Deve Boku Savaşları nedir?
ZAFER DİPER ZAFER DİPER

İnci Gürbüzatik, Ankara Radyosundaydı 1986 yılında ve pek çok izlenceye(programa) imza atıyordu; çağdaş, demokratik ve yansız yayıncılıktan öte istekler içindeydi ayrıca, “özerk TRT!” diye. Yıllardır sürdürmekte olduğu “Tiyatro Dünyasından” adlı izlenceleri çok başarılı biçimde gerçekleştirmesinin bir nedeni de DTCF Tiyatro Bölümü'nü bitirenlerden biri olmasıydı.

Bu gün artık aramızda olmayan sanatçılarla söyleşiler yaptı. Ne var ki TRT bütün o değerli belge niteliğindeki bantları silmiş ya da çöpe atmış, öğrendiğimce. Beni de bir izlenceye konuk etmişti Gürbüzatik de, sonrasını; o tarihten bugüne 32 yıldır, hiç görüştük mü, anımsayamıyorum. Ancak onun yaratıcı üretkenliğini hep izledim yıllar yılı...
Kamu oyunun dikkatini Amatör-Gençlik Tiyatroları’na daha bir çekmek için, gittiği şenliklerde gözlemlediği olay ve öyküleri bir araya getirerek 13 bölümlük senaryo yazdı TRT için. Televizyonlarda ilk sitcom’un (tek bir yerde geçen TV dizisi) ve “Yukarı-Kara-Kısık” dizisinin de yapımcılığını üstlendi. “Yeni Gelin” gibi çeşitli film senaryoları yanı sıra, kısa dramalar yazdı. Çeşitli öyküleri ve senaryoları ile ödüller kazandı. 1973 yılında girdiği TRT’de 18 yıl Radyoda, 11 yıl TV Drama Müdürlüğünde görev yaptı. Yazarı, diğer önemli etkinlikleriyle de anlatmaya yerim yetmez. Değineceğim; “Misket”(2009) romanından sonra yazdığı, bende silinemeyecek derin izler bırakan, Epsilon Yayınevi’nce basılan; küçük kentsoylu yaşamın içinde ayrı ayrı kollarda gelişen süreçlerin, giderek birbirini sarmalayan vurucu, yakıcı, ayrıntısal, sıra dışı betimlemelerle bence Türk yazınına bir başyapıt niteliğinde yerleşecek olan romanı “Deve Boku Savaşları”...

Sabahın köründe yataktan kalkar kalkmaz, elime bir roman almamıştım nicedir. Son satırları okuduğumda da ne yapacağımı bilememiştim; hani bitmemeliydi, ama bitmişti işte. Uzun süre kitabın iç arka kapağına(Gürbüzatik’in fotoğrafına) takılakaldım öyle. Ben ona bakıyordum, o da bana.

Roman gerçek bir olaydan esinlenerek yazılmıştır...” dedi; acınası bana dayanamayıp, görüntüsünde canlanarak yazar.

“Evet,” dedim, “önsöz’de belirtmişsin.”

Yasak aşk yüzünden aile yaşamının nasıl birden altüst olduğunu Aydın coğrafyasında; develeri, ağustosböcekleri, inciri, üzümü, pamuğu, tütünü, sosyal ve politik yaşantısıyla gerçeğin sisi ardından izleriz. 1950 yılının Ağustos ayında DP’nin kazandığı seçim sarhoşluğu içindeydi Aydın. Ne TBMM’ye ne muhalefetin fikrine gerek duyulmadan iktidarın aldığı bir kararla Kore’ye asker gönderme telaşının gururuyla coşmuştu üstelik…”

“Devenin boklarını anlatalım önce de okuyucunun merakını giderelim bence…”

“Toprak yolda ilerlemekte olan develer. Yürüyüşlerindeki zarif salınımlarla müziğe dönüşen kalın ince çan sesleri. Develerin ardından, ağır pazar yüklerinin tozuttuğu toprağa ‘pat pat’ düşmekte olan cevizden biraz daha irice, kara kara toplar. Onları toplama telaşında, aceleci, gürültücü çocuklar. Kirli eller, parmaklar, sertleşip birer top güllesine dönüşecek boklar...”

Girişte başka söylediklerin de vardı…”

Çocuklarla yaptığımız savaşlar sürerken dünyada, devletler arasında olduğu gibi ana babalarımız arasında da savaşlar olduğunu bilir, görür hissederdik. Anlayıp hissettiğimiz tek gerçek, o savaşlarda en derin yaraları bizim aldığımız, haksızlığa, anlayışsızlığa en savunmasız olduğumuz çocukluğumuzda uğradığımızdı. Barıştan bihaber, sevmeyi, hoşgörüyü, adalet ve vicdanı kendi kendimize, sonradan öğrendik. Aşkın sessiz tanıklarıydık.”

Susuverdi yazar birden.

“Hadi, biraz da senin anlatmanı istiyorlar, bak…”

“Neden, kim?”

Romanımın kahramanları kitabın içinden çıkmış, dışarıdalar.”

“A-a, sıra sıra dizilmişler karşıma capcanlı.”

“Benimle olduğu gibi onlarla da konuşabilirsin belki?”

“Çok diyeceklerim var onlara!”

“De o zaman…”

“Ayten, seninle başa çıkamam; Vural, seni ne yapsam bilemiyorum; Coşkun, seni de pataklamak geliyor içimden; Feride, ah Feride neden bir çözüm bulamadığına kızıyorum, kaçıp gitmeni anlayamıyorum, sen canımı çok acıtıyorsun; dön geri, pazar yerinde bekle develerin geçişini, bekle yere ‘pat pat’ düşen bokları, bekle onların kurumasını, sonra sana yaptıklarını yap onlara...”

“Ne diyor?”

Kimse bir şey demiyor! Çünkü bir anda yok oldular…”

“Sen, biliyor musun, düşünde konuşuyorsun.”

“Ne oldu, nereye çekip gittiler sen onu biliyor musun?”

"Benimle birlikteler.”

“Yine kitabın içine girdiler?”

“Öyle.”

“ Belli ki orada yaşamak istiyorlar, sonsuza dek…”