydi.

Özerkliğin ebesi: Ekim Devrimi

Sorun, büyük ulus olmayan, daha küçük azınlık topluluklar, azınlık içindeki etnik, kültürel veya dini azınlıklar için ne yapılacağı, hangi adımların atılacağıydı. İmparatorluklar içinden oluşan yeni ulusal devletlerdeki küçük toplulukların geleceklerini nasıl belirleneceğiydi. Bolşevik Devrim bu soruna uluslar arasında geniş ilgi yaratan bir işçi-köylü modeli uygulayarak bir yanıt veriyordu. Öte yandan bu tablo, özellikle Ekim Devrimi’nden rahatsız kapitalist hükümetlerin yeni ve farklı planlar yapmalarına yol açıyordu.

ABD Başkanı Wilson işte bu yöneticilerin başta geleniydi. 8 Ocak 1918 tarihli, 14 maddelik Wilson İlkeleri, “Dünya Barışı” adına ortaya atılmış ve azınlıklara diller veya milliyet prensibine dayalı bir kaderini tayin hakkı vaat etmiştir. Bu metinde, özerklik temel siyasal çözüm biçimidir. Wilson, serbest ticaret, silahsızlanma, denizlerde serbestlik ilkelerine dayanan bir MC, diyordu. Oysa bu, -özellikle 2. Dünya Savaşının patlamasıyla anlaşılacağı gibi- gerçekleşmedi.

Özerklik deneyi

Hukukun üstünlüğünce tanınan ilk hakiki modern özerklik 1921 yılında Finlandiya’da ortaya çıktı. Finlerin, “ayrılma hakkını” erkenden kabul eden ise Ekim Devrimiydi. Milletler Cemiyeti (MC), azınlıkların kendi serbest gelişme imkânlarına yardımcı olacağına dair kararlar aldı. MC kararından sonra İsveçli yerli sakinleriyle Aland adalarına bir tür özerklik olan bölgesel öz yönetim sistemi hakkı verildi. Böylece siyasal özerklik, sosyalist ve kapitalist ülkelerde bir yönetim ve anayasal örgütlenme modeli haline gelmeye başladı.

Günümüzde siyasal özerklik, tüm kıtalara yayılmış 20 devlette en az 60 bölgede işlemektedir. Avrupa’da sadece 11 devlet, yaklaşık 36 bölgedeki bu tür özerk yönetimler için, kuşkusuz ki anayasal bir çerçeve oluşturmuştur. Bugün dünya üzerinde yaşanan çatışmaların devletlerarası değil, merkezi devlet ile kolektif hak ve daha çok yetki talep eden etnik ve dinsel azınlıklar arasında devam etmesi, sorunun ve çözümünün başka bir kanıtı olarak anlaşılmaktadır.

Özerklikte belirleyici olan, yasa yapma yetkisinin yereldeki azınlık halka devridir. Otonomi sözcüğünün kökünü oluşturan “autos” kendi, “nomos” ise kural demektir. Kısacası yasa yapma veya kural yapmada bağımsızlık anlamına gelmektedir. Etnik, kültürel, dinsel ve dilsel çeşitliliğin sürdürülebilmesi amacıyla belirli yetkilerin kalıcı olarak belirli bir bölgeye verilmesidir. Siyasal özerklik, devletin sınırlarını bozmadan, bu sınırlar içinde bir çözüm arayışıdır. Tek ülke-iki sistem, tek ülke-çok sistem bu çözümün parolasıdır.

Küçük halklar için bağımsız devlet, genellikle gerçekçi bir çözüm olarak görülmemiş, daha çok özerklik aracılığıyla haklarını alacakları, kendi kaderlerini tayin edecekleri asgari koşulları sağlayacakları düşünülmüştür. Bu düzenlemeler bazı halklar için “yarı bağımsızlık” getirirken, bazıları için ise mütevazi ölçüde birkaç idari kazanımın ötesine geçememiştir. Deneyim, verilen özerkliğin kapsamının, söz konusu bölgenin siyasi ve ekonomik ağırlığı, ilgili devletin demokratik gelişmişlik düzeyi, azınlık halk ile egemen devlet arasındaki tarihsel koşullara göre belirlendiğini göstermiştir.

Köklü demokrasilerden, otoriter rejimlerin yıkıldığı devletlere kadar, her yönetim özerklik talepleriyle karşı karşıyadır. Bu hakkın “doğumevi” olan Avrupa’dan, Asya, Afrika ve Amerika’ya her yerde “içsel self-determinasyon hakkı”nın modern biçimi olarak özerklik, günümüzde canlı ve aktüel bir meseledir.

Avrupa deneyimleri

İsviçre, Belçika, Almanya federal devletlerdir. Faroe Adaları ve Grönland, Danimarka içerisinde özerklik statüsü ile var olmaktadırlar. İtalya, 20 bölgesinden 5’ine kültürel, etnik ve tarihsel koşullardan kaynaklanan özel statü vermiş bir bölge devlettir. İspanya federal bir devlet değildir, ancak çeşitli ölçülerde özerk topluluklardan oluşan bir devlettir. Azorlar ve Madeira Adaları özerk adalar statüsünde, Portekiz’e ait üniter devletin parçasıdırlar.
Demek ki, DTK ve HDP’nin ilân ettiği özerklik, bir “fantezi”, “silahla ve zorla dayatılan bir bölücülük planı”, “totaliter bir dayatma”, “vatana ihanet” değil, kökleri en az yüzyıl geriye giden modern bir devlet ve yönetim şeklidir. Ancak Türkiye’de, siyasal özerklikten pek farklı olan “Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” tartışmaları bile, “bölücülük” ve “ihanet” sesleri arasında boğulmaktadır.

Kürt siyasal özerkliği

Kürtlerin hak ve statü talepleri eskilere dayanıyor. Körfez Savaşı sonrası Irak Kürdistan bölgesi Federe Devlet görünümünde geniş bir özerkliği yaşıyor. Suriye’de ise cihatçıların başlattığı iç savaş ve ayaklanma ortamında, ülkenin kuzeyinde yaşayan Kürt nüfus fiili olarak bir özerklik elde etmeyi ve kurdukları yönetimi, “Rojava Kanton Yönetimi” olarak adlandırmayı başardılar. IŞİD saldırılarına karşı başarılı bir direnişi de gerçekleştiren Suriye Kürtleri, ABD ve Rusya başta olmak üzere pek çok hükümetten yardım almaktadır. Suriye’de yaşanan gelişmeler, kuşkusuz Diyarbakır’da geçen hafta sonu ilan edilen aktüel siyasal özerklik kararının da en güçlü esin kaynağıdır.
Dünyada artık sosyalist bir ülke veya ülkeler paktı yok. Kürt siyasal özerkliği tartışmaları, geçen yüzyılda değil, 21. yüzyılın başında, bir sosyalist devrimci ortam çok zayıfken, kapitalist dünyada meydana gelmekte, ABD, AB ve Rusya etkisinden bağımsız olamamaktadır. Kürt ulusal hareketinin silahlı kesimi (PKK), her ne kadar yoğun olarak yoksul köylü tabana dayansa da, sosyalist değil, liberal ve kapitalist ideolojik görüşü temsil etmektedirler. Kendisine, son derece olumlu bir çerçevede “Türkiye Partisi” diyen ve Saray-Kandil ittifakının derin tezgâhıyla bu projesi akamete uğrayan HDP de, ne yazık ki bu dairenin dışında değildir.

Kürtler başta ABD’den olmak üzere dış dünyadan yalıtık değildir. Siyasal varlıklarını, kültür ve dillerini geliştirme ve koruma mücadelelerinde her yerden yardım almaya çalışmaktadırlar. Demirtaş’ın, Washington’dan birkaç ay sonra Moskova’ya gitmesi işte bunun ifadesidir. Hafta sonu Diyarbakır’da alınan 14 maddelik DTK kararlarını bu gözle görürsek en azından muhtemel bir hayal kırıklığını engellemiş olacağız.

DTK tarafından formüle edilen Demokratik Özerklik metnini, ileri süren oluşum, mekân ve zaman, içerik ve biçim açısından eleştirmek gerekir. Kuşkusuz Kürtler, “azınlığın azınlığı” olarak nitelenebilecek, sınırlı bir topluluk değil, 4 ayrı devlet içinde yaşayan milyonlarca nüfusa sahip olan dinamik bir kitledir. İstanbul’dan Avrupa’ya dünyaya da dağılmış haldeler. Kendilerine ve siyasal geleceklerine dair görüş üretme hakları var.

Öncelikle bölge genelinde çatışma ve katliamlar sürerken, polis, asker veya PKK üyesi yurttaşlar yaşamını kaybederken ilk adımın özerklik olmaması gerekirdi. Zaten bu zamanlamada ilân edilen bir özerkliği bırakalım İstanbul ve Ankara, Sur’u boşaltan kitlenin bile benimsemesi mümkün gözükmemektedir. Ülkenin bir bölümünde ilân edilen yönetim şeklini Türklere de, Kürtlere de iyi anlatmak gerekirdi. Bu ilânı, DTK’nın tek başına yapması da problemlidir. DTK, PKK ve HDP ekseninde bir örgütlenmedir. Kürt topluluğu PKK veya HDP’den ibaret değildir. Kürtler içinde demokratik bir referandum yapılırsa, özerklik dahil pek çok meselede sosyal gerçeklik daha iyi anlaşılabilir. Şu an bunun koşulları yok. Nihayet ilân edilen 14 maddelik metin içerik açısından çok eleştiriye muhtaçtır. Metnin içerdiği kategoriler, sınıflar ve siyasal ideolojilerden uzak, soyut inanç, din, kültür vb. kategorilerdir. Bu açıdan metin, liberal ve ulusalcı bir aklın ürünüdür. Türkiye geneli için özerk bölgeler öneren metin, Türkiye’de Kürt yoğunluklu bölge hariç özerklik talebinin olmadığını da gözden uzak tutmaktadır. Başka bir bölgeye zorla özerklik dayatılmayacağına göre metin bu açıdan da problemlidir. 14 madde ayrı ayrı incelendiğinde görülmektedir ki, pek çok talep demokratik bir ülkede zaten gerçekleşebilecek türdedir. Yerelde vergi toplama, yerel polis gücü, yerel yargı, yerel sağlık hizmeti karşılanamayacak talepler değildir. Nihayet yerel dillere resmi statü tanınması da demokratik bir taleptir. Ancak özerklik metni, yerelin yetkilerinin genişliği, merkezin yetki azlığı, yerelin “hakları” ve merkezin “sorumlulukları” üzerinden bariz olarak dengesiz görünmektedir. “Sorumsuz yerel”, “sorumlu merkez” ilişkisi göze çarpmaktadır. Bu problemlidir. Zira siyasal özerklik, devletin birliği ve üniter yapısı bozulmadan, merkez ve yerel arasında kurulacak bir demokratik denge ile etnik, kültürel, dinsel ve dilsel bağımsızlığın sağlanmasıdır.

Bugün için aktüel mesele şudur: PKK merkezli kararlaştırılan, karar vericiler hariç pek kimsece tartışılamayan, Türklerin ve Kürtlerin evlilik, göç, seyahat, yerleşim yoluyla iç içe fazlaca geçtiği bir ülkede siyasal özerklik ilânı bir arada yaşamaya uygun bir model midir? Eğer kardeşlik ve eşit haklara dayalı bir arada yaşam temel ise, siyasal özerklik buna hizmet edecek mi? Yanıtlarımız olumlu ise bu tartışma tüm Türkiye’ye mal edilebilecek midir? Yok, PKK silah zoruyla ayrılmak istiyorsa, bu durumda ne yapılacaktır? Bu tartışma yeni başlamaktadır.