Dewe
HÜSEYİN AYGÜN HÜSEYİN AYGÜN

HÜSEYİN AYGÜN [email protected]

Doğuda bir köy hayal edin. Dewres Tepe adı olsun. On üçüncü yüzyılda kurulmuş. Bu tepede, dört mevsim rüzgâr, üç mevsim kar ve başta bulutlar eksik olmaz. Toprağı kırmızı, kan kırmızı, sel geldiğinde sanki kan gelir yukarlardan, köye bu yüzden kırmızı tepe de demişler. Bu hayali köyün tam ortasında eski taş bir çeşme, arka tarafında sessiz misafirleriyle geniş bir mezarlık, tel örgülerle ayrılmış ve hep kavga sebebi olan tarlalar, alt tarafta tek tük meyve ağaçları, tepenin altında göz alabildiğince akan masmavi bir ırmak, Harçik olsun. Irmağa bitişik bir de ziyaret varmış. O zamanlar daha cemevi yokmuş, her evde geceleri çıkan sihirli yılanlar, bacada gizlenen büyüleyici periler, ziyaretler varmış. Bu ziyaret size yabancı gelmesin, genelde bir su kaynağı, kocaman bir taş veya kurumuş ama hâlâ zamana meydan okuyarak ayakta duran bir ağaçmış, taşta kaç bin yıldır erimiş beyaz mumlar, ağaca asılı renkli bezler olurmuş.

Üç çeyrek yüzyıl evvel, pirlerin yaşadığı bu köyde cem yapılırmış, o zaman para, üçkâğıt, hile, dalavere daha insancıkları teslim almamışmış. Eski bir divanda ulu pirlerin, etrafta dövünme, dua, bağırış, ziwayiş, zırçayis sürerken, bunlar ise bir köşede sessizce durmakta iken birdenbire ayağa kalkıp, bellerinde kırmızı kuşak, sazlarının ucunda yeşil püskülle ateşin tam ortasına fırladığı, gözü yaşlı taliplerin de Allah Allah diye yalnızca onlara taptığı bu bilinmez köyde, çocuklar için en serin arkadaş ateşmiş. Köyün altında koca bir ırmak, senede sekiz ay kar boran, cem içi ateşte bir derviş. Masalsı değil mi, derler ki ellerimiz kadar gerçek, bu yüzyıla uymaz ki, siz en iyisi masal diye dinleyin.

Bu kimselerin bilmediği köyün ünlü tepesinin tam altında bir de büyük bir hazine varmış, ta Bizanslar’dan kalma. Köyün sakinleri, karşı köyler, çok uzak köylerden gelenler ve hatta ülkenin öbür ucundan meçhul davetsiz kişiler bu hazineyi nesiller boyu aramışlar, ama hiçbir şey bulamamışlar (köstebeklerin yolunu açtığı birkaç bakır kap hariç), karşıdaki ulu Zel’den ve üç yüz altmış beş gün esen sert rüzgârlardan sonra, köyde dünyaya gözünü açan herkes bu hazineden izler taşırmış. Hırs, rekabet, umut, hayal ve fantezilerin mührü varmış hepsinin hayat çizgilerinde. Bu tepeyi, bu haritada olmayan köyü hiç görmemiş, uçurumun altındaki yoldan bir kere bile geçmemiş, ırmaktan bir avuç su içmemiş ama bu hazineyi iki üç kelime duymuş olanlar bile, aynı duyguların esiri olmuşlar. Köy içinde ateş ortasında yanmayan gri sakallı dervişten sonra, işte bu hazine bu kadim köyün kişiliğini belirlemiş. Her şey ne esrarlı değil mi, esrarlı.

Köy cem, ateş, insanın yüreğini ısıtan bu saklı hazineden ibaret değil tabii, köyün sakinleri, ekin biçenler, ekmek yapanlar, hayvanları karşı dağa Zel’e götürenler (Yalnız otuz sekizde değil, tarihte hep kaçıp saklananların sığınağı olmuş Zel’in hikâyesini yazarım başka bir vakit), yazın burada yayla kuranlar, askere gidenler, okumak için yollara düşenler, iki çeyrek yüzyıl evvel ekmek parası için Avrupa yollarını tutanlar. Çocuklar en çok mılawon dedikleri kertenkelelerle, mirçik adlı kuşlarla, beq namlı kurbağalarla oynuyor. Kışın tek cem değil, ocak başında sonu sabahları bulan eskiçağ masalları, yazın köy meydanında, harmanda kurulan sofraları (çoğu ağıt), söylenen şarkıları. Kendi aralarında Kırmancki dedikleri (sadece kendilerinin bildiği) bilinmeyen bir dille konuşup, sevişip, ağlayıp, mutlanıp, küfrediyorlar. Köye yaklaştığınızda uzaktan bu kederli, bu neşeli şarkıları hemen duyarsınız. En çok söyledikleri şarkı (tuhaf ama coşkulu): Dewe dewe/ dewe dewe/ dewe esmer biya khewe.*

Yıllar sonra, alnımızda ve ruhumuzda hepimizin doğduğu köyün izleriyle, kırk beşini de devirmişken, oraların o eski şanından eser yok şimdi. Köy boş, tam çeyrek yüzyıl evvel yenilmişti aslında, herkes terk etmiş, ihanet etmişti ona, bu iş gönüllü olmamıştı elbet. Dağdakilerle ordu arasındaki çatışmalar sırasında köyde en son kalan birkaç aile de orayı terk etmiş, sonra evler yıkılmış, tarlalar bozulmuş, köpekler kaçmıştı. Yıkık duvarlara dağdakilerden sonra ordu mensupları sloganlar yazmıştı. Uzaktan baktığınızda oranın köy olduğu bile kimse fark etmeden anlaşılmaz hale geldi. Şu hazan mevsiminde oraya ayağınız düşerse bırakın eski bir şarkıyı bir baykuş sesi bile duymazsınız. Geçen yaz ordu çıkageldi, bu köyün ucuna bir karakol kurdu, boş köyden hiç kimseye sormadı, kuşların bile bu yeni demirevden haberi olmadı.

Hangi köyün hikâyesini anlattım ben şimdi, kendimin mi, herkesinin mi, dervişlerin mi, pirlerin mi, taliplerin mi? Kimin hikâyesi bu, kim yazmış? Bu mührü kim vurmuş hepimizin alnına, bu hayal ürünü köy, yılanları, mılawonları, mirçikleri, cemiyle, önümüzdeki bir yaz yine yeşillenecek mi?
* Köyüm Köyüm/ Köyüm köyüm/ Bu yaz yine yeşillenmiş.