Denize doğru…
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Motosikletle, ağaçlarla çevrili dar ve kıvrımlı bir yolda ilerliyoruz. Hava çok sıcak, ama ağaçların gölgesi ve serinliği kurtarıyor. Yol kenarında bir çeşmeye rastlayınca duruyoruz. Diyor ki, “Kendimi vaat edilmiş topraklara doğru yolculuğa çıkmış iyimser bir keşiş gibi hissediyorum.”

Nasıl iyimser olunabileceğine dair önemli bir bilgi. Yolculuğun sonunda vaat edilmiş yere ulaşılacağına dair inanç, ulaşılamasa bile öyle bir yerin olduğuna inanmak, iyimser olmaya yetiyor. Belki de 1930’larda Avrupa’daki aydınların her şeye rağmen üretiyor olmaları, böylesi bir iyimserlikle ilgiliydi, vaat edilmiş topraklar yakınlardaydı, hakikate ulaşıldığında açılacak bir kapının ardında.

Almanya’da Nazilerin iktidara geldiği günlerde Lacan, Jean Genet’nin “Hizmetçiler” oyununun gerçek hayattaki hikâyesi Papin Kardeşler olayı üzerinden paranoya analizini yaptığı ünlü tezini yazmıştı. O günlerde Jakobson, Lacan, Levi-Strauss, Breton, Benjamin, Freud, Bataille ve daha pek çok önemli düşünür, sürekli iletişim halindeydi ve birbirlerinin düşüncelerini derinden etkiliyorlardı; edebiyat, psikanaliz, felsefe, sosyoloji, resim, antropoloji iç içeydi… 68, öyle durduk yere ortaya çıkmamıştı.

Günümüzde böyle bir heyecan var mı? Güncel siyasete takılıp kalmış, umudun ve umutsuzluğun sosyal medyadaki akışa göre bir duygudurumu olarak yaşandığı bir zaman…

Ağaca sırtına dayayıp oturuyor, ben de sırtüstü uzanıp başımı dizine dayıyorum. Ağaç dalları arasından görünen gökyüzüne ve tek tük geçen bulutlara bakarken, bütün hayatımı böylesi bir yolculukla geçirebileceğimi düşünüyorum. Bunu ona söyleyince gülüyor, “Bu bir yolculuk mu, yoksa kaçış mı olurdu senin için?”

Benmerkezciliği dayatan bu hayattan kaçış… Kaçmanın kendisi de benmerkezci değil mi? Herkes, kendine güvenli bir alan oluşturma ihtiyacı içinde; kendi mahallesinde rahat, kafa dengi insanlarla çevrili, gerçek hayatın tehlikelerinden uzak, kendi inançlarını sorgulamak zorunda kalmadıkları bir hayat istiyor. Toplumsal kamplaşmanın nedeni sadece siyasetçiler değil, bu istek de… Demokrasinin güçsüzleşmesi, insanların müzakere etme irade ve yetisini kaybetmeleriyle ilişkili.

“İnsan sürekli bir eksikliktir, sonsuz bir yoksunluktur” diye yazmıştı John Fowles. Bu eksiklik, insanın hem zayıflığı, hem de zenginliği… Eksik olmasa, sonsuza kadar sürecek bu arayışını devam ettirir miydi? Sanat ya da bilim yapma ihtiyacı duyar mıydı? Belki de günümüzde insan bu eksikliğini reddettiği ya da bu eksikliğin giderileceğine dair inancını yitirdiği için böyle. Belki de Rein Raud’un dediği gibi, insan bu eksikliğini internet ve teknoloji sayesinde unutma eğiliminde. Vaat edilmiş toprakları sanal âlemde aradıkları için suçlanabilirler mi? Raud, “Benlik Pratikleri” adlı kitapta, oğluyla gittiği ufak ve depresif bir kasabadaki günlerini anlatıyordu. Kasabada geçirdikleri birkaç günden sonra oğlu şöyle demiş Raud’a: “Buradan dışarı çıkmanın üç yolu varmış gibi görünüyor: Kiliseye gitmek, kendini içkiye vermek ya da internete girmek.” Raud, “Bu üçünü düşününce, aralarında en zararsızı internet olabilir” diye yazmış.

Benim, bütün hayatımı motosiklet üzerinde dünyayı gezerek geçirme isteğim, dördüncü bir yol arayışı mı? Sıkıcı ve depresif bir kasabaya dönüşmüş bu ülkede, eğlenmenin ve yaşamanın başka yollarını bulup üretmeye devam etmek, neden eski çekiciliğini yitirdi? 1930’lardaki Avrupalı yazar ve düşünürlerin yaşadığı o heyecan ve arayış, yeniden canlandırılamaz mı? Havada fikirlerin uçuştuğu, esin perilerinin zihinlerde dans ettiği canlı bir hayat…

John Fowles, “Aristos” adlı kitabında, yaşadığımız çağın önemli sorunlarından birinin de “eğitim açlığı” olduğunu yazmıştı. Eğitim deyince, sadece meslek edinmeyi ve uygarlaşmayı kast etmiyordu, boş zamanını nasıl geçireceğini bilmekti eğitim. İletişim araçlarının çoğalması daha fazla eşitlik ihtiyacı yaratıyordu, daha fazla eşitlikse daha fazla eğitim…

Motosikletle, ağaçlarla çevrili, dar ve kıvrımlı bir yolda süzülüyoruz… Denizin uzaklardan gelen kokusu, vaat edilmiş topraklara yaklaştığımızın müjdesini veriyor.