Devlet ‘şirket’ olursa, basın ne olur?
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bir Anonim şirket nasıl yönetiliyorsa, Türkiye de öyle yönetilmelidir” sözleri dün farklı gazetelerde, pek çok köşe yazısına konu oldu. (Güngör Uras, Mehmet Y. Yılmaz, Mustafa Mutlu, Orhan Kemal Cengiz, Tarık Toros) Uras’ınki hariç tüm bu yazıların ortak noktası, bu sözlerin Mussolini’nin “Faşizm şirketçilik diye adlandırılmalıdır. Çünkü şirket ve devlet gücünü birleştirir” sözlerine benzetilmesiydi.  “Şirket ve devlet” bağlantısının bu çok ünlü sözü akla getirmesi tesadüf değil. Mussolini’nin iktidara geldiği dönemlerdeki ılımlı yapısı, liberaller tarafından desteklenmesi vs. diye gidilirse, bu benzerlikler çoğaltılabilir ki, geçmişte böyle de pek çok yazı yazıldı. Bunlar konumuz değil. Bu yazıyı ilgilendiren kısmı, tartışmanın gazetecilikle ilişkisi. Zira İtalyan Faşizminin Mimarı Benito Mussolini, gazeteci kökenliydi ve faşizm uygulamalarında basına “özel ayrıcalıklar” sunmayı hiç ihtimal etmedi. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nda, Mussolini’nin “şirket devleti”nde “basın özgürlüğünün” nasıl bir şey olduğunu hatırlatmak isterim:

HER ŞEY DEVLETİN İÇİNDEDİR

Mussolini döneminde basını anlamak için onun bir başka ünlü cümlesini hatırlamadan başlarsak yazı eksik kalır. “Devlete karşı hiçbir şey olmaz, devletin dışında hiçbir şey olmaz; her şey devletin içindedir.” Bu cümleyi okuduğunuzda gazeteciliğin sınırları da çizilmiş oluyor haliyle.

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ BİR GÖREVDİR

Mussolini’nin bir başka ünlü vecizesi şu: “Basın özgürdür çünkü tek bir davaya, tek bir rejime hizmet eder.” Bu rejim hiç kuşkusuz “İtalyan faşizmi”dir. Rejime hizmet ettiğiniz sürece özgürlüğün sınırı yok. Nitekim Mussolini “Basın özgürlüğü sadece bir hak değil, bir görevdir. Çünkü basit bir sözcük bile ülkeye onarılmaz zararlar verebilir” diyerek, bu görev mevzusunu gerekçelendirmeyi de ihmal etmez.

KİM GAZETECİ, KİM DEĞİL?

Mussolini, tüm bu sınırları çizdikten sonra, elbette kimin gazeteci olup, kimin gazeteci olmadığına da karar verecekti. Bunun için bir basın birliği tesis edildi ve bu birliğe üye olmayanlar, gazetecilikten men edildi. Birlikten atılanlar haliyle gazetecilikten de atılmış oluyordu. Birliğe üye olanların Faşist Parti’ye üye olması da işin bonusu. Doğrusu “onlar gazetecilikten tutuklu değil” bahanesi üretmek için “şahane” bir bahane.

‘GAZETECİLİK GÖREVİ’ YERİNE GETİRİMLMEZSE...

Mussolini’nin gazeteciliği “rejime hizmet” olarak gördüğünü belirttik. Peki bu görev yerine getirilmezse ne olur? Bunun suikaste kurban gitmeler dahil pek çok sonucu var, ama ilk akla gelenlerden biri Antonio Gramsci. Ünlü Marksist teorisyen Gramsci, Mussolini’nin çizdiği bu sınırlara uymadığı için 20 yıl hapse çarptırıldı. Gazetesi L’Unità kapatıldı. 1928’de cezaevine giren Gramsci sağlık koşulları kötüleştiği için 1937’de hastaneye gönderildi ve orada hayatını kaybetti. Gramsci’nin hayatına mal olan hapishane yıllarından geriye “Hapishane Defterleri” ismiyle kitaplaşan ünlü eseri kaldı.

‘ŞİRKET DEVLET’ OLUR MUYUZ?

Türkiye için henüz bir “şirket devlet” demek zor. Mücadele sürüyor. Ancak, eğer bir “şirket devlet” ideali varsa, onun gazetecilik üzerindeki sonuçlarının tarihte böyle bir örneği var. Ülke üzerindeki sonuçlarını, Almanya’da ve İtalya’da nelere mal olduğunu görerek anlamak mümkün. Elbette, yandaş medyadan bu benzetmelere karşı sesler yükselecek. Ancak adım adım yapılan düzenlemeler bu kuşkuyu beslemekte. Son olarak gündeme gelen torba yasada, internet üzerinden yapılan yayınlara “4 saat içinde kapatma kararı alma” düzenlemesi bir örnek. Bu düzenleme, “Milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gibi muğlak ve yoruma açık gerekçelerle herhangi bir yazının 4 saat içinde internetten kaldırılabilmesi demek. Yani günümüzde bazı şirketlerde “Facebook, Youtube, Twitter”ın verimliliği düşürüyor diye yasaklanması kadar kolay. Herkes bir şirketteki gibi görevini yapsınlar istiyorlar. Görev tanımı belli: Sorgulamamak ve rejime hizmet etmek.