Devrimin Son Kalesi: Fidel’in Küba’sı
04.12.2016 10:29 BİRGÜN PAZAR
Kübalıların geleceğe ilişkin umut beslemeleri için çok önemli nedenler var. Bir kez sosyalist rejimin insana yatırım yapma ilkesi, bu ülkeye, geliriyle ölçüye vurulamayacak kadar sağlıklı vatandaşlara ve de iyi yetişmiş, beceri ve meslek sahibi kadrolara sahip olma olanağı sağlamış

AYDIN CINGI

Bugün orta yaşın üst sınırını da aşmış “eski devrimci” kuşağın gözünde özel yeri bulunan birkaç ülkeden biri de Küba’dır. Küba, özellikle 1960’lı yıllarda, Vietnam ile birlikte, antiemperyalizmin simgesi konumuna gelmişti.
Küba, benim gittiğim 2002 yılında, yoksul bir ülke görünümündeydi. Eski Havana’yı süsleyen güzelim kolonyal binalar harap durumdaydı. Onları onarmak için gerekli fonlar bir araya getirilemiyordu. Başkentte rastlanan en yeni araba Küba Devrimi’nin gerçekleştiği yıl ithal edilmişti.

Ben, otelde değil de bir evde, gecesi 10 dolara bir odada kaldım. Pansiyon sahiplerinin bir tanıdığı ile sohbet ettim. İki yıl önce devlet hizmetine girmiş bir mühendis olarak 20 dolar aylık maaşla geçiniyormuş. Aslında kendini bedava eğiten, meslek sahibi yapan ve sağlıklı bir birey olarak yetiştirip hâlâ daha temel gereksinimlerini parasız sağlayan devlete borçlu olduğunun bilincinde. Devrimin ve rejimin bu getirilerini yadsımıyor. Ancak güzel yemekler yiyebilme, bir araba sahibi olma, yabancı ülkelere gidebilme gibi düşlerini bu rejimde belki de hiç gerçekleştiremeyeceği düşüncesine kapılınca umutsuzlaşıveriyor. Sosyalist rejimlerin “Aşil topuğu”nun, toplumun temel özgürlükleri uğruna “bireysel düşlere geçit vermemek” olduğu, küreselleşmenin ve iletişimin, yapay ve ışıltılı yaşantıları ekran aracılığıyla pompaladığı bu ülkede daha kolay saptanabiliyor.

Amerika kıtasının keşfinden 19. yüzyılın sonuna değin İspanyollar tarafından yönetilen Küba, ABD-İspanya savaşından İspanyolların yenik çıkmasından sonra, 1902 yılında bağımsız bir cumhuriyete dönüşmüştü. Ama Küba’nın İspanyol sultasından kurtulmasına “yardımcı” olan iri komşu ABD, burada askeri üsler kurdu ve Küba’yı vesayeti altında tuttu.

Castro ve arkadaşları, diktatör Batista’ya karşı savaşlarını, aslında yalnızca birer yurtsever kimliği ile başlatıp sürdürmüşlerdi. Sosyalizme, ancak iktidara geçtikten sonra yöneldiler. ABD ambargosu onları Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler Birliği’ne “mecbur” bırakınca da sosyalist gidiş pekişti. Gorbaçov, “gevşeme” yıllarında Castro’ya reform önermişti. O günden bu yana reformist çabaların kısmen sonuçsuz kalmasının en önemli nedeni yıllardır sürdürülen ABD ambargosudur.

Küba çok sevilesi bir ülke. Haydi ben ve benim gibiler “dev ABD’nin ambargosuna ve komplolarına karşı direnen devrimci bir lider ve onun onurlu ülkesi” mitosuyla dopdoluyuz. Ama Küba’ya gidip de havayı zevkle solumayan kimse görmedim. Amerika’nın keşfinden sonra Küba adasına gelen İspanyol sömürgeciler buraya çalıştırmak üzere Afrika’dan siyahi köle getirmişler. Küba halkı işte o İspanyollardan ve onların o Afrikalılar ile karışımından meydana gelmiş. Bu ırksal karışım ve ona aşılanmış “hispanik” kültür, ortaya, çok sağlıklı ve hoş bir antropolojik yapı ve benzeri pek bulunmayan bir “Anglosakson” aşılı “negro-latin” kültürel ortam çıkarmış. Boylu poslu, hoş görünümlü ve cinselliğini rahatlıkla sergileyen insanlar ılık akşamlarda, ritmik bir müzik eşliğinde adeta “salınarak” yaşıyorlar.

ABD’li zenginler ve bir kesim aydın, işte bu nedenle yüzyıl başından 1959 Devrim'ine değin, yaşamı Miami’de değil de Havana’da tatmayı yeğlemiş. Amerikalılar, itibar görüp istedikleri her lezzeti elde edebildikleri bu Karayip ülkesinden 1959’da birdenbire kapı dışarı edilmeyi galiba pek kabullenememişler. Yıllar boyu saçını süpürge etmiş bir sevgilinin aniden yüz çevirmesi onları şoke etmiş. Bu travma, artık “yâr” olmayacak eski sevgiliye zarar verme, onu başkasına da yar etmeme güdüsüne yol açmış. Gerçekten de ABD ambargosunun nedeni, karşıtı olunan bir ideolojinin çok yakın bir yerde odak bulmasından ibaret değil. Ayrıca ABD, Küba’nın, kendisi için tehlike oluşturamayacak kadar minik boyutlarının pekala bilincinde. Ambargonun sosyal-psikolojik kaynaklı “irrasyonel” bir boyutu bulunduğu; bir başka deyişle, ABD’nin yıllardır “üzüm yemekten öte bağcı dövmeyi” sürdürmüş olduğu besbelli.

Obama’nın başkanlığı süresince yaptığı doğru işlerden biri de, ABD’nin Küba’ya uyguladığı ambargoyu kaldırması sürecini başlatması. Ancak yerine gelen kişi, Fidel Castro’nun arkasından söylediği saygısızca sözlere bakılırsa, belki de Küba’ya yine rahat vermemenin yollarını arayacak.

Kübalıların geleceğe ilişkin umut beslemeleri için çok önemli nedenler var. Bir kez sosyalist rejimin insana yatırım yapma ilkesi, bu ülkeye, geliriyle ölçüye vurulamayacak kadar sağlıklı vatandaşlara ve de iyi yetişmiş, beceri ve meslek sahibi kadrolara sahip olma olanağı sağlamış. Öte yandan, beşeri yapısı gereği, sorunları “suratını asmadan” karşılama eğilimindeki Kübalı, rejimin olası totaliter yönlerini bir hayli törpülemiş; bürokratik yapının “yaşama sevincini” yok etmesine olanak tanımamış. Yurttaşların, sosyalizmin “dayanışma” ilkesini içselleştirdiği, günlük yaşamı gözlediğinizde ortaya çıkıyor. Küba, duygusuz neoliberal kesimler dışında tüm dünyanın sempatisini kazanmış saygın bir ülke. Umarım Fidel’in başını çektiği devrimin ışığında ilerlemeyi sürdürürler.