Dil Bayramı Kutlu Olsun!
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT

İki gün sonra, Dil Devrimi’nin 80. yılını katlayacağız.

Türk Dil Kurumu, 12 Temmuz 1932’de “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” olarak kuruldu. Derneğin adı, 1936 yılında Türk Dil Kurumu olarak değiştirildi. Kurucular arasında Samih Rifat, Ruşen Eşref Ünaydın, Celal Sahir Erozan, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi, dönemin en yetkin basın ve yazın insanları vardı. 1. Türk Dil Kurultayı, 26 Eylül 1932 günü Dolmabahçe Sarayı’nda toplandı. 26 Eylül, o tarihten beri ülkemizde “Dil Bayramı” olarak kutlanıyor.

Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu, genç Türkiye Cumhuriyeti’nde tarih ve dil bilincinin geliştirilmesi, Türkçenin yabancı diller boyunduruğundan kurtarılması amacıyla, Atatürk’ün öncülüğünde kurulmuş iki uzmanlık derneğiydi. Cumhuriyeti kuranlar, ülke bağımsızlığı ile Türkçenin bağımsızlığını birbirinden ayrı tutmadılar. Bu iki “kardeş kurum”, Atatürk’ün ölümünden sonra da onun kişisel kalıtından sağlanan parasal destekle, 1983 yılına dek özerk yapılarını koruyarak varlıklarını sürdürdü. Ne var ki Atatürk’ün adını ağızlarından düşürmeyen darbeci generaller, yarattıkları 12 Eylül karanlığında, pek çok ilerici kuruluşun yanı sıra, TTK’nin ve TDK’nin de kapısına kilit vurdular! Tarih onları, halkımıza yaşattıkları türlü acıların yanı sıra, Atatürk’ün yazılı “vasiyetname”sini çiğneyerek Dil Devrimi’ne yaptıkları bu büyük kötülükten dolayı da bağışlamayacaktır.

DARBE YASASIYLA EL KOYDULAR!

Türkçenin özleşmesine karşı olan çevreler, yıllar boyu TDK ile uğraşıp durdular. Bu kurumu bilimsel yöntemlerle yıkamayacaklarını anlayınca da karalama yoluna başvurdular. Komünistlikten teröristliğe kadar yöneltmedikleri suçlama kalmadı. 12 Eylül darbesi, onlara bekledikleri fırsatı verdi. Özellikle günümüzün çakma demokratı Nazlı Ilıcak’ın Tercüman gazetesinde yürüttüğü kampanya çok etkili oldu. Bu yayınlar sonunda TDK, o dönemde yasama yetkisini elinde bulunduran beş kişilik “Milli Güvenlik Konseyi”nin gündemine girdi.

Operasyon, 1982 Anayasası’nın 134. maddesine dayandırılarak gerçekleştirildi. Bu madde şöyleydi:
     "Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılaplarını, Türk kültürünü, Türk tarihini ve Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yayınlar yapmak amacıyla; Atatürk'ün manevi himayelerinde, Cumhurbaşkanlığının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı; Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezi’nden oluşan, kamu tüzelkişiliğine sahip 'Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu' kurulur. Türk Dil ile Türk Tarih Kurumu için Atatürk'ün vasiyetnamesinde belirtilen mali menfaatler saklı olup kendilerine tahsis edilir. Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun; kuruluşu, organları, çalışma usulleri ve özlük işleri ile kuruluşuna dahil kurumlar üzerindeki yetkileri kanunla düzenlenir."

Bugün Kenan Evren’le birlikte kâğıt üzerinde yargılanmakta olan Org. Tahsin Şahinkaya, işte bu maddeye dayanarak, dönemin Danışma Meclisi’ne bir yasa tasarısı sundu. Eller inip kalktı ve tasarı yasalaştı! 2876 Sayılı Yasa’nın 17 Ağustos 1983 günlü Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla da TTK’nin ve TDK’nin tüzelkişilikleri sona ermiş oldu.

Darbe yasasıyla bu iki kurumun yapısı tümden değiştirildi. Yarım yüzyıllık özerk kurumlar, Başbakanlık’ta oluşturulan bir devlet dairesine bağlandılar. Ayrıca malvarlıklarına, yayınlarına ve gelir kaynaklarına el kondu. Yeni “Yüksek Kurum”a ise gericiler dolduruldu…

DİL DERNEĞİ KURULUYOR

Koşullar çok ağırdı. Ama Türkiye’nin ve Türk dilinin yazgısı faşist darbecilere bırakılamazdı. İlerici-yurtsever aydınlar, bu yoğun karanlığı aşmak için yol ve yöntem aramaya başladılar. Önce “Aydınlar Dilekçesi” girişimini örgütleyerek cuntaya karşı direnişin ilk somut örneğini sergilediler. Ardından, eski TDK’nin yerini alacak bir derneğin kurulmasına önayak oldular. Bunu gerçekleştirmek hiç de kolay olmadı. Bürokratik bir sorunla karşılaşmamak için, 34 kişilik kurucu üye dizelgesi, özellikle yasal pürüzü olmayan kişilerden seçilmişti. Böyleyken, girişimcilere türlü engeller çıkarıldı. Dil Derneği, 22 Nisan 1987 günü Ankara Valiliği’ne verilen kuruluş dilekçesiyle hukuksal açıdan tüzelkişilik kazanmışken, kısa bir süre sonra “yasak dernekler” kapsamına alındı. Kurucular için savcılığa suç duyurusunda bulunuldu. Aynı dönemde kurulan Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Hekimler Derneği (NÜSHED) gibi, Dil Derneği de özgür çalışma koşullarına kavuşabilmek için yoğun bir hukuk savaşımı vermek zorunda kaldı.

Dil Derneği’nin Prof. Dr. Cevat Geray Başkanlığında oluşan ilk Yönetim Kurulu’nda Başkan Yardımcılığı görevini Tahsin Saraç üstlenmiş, Haldun Özen ise Genel Yazman seçilmişti. Derneğe ilk üye olanlardan biriydim. Tahsin Saraç, Trabzon Lisesi’nden Fransızca öğretmenimdi. Haldun Özen’le de Türkiye İşçi Partisi’nden gelen bir dostluğumuz vardı. İkisi de Dil Derneği’ni aydınlarla buluşturmak için olağanüstü çaba harcadı. Ayrıca Av. Atilla Göktürk, Sevgi Özel, Mustafa Ekmekçi, Ali Püsküllüoğlu ve daha pek çok Türkçe sevdalısının o günlerde özveriyle çalıştıklarını belirtmek isterim.

12 EYLÜL AKP’LE SÜRÜYOR!  

Hem Dil Devrimi’nin 80. yılını, hem Dil Derneği’nin kuruluşunun 25. yıldönümünü kutladığımız şu günlerde, Türk Dil Kurumu’nun içine düşürüldüğü utanılası durumu üzüntüyle izliyorum.

Biliyorsunuz, “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu”nun Yönetim Kurulu’na, bir süre önce devrim karşıtı iki “profesör” atandı. Böylece, “12 Eylül’den hesap sorma” yalanını bıkıp usanmadan yineleyen çevrelerin gerçek yüzü iyice açığa çıktı. “Atatürkçülük darbe ideolojisidir” diyen bir profesörün, “Atatürk”ün adını taşıyan bir “Yüksek Kurum”a Cumhurbaşkanı eliyle “yönetici” yapılmak istenmesi sıradan bir görevlendirme değildi. Bu atamayla, siyasal iktidarın,12 Eylül uygulamalarının koruyucusu olduğu bir kez daha kanıtlandı. Yapılan öylesine gözü kara bir karşıdevrim girişimiydi ki, bu aymazlığa Türk Dil Kurumu’nun Başkanı Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın bile dayanamadı ve istifa ederek üniversitedeki görevine dönmek zorunda kaldı.

12 Eylül darbesinin mağduru olduğunu söyleyen çeşitli partiler, aradan geçen otuz yılı aşkın sürede, Dil ve Tarih Kurumları’nın eski konumlarına getirilmesi için hiçbir adım atmadılar. CHP’nin birkaç cılız girişimi olduysa da bunlar sonucu değiştirmedi. Bugün Meclis’te sözümona “Sivil Anayasa” çalışması yürüten siyasal partilerin de konuyla pek ilgili olmadıkları anlaşılıyor. İstedikleri zaman bir gecede anayasayı bile değiştirebilen partilerin, 12 Eylül’ün bu uğursuz yıkımını giderme yolunda hiçbir önerisine tanık olmadık. Oysa şimdi ivedilikle yapılması gereken şey, malvarlıklarına zorla el konulan bu iki kurumu “devlet dairesi” olmaktan çıkararak eski özerk yapılarına kavuşturmaktır.

     * * *

Dil Devrimi, her türlü engelleme girişimine karşın kendi yolunda yürüyerek Türkçemizin gelişme çizgisini hep daha ileriye taşıyacaktır. Ne mutlu bu kavgaya omuz verenlere!