Devlet yeniden yapılanırken
07.10.2018 08:53 BİRGÜN PAZAR
IMF’siz bir IMF disiplinine razı olmanın daha önemli nedeni, bütün beklentiler yanında, krizi daha da patlatacak şekilde Türkiye’ye dönük sermaye akımlarında ani durma veya ülkeden ani sermaye çıkışı senaryolarından dehşetli ürkülmesidir.

Oğuz Oyan - Prof. Dr.

Siyasette kuvvetler birliği
24 Haziran seçimlerinden sonra İkinci Cumhuriyet’in anayasası tüm hükümleriyle yürürlüğe girdikten sonra devletin yeniden yapılanması hızlandı. Buna değinmiştik. Kamuda karar alma düzeneğinin hem aşırı merkezileştirildiği hem de benzer alanlarda faaliyet gösterecek kurullar, ofisler ve bakanlıklar oluşturularak bunlar arasında işlev mükerrerliği ve karar çatışmalarına yol açabilecek kaotik bir yapının oluşturulduğunu daha önce saptamıştık. (1 Temmuz tarihli BirGün Pazar) Üstelik artık arada koordinasyon ve gerekirse tampon görevi görebilecek bir başbakanlık kurumu da yoktu. Yeni yapıda 16 bakanlıktan oluşan “başkanın kabinesi” dışında cumhurbaşkanıyla doğrudan çalışacak yedi adet “bağlı kurul”, beş adet “bağlı ofis”, ayrıca gene doğrudan cumhurbaşkanına bağlı yedi adet “bağlı kuruluş” yer almaktaydı. Kuvvetler ayrılığından kuvvetler birliğine geçiş çok güçlü bir biçimde vurgulanmak istenmişti.


Yeni yönetim yapılanmasının sermayenin bir bölümünü fazlasıyla memnun ederken iktidarla ilişkileri daha mesafeli olanları veya siyaset alanına birden çok kanaldan ulaşabilmeyi kendi çıkarları açısından daha güvenceli bulanları biraz tedirgin etmesi beklenebilirdi. Ama sermayenin malum uyum hızı dikkate alındığında aradaki mesafenin de hızla kapanması beklenirdi; nitekim aradan geçen sürede bunun nasıl gerçekleştiğinin canlı tanığı olduk (Bakan Albayrak’ın TÜSİAD’a yaptığı sunuştan sonra Güler Sabancı’nın sahnelediği ibretlik gösteriyi unutmak mümkün mü?). Oluşan başkanlık sultası rejiminin yalnızca tek adamın eseri olmadığı belki de daha iyi anlatılamazdı.

Fakat bu aşırı merkezileşmiş ve henüz işleyişi oturmamış yönetim şemasının, içinden geçilen ekonomik kriz ortamında eşgüdümlü ve hızlı bir biçimde çalışması nasıl sağlanacaktı? Nitekim ekonomiyle ilgili üç bakanlık yanında sayıları yediyi bulan ofis, başkanlık ve kurul da ekonomi alanında söz sahibi gibiydi. Son üç aylık dönemdeki gelişmeler bu konuya hem içerden hem de dışardan bir “çekidüzen” verildiğini göstermektedir.

Ekonomide kuvvetler birliği
Bu “çekidüzen”in görünen belirtileri arasında, Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın görevleri arasında sayılan Orta Vadeli Program (OVP) hazırlama görevinin Albayrak tarafından -kuşkusuz Saray’ın onayı dahilinde- fiilen devralınması; OVP’nin bir Yeni Ekonomi Programı’na (YEP) dönüştürülmesi (ve bunun dış telkinlere uyumlu olarak hazırlanması); YEP kapsamında ve görünürde Hazine ve Maliye Bakanlığı denetiminde yeni merkezi ekonomi ofislerinin oluşturulması; nihayet McKinsey&Company şirketiyle bir danışmanlık/denetim ilişkisinin (adeta IMF’siz bir IMF gözetiminin) kurulması sayılabilir.

Burada fiilen yaratılan şeyin, Hazine ve Maliye Bakanı’nın, adeta ilan edilmemiş bir başbakan statüsüyle, kurulan ekonomi yönetiminin (hatta tüm bakanlıklarının mali-ekonomik tasarruflarının) tepesine oturtulması olduğunu görüyoruz. Sadece bir eşgüdüm gereksiniminin sonucu mu? YEP’ten kısa süre sonra, Eylül sonunda, Mc Kinsey ilişkisi resmen kurulunca, ekonomi yönetimdeki bu merkezileşmenin sadece yeni yönetim yapısının yetersizlerinin telafisinden ibaret olmadığı ve yalnızca iktidarın aklıyla hareket edilmediği daha açık ortaya çıkmıştır denilebilir.


20 Eylül’de YEP açıklandığında yeni merkezi ekonomi kurullarının oluşturulması öngörülmekteydi. En önemlisi “tasarruf ve gelir dönüşümünü programlamak” üzere kurulacak “Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi” olarak görünüyordu. (YEP, s.5). Ayrıca, “finansal hizmetlerin düzenlenmesi ve denetlenmesi için Türkiye Finansal Hizmetler Kurulu” (YEP, s.6); “finansal güvenlik ve istikrarın sürdürülebilmesi için Finansal İstikrar ve Kalkınma Komitesi (FİKKO)” (YEP, s.8) gibi yeni kurul ve komitelerin kurulması öngörülmekteydi. Türkiye Kalkınma Bankası’nın yeniden yapılandırılması ile Türkiye Emlak Bankası’nın yeniden faaliyete geçmesi de (YEP, s.20) bu program kapsamında dile getirilmekteydi.

McKinsey ilişkisi açıklandığında, asıl merkezi rolün yukarıda sayılan yeni yapılardan birincisine verildiği anlaşılacaktır.

YEP’teki adı “Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi” iken şimdi “Maliyet ve Dönüşüm Ofisi” (MDO) adını almaktaydı.

Bu Ofis, 16 bakanlığın temsilcilerinden oluşacak bir genel izleme birimi niteliğindeydi; McKinsey’e üç aydabir rapor da sunacaktı. Bir bakanlar kuruluna resmen sahip olmayan sistemde, kriz koşulları ve dış denetim şirketi zorlayınca bir teknokratlar alt kabinesi niteliğinde bir ofis kurmak için hiç zaman yitirilmiyordu. Üstelik MDO’nun yetkileri sadece diğer bakanlıklarla sınırlı görünmüyor, Cumhurbaşkanlığı etrafında oluşturulmuş ofisleri ve benzerlerini de içine alıyor gibiydi.

Bakan Albayrak, 3 Ekim’de NTV’de katıldığı programda, “kurumlarda plan doğrultusunda atılacak adımlar ve tasarrufların bu Ofis üzerinden denetlenip takip edileceğini”, “diğer bakanlıkların temsilcilerinin de yer aldığı bu Ofis bünyesinde tasarrufların izleneceğini, kamuda gereksiz harcamaları önlemek için hareket edileceğini” belirtmekteydi. Hazine ve Maliye Bakanlığı bünyesinde kurulan bu Ofis, sıkı maliye politikasının izleme/ yönlendirme/ denetleme/ raporlama birimi olarak bakanlıklar ve kurullar üstü (onlara talimat aktarma yetkileriyle donatılmış) üst düzey bir sorumluluk üstlenecekti. Görüldüğü gibi MDO, Cumhurbaşkanlığı etrafında oluşmuş ekonomiyle ilgili bakanlıklara, kurullara, başkanlıklara, ofislere bir eklenti olmaktan ziyade onların yetkilerini kısmen veya büyük ölçüde devralan yeni bir mekanizma olarak sisteme sokulmaktaydı.

Bu durum henüz tüm sonuçlarıyla ortaya çıkmış olmayabilir; ancak ekonomi yönetiminin McKinsey şirketinin vesayeti altına sokulacağı algısı o kadar güçlü olmuştur ki, sadece muhalefet cephesinden değil, iktidar saflarından da tepkiler gelmeye, McKinsey ilişkisinin (parasal boyutu ve sözleşmenin içeriği konusunun) tüm ayrıntılarıyla açıklığa kavuşturulması talepleri “genel kamuoyu”üzerinden dillendirilmeye başlanmıştır. (Bunun Şirket ile ilişkilerde bir kriz yaratıp yaratmayacağını bilmiyoruz).

devlet-yeniden-yapilanirken-517508-1.


McKinsey’le ekonominin yönetim ve denetiminde yapılacak işbirliğinden beklenenlerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini zaman gösterecektir. Beklentiler, esas olarak, Türkiye’de para ve maliye politikalarında sıkı bir disiplin uygulanacağı, piyasa dinamikleriyle inatlaşılmayacağı (hizaya gelindiği) güvencesinin verilmesi karşılığında, Türkiye’ye fon akımlarının yeniden canlanması, düzene girmesi, dış kaynak temininde tıkanma olmaması ve dış borçlanmanın daha uygun koşullarda gerçekleşmesinin sağlanması olmaktadır. IMF’siz bir IMF disiplinine razı olmanın daha önemli nedeni, bütün bu beklentiler yanında, krizi daha da patlatacak şekilde Türkiye’ye dönük sermaye akımlarında ani durma veya ülkeden ani sermaye çıkışı senaryolarından dehşetli ürkülmesidir.

Peki ama, Kanal İstanbul gibi büyük rant projelerinden, yolcu/hasta garantili ve dövize endeksli YİD veya KÖİ projelerinden vazgeçmeye, bunları dönüştürmeye pek yanaşmayan; kamu ihale düzeninde yasal düzeneğe uymaya hevesli olmayan; saydamlıktan ve denetimden uzak duran bir yönetim anlayışı bir uluslararası mali denetim ve danışmanlık şirketini kendi davranış kalıbına uyduracak beceriye (!) sahip olabilecek mi? Yoksa kuralsız yönetiminden geri adım atmaya ikna edilebilecek mi? Bütün bunlar Şirket ile yeni sürtüşme noktaları oluşturmayacak mı?

Sonuçta, bu bölümün alt başlığında “ekonomide kuvvetler birliği” dendiğine bakmayın. Gerçek şu ki, içerdeki kuvvetlerin birliği sağlanırken, bu, dışardaki kuvvetin tahakkümü altında hizaya gelinmek üzere sağlanmaktadır. Öte yandan, hem iç hem de dış kuvvetin arkasında duran asıl kuvvet, iç ve dış sermayenin kuvveti olmaya devam etmektedir. Dolayısıyla, pek “milli ve yerli” iktidarımıza kıpırdayacak fazla hareket alanı kalmadığı varsayımı üzerinden muhakeme yürütmek daha doğru olacaktır.

Kamu ekonomisindeki sıkışmanın bir sonucu: İSF kaynaklarına hücum
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, İşsizlik Sigortası Fonu’na (İSF) ait 11 milyar TL’nin üç kamu bankasının (Halkbank, Vakıfbank ve Eximbank’ın) tahvil ihraçlarına düşük faizlerle aktarılmasına ilişkin sürecin ekonomist Uğur Gürses tarafından dile getirilmesi üzerine, daima hatırlanması gereken bir itiraf/açıklama yaptı: “Kamu fonları devletin içerisinde zaman zaman farklı yerlerde kullanılmıştır. Özal döneminden beri bu tür uygulamalar yapılmıştır, AK Parti dönemlerinde de yapılmıştır. Burada herhangi bir risk söz konusu değildir. Yani kamu kendi içindeki kaynakları farklı birimlerde kullanacak şekilde birtakım tedbirler alabilmektedir. Aslında bu, kamu kaynaklarının daha etkin kullanılması anlamında atılmış bir adımdır”.

Bu açıklamanın neresini düzelteceğinize şaşırabilirsiniz: İSF, yönetim sorumluluğu devlet, işçi ve işveren kesimi temsilcileri üzerinde olan özel statülü bir fondur. AKP, son cumhurbaşkanı kararnameleriyle buradaki işçi temsiliyetinin oranını düşürse de, sendikaların yönetimde söz hakkı vardır. Türk-İş bu hakkı savunmuyor, sendika üyeleri de Konfederasyonu sıkıştırmıyor olsa dahi, Fon kaynakları tamamen keyfi bir biçimde kullanılamaz. Sözcü’nün “kamu kendi içindeki kaynakları farklı birimlerde kullanır” ifadesi içine İSF sokulamaz. “Kamu kaynaklarının daha etkin kullanımı” kandırmacasına da malzeme yapılamaz.

Öte yandan mesele menkul değerlere yatırılan Fon kaynaklarının geri dönüp dönmeme riski değildir; hiç olmazsa enflasyonun aşındırmasına karşı koruyacak bir getiri oranına sahip olabilmesidir. Bu Fon, kamu bankalarına kaynak transferi yapmak üzere değil, işsize sigorta olmak üzere kurulmuştur. Sözkonusu transfer, Fonun kuruluş amacına ve düzenleme hükümlerine aykırıdır.

Aslında İSF’nun kaynaklarının enflasyonun altında değerlendirmesi bu örnekle sınırlı olmayıp son 5,5 yılın olgusudur. Fonun biriken kaynakları 2013-2017 arasında yüzde 5 eritilmiştir. (U. Gürses, Hürriyet, 26.1.2018). Esasen Fon’un kurulduğu 2000 yılından bugüne kadar işsize aktarılan toplam tutar 20,6 milyar TL düzeyinde kalırken, 11,5 milyar TL Hazine’ye, 19,8 milyar TL Aktif İşgücü Programına, 11,5 milyar sermaye teşviklerine, 5,9 milyar da stopaj vergisine gitmiştir (BİSAM, DİSK). Geriye kalan birikmiş Fon bakiyesi de düşük getirilerle eritilmektedir.

Diğer yansımalar
İSF’nun başına gelen ayrıksı bir örnek değildir. Bireysel Emeklilik Sigortası (BES) sözde yarı gönüllü bir yapıdayken, sistemden caymaların artması üzerine bunun daha zorunlu bir yapıya dönüştürülmesi tasarıları bugün kamu ekonomisindeki sıkışmanın bir diğer başlığıdır. Bunun, aynı zamanda, insanlara seçenek tanımayan faşist bir düzenleme anlayışı doğrultusunda olduğu da not edilmelidir.

YEP ve Mc Kinsey ilişkisi çerçevesinde, Kıdem Tazminatı’nın bir Fon’a dönüştürülmesi arayışının bu dönemde yeniden hız kazanması da beklenmelidir.

Türkiye Kalkınma Bankası’nın dönüştürüleceği şey de bir Fon’dan başkası değildir. 28 Eylül’de Kanun Teklifi basına verilen bu dönüşüm hakkında değerli meslektaşımız Kadir Sev (“Fonlarla Başımız Dertte”, Sol Portal, 3 Ekim 2018) gerekeni yazmış: “Devletin malını mülkünü ne kamu ne de özel hukuk kurallarının işlediği Fon adını verdikleri yapılara devrediyorlar. Hiçbir kurala uymak gereği duymaksızın yağmalayabilmenin yasal ortamını hazırlıyorlar. Bankaya, Fona ve kuracakları alt fonlara, kalkınmaya katkısı olur dedikleri her türlü yatırıma kaynak bulmak görevi veriliyor”. Özal’ın uğursuz fon sistemini hortlatmaya dönük bu adımlar, sağ iktidarların bütçe ve mali denetimin, özellikle de toplumsal denetimin dışına çıkmaya olan kararlılıklarının geçici bir hevesten ibaret olmadığını göstermektedir.

Bütçeyi vergi ve varlık barışlarıyla, bedelli askerlikle, imar affıyla, fon yamalarıyla, dolaylı vergilerle, borçlanmayla kurtarmaya yatkın olan bu sağ siyasetler, sermayeyi dolaysız vergi yükünden kurtardığı ölçüde bu kesimlerin tam desteğini alırlar.

Şimdiki görünen manzara, bir istikrar ve yapısal dönüşüm programı uygulamaya soyunan otoriter devletin tüm sömürü ve saldırı silahlarını kuşanmakta oluşudur. Bu bize, emek kesiminin de savunma silahlarını kuşanma vaktinin geldiğini gösterir.