Derin devlet işbaşında: Linç, gözdağı, katliam
GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN
2013 Haziranında sokakları özgürlükten, emekten ve doğadan yana olanlar doldurmuş AKP iktidarına meydan okuyordu. Bugün aynı sokaklarda faşist güçler linç ve pogrom hareketini başlatmış ve sokakları zapt etmiş durumda.

7 Hazirandan önce Kürt siyasetini ve sol muhalefeti hedef alan lokal saldırıların seçimleri takiben yoğunluk ve nicelik olarak artacağının işaretleri vardı. Ancak seçim sonuçlarının toplumsal muhalefette yarattığı sevinç ve rahatlama, bu tehdidin ne kadar yakın olduğunu bir süreliğine unutturdu. Parlamentoda mücadele etmenin AKP’yi geriletmek için yegâne yöntem olduğunu düşünen liberal fikriyatın farklı versiyonları, HDP’nin seçim başarısına sırtlarını dayayarak sanki kendileri o başarının mimarıymışçasına analizler yaptılar. Bu bakış açısının AKP’nin iktidarı bırakmamak adına girişebileceği hamleleri kavramakta güçlük çekmesi bir yana Kürt siyasetini de yalnızca HDP dinamiklerinden ibaret görmesi bugünlerde yaşadığımız korkunç savaşın sinyallerini görünmez kılmıştı. AKP derin devlet işbirliğine dikkatleri çekip, AKP’li bir iktidar formülasyonunun ülkeye barış ve demokrasi getirmeyeceğini yüksek sesle söyleyenler ise yine aynı mahfiller tarafından sekterlik ve siyasetsizlik ile suçlanmıştı. Geldiğimiz noktada artık sadece meşru siyasetin mekanizmaları üzerinden analiz ve projeksiyon yapmak mümkün değil.

I. Devletin izlediği savaş stratejisi doğrudan sivilleri içine alan bir yıldırma ve imha operasyonuna dönüştü. Bu durumun en somut kanıtı Cizre’de yaşananlar. Cizre’nin ablukaya alınması ve süreğen sokağa çıkma yasağı, yalnızca silahla değil aç, susuz bırakarak sivil halkın adım adım katledilmesi anlamına geliyor. Temel hak ve özgürlüklerin çatışma bölgesinde askıya alınmasının ötesinde yaşama imkânının yok edilmesi hem kısa hem de orta vadede korkunç sonuçlar doğurur. Cizre’de yaşananlara dair bilgi alma hakkının devlet eliyle önlenmesi ve ablukanın kaldırılmasına yönelik her türlü girişimin reddedilmesi bildiğimiz OHAL koşullarını aşan bir yöntemin uygulandığının kanıtı. Ülkenin batısından yeteri kadar gür itiraz sesleri çıkmazsa benzerlerini başka bölgelerde de tekrarlayabilirler ve hatta seçimin asgari şartlarını ortadan kaldırırlar.

II. PKK, her geçen gün güvenlik güçlerine çok daha ağır kayıplar verdirten saldırılar planlıyor. Dağlıca’da ve Iğdır’da benzer yöntemlerle askerler ve polisler katledildi. PKK bu saldırıları devletin sivillere yönelik saldırılarına karşı yapılmış bir misilleme olarak takdim ediyor ve Kürt halkının sahipsiz olmadığını gösterdiklerini iddia ediyor. Hâlbuki PKK’nin saldırıları, daha önce defalarca yazdığım gibi savaşın asgari kurallarını dahi hiçe sayan bir biçimde gerçekleşiyor. Yol tuzaklama, mayınlama sonrasında öldürülenlerin büyük bir kısmı bu savaşın bir parçası olmayı tercih etmemiş, zorunlu askerlik ya da benzeri nedenlerle mecburen çatışma alanında olanlar. PKK şiddetini mazur gösteren analizlerin, devlet şiddetini aklamaya çalışanlar gibi hiç kimseye faydası yok. Öte yandan PKK saldırıları HDP›ye de toplumsal muhalefete de büyük zarar veriyor. Kürtleri devlete karşı koruma işi, bunca yıllık tecrübeyle Kürt siyasetinin barışçıl yöntemleri tüketilmeden bu yoğunlukta yeniden silaha havale edilmemeli.

III. AKP ve Saray’ın halen muktedir olduğunu kanıtlamak üzere başvurduğu savaş, AKP’nin beklediği ölçüde ona destek sağlamayacak gibi. Dağlıca’da ölülere dahi ulaşamayan, ağır bilançoyu ancak 24 saat sonrasında ilan edebilen bir iktidar ile karşı karşıyayız. Net bir biçimde cesetlere ilk ulaşanın yerel halk olduğu gerçeğinin de üstü yalanla kapatılmak istendi. Zamanında olay yerine gidilemediği için muhtemeldir yaralılar hayatını kaybetti. Bu süreçte Milli Savunma ve İçişleri Bakanlarının ortadan kaybolduğu, açıklamanın TSK’ya yaptırıldığı da dikkatlerden kaçmadı. Erdoğan’ın ülkedeki huzuru ve istikrarı 400 milletvekiline eşitlemesi, toplumun büyük bir kısmının bildiği gerçeği bir kez daha su üstüne çıkardı. AKP tabanında beklenen konsolidasyon sağlanamadığı gibi Erdoğan’ın taktiğini fark edenlerin sayıca artmış olması muhtemel. Hürriyet gazetesine üst üste yapılan saldırıların ardında endişe ve kaybetme korkusunun yansımaları var. İktidar kalemşorlarının ve hatta vekillerinin müdahil olduğu saldırılar, mevcut savaşta eskiden olduğu gibi devletten yana tutum takınan bir gazeteye yönelebildiğine göre AKP’lilerin önümüzdeki seçimlere dair endişeleri had safhaya ulaşmış demektir.

IV. Devletin ve AKP’nin PKK şiddeti üzerinden HDP’yi kriminalize etme çabası sürüyor. Dağlıca ve Iğdır’da yaşananlar sonrasında HDP’ye ve Kürtlere karşı başlatılan saldırıların derin devlet işi olduğuna dair ciddi şüpheler var. Saldırılar eş anlı ve sistematik bir biçimde başlatıldı. Daha öncede hangi noktaların hedef olarak seçileceği belli ki etüt edilmiş. HDP ile ittifak içinde olan bileşenler de saldırı adreslerine katılarak çember genişletilmiş. 6-7 Eylül 1955 olaylarından bu yana aynı taktikle yürütülüyor bu tip saldırılar. Öncelikle saldırının yapılacağı yerin bilgisi olanlar ve tahrikçiler üçer beşerli gruplarla kitlenin ilgisini hedefe çekiyor. Önceden sosyal medyada aleni bir biçimde çağrı ve duyuru yapılıyor. Yakın çevreden hazır kıtalar getirilip sokağa salınıyor. Kitle kalabalıklaştıkça kışkırtıcılar göstericilerin arasına dağılıp farklı rivayetler uyduruyor. Gündelik yaşamda husumeti olanlar bu kargaşayı fırsat bilerek saldırgan gruplara dâhil oluyor. İşyerleri, parti binaları, Kürtlerin sahibi olduğu dükkanlar, Kürt illerine yolcu taşıyan otobüsler açık hedef haline geliyor. Yozgat, Konya, Çankırı, Niğde ve daha birçok taşra kentinde linçten sorumlu görevlilerin peşine ülkücüler, İslamcılar, alperenler takılıyor. Batı illerinde ise terörü lanetleme mitinglerinde aynı aktörlere zaman zaman aşırı ulusalcılar eşlik ediyor. AKP›nin derin devlet işbirliğiyle HDP’yi korkutma taktiği sahada çığırından çıkmış vaziyette. Kurtuluş’ta Ermenilere, Tuzluçayır’da Alevilere uzanan kimi zaman sözlü kimi zaman fiili saldırılar var. Sağ blokun istediği bu saldırılara sokakta şiddetle cevap vermesi ve ardından sıkıyönetim ilanı koşullarının oluşması.

V. 2013 Haziranında sokakları özgürlükten, emekten ve doğadan yana olanlar doldurmuş AKP iktidarına meydan okuyordu. Bugün aynı sokaklarda faşist güçler linç ve pogrom hareketini başlatmış ve sokakları zapt etmiş durumda. Demokrasi güçleri ise iki savaş makinesi arasında sıkışmış ve ne yapacağını bilemez halde. 1 Kasım öncesi bu ataleti üzerimizden atmak zorundayız. Şunu tespit edelim devlet ile PKK arasındaki savaş bu yoğunlukta sürdürülebilir değil. Ancak durdurulana kadar hem politik hem de insani olarak çok ağır bedeller ödemeye devam edebiliriz. Hızlıca atılacak adımlar var. Öncelikle sokakları faşist işgalden kurtarmak için mesajı ve hedefi net kitlesel etkinlikler düzenlemenin koşullarını tartışalım. Eş anlı olarak güçlü bir biçimde PKK’ye tek taraflı ateşkes ve hükümete Kürt illerindeki ablukayı kaldırma çağrısı yapalım. Sivil toplum, emek örgütleri, siyasi partiler ve bağımsız kişilerden oluşan ve toplum adına hesap soran bir heyetin oluşturulmasını ve yetki sahibi kılınması için girişimlerde bulunulmasını teşvik edelim. Daha önce bu topraklarda savaşa dur demesini bilmiştik, istersek hep beraber yine aynı iradeyi gösterebiliriz.