Din ve anayasa, neyin araçları?
İBRAHİM Ö. KABOĞLU İBRAHİM Ö. KABOĞLU

İlahi kitap ve anayasa arasındaki fark ne?
İlahi kitaplar, ‘mutlak hakikat’ iddiasıyla yazılır. Zebur, Tevrat, İncil ve Kuran, tek tanrılı din kitapları.

Anayasalar ise, iktidarı sınırlandırmak ve kişi özgürlüklerini güvence altına almak için yazılır.

Din kitapları, bireyi emir ve yasaklarla kuşatır, ilahi adalet hedefinde. İnancın başladığı yerde düşünce bitmekte ve başkalarını bu inanç halkası içine dahil etme mücadelesi başlamakta.

Birey özgürlüğünü temel alan anayasa, kişiyi hem iktidara karşı korur, hem de başkalarına karşı. İktidarı da bu amaçla sınırlar.

Her ikisi arasında din özgürlüğü açısından fark ne?
Vicdan, inanç ve din özgürlüğünü güvence altına alan anayasa, dinlerin iddia ettiği mutlak hakikat karşısında insanları serbest bırakır: dileğine inanma veya hiçbirine inanmama, inanç ve din değiştirme ya da din dışında kalma.
Dinler ise, ‘vicdan, inanç ve din özgürlüğü’ yerine, kendi hakikatlerini benimsetme mücadelesi üzerine inşa edilir. Din savaşları, bunun en belirgin göstergesi: İnsanoğlunun tarihi, sosyal sınıflar kadar dinler savaşıdır.
Anayasalar, semavi din simgesi olan dördüncü kitabın üzerinden bin yılı aşkın bir süre geçtikten sonra yazılmaya başladı.

Gerçi anayasalar, savaşların önüne geçemedi; ama, iç barışın sağlanmasında kayda değer katkılar sundu. Ama şu kesin: Özgürlükleri güvencelemek için yazılan –dünyevi metin olarak- anayasalar, ilahi kitapların da güvencesi. Bu bakımdan, toplumsal barış belgesi olarak anayasalarca güvence altına alınması ölçüsünde ilahi kitaplar da, barış aracı olabilir.


Savaş aracına dönüştürme teknikleri
Buna karşılık, eğer anayasa iktidar aracına dönüştürülürse, toplumsal barış yerine ‘savaş aracı’ haline gelmeye başlar. Dinin siyasete alet edilmesi durumunda ise ilahi söylem ve eylemler, ‘savaş aracı’ olarak kullanılır. Böyle olunca, ilahiyatçılar tarafından ‘barış ayı’ olarak nitelenense de, ramazan ayı, yönetenlerce bir ‘savaş aracı’ haline getirilir.

Anayasa, ‘toplum mühendisliği’ hizmetinde araçsallaştırılarak, bugünkü ve gelecek kuşakların birlikte yaşam metni olmaktan çıkarılarak, kişisel iktidarı pekiştirme hizmetine konulunca, ‘savaş aygıtı’na dönüştürülür.
Benzer biçimde, yabancı anayasaları taklit de, genellikle ‘kişisel iktidar’ aracı olarak gündeme geldiğinden, toplumsal barış yerine çatışmaları derinleştiren bir mekanizma yaratır.

‘Organize iftar yemekleri’, seçim meydanlarından daha politik ve toplumu ayrıştırıcı konuşmaları sahneleme vesilesi. Üstelik, TV. kanallarının çoğu yayınlarını keserek, konuşmaları başından sonuna canlı aktarıyor topluma: Allah adıyla ve dualarla başlayan konuşmalar, toplumsal savaşı körükleyen sözlere uzanabiliyor.



Tarih/kültür ve doğa
Üç yıl önce, “Oraya topçu kışlası inşa edilecek ve içinde alışveriş merkezi (AVM) açılacak” diyen kişi, şimdi, “Kışla yeniden inşa edilecek ve müze haline getirilecek” diyor. “Atatürk Kültür Merkezi (AKM) yıkılacak, yerine yenisi yapılacak; ayrıca, “su makseminde cami inşa edilecek”, diyor.

Çelişkilere dikkat: eğer tek amaç tarihi eseri canlandırmak ise, neden kışla olarak kullanılmıyor? AKM, hiç mi tarihi özelliğe sahip değil? ‘Su maksemi’ yerine neden cami? Maksem, tarihi bir yapıt değil mi?

Büyük çelişki ise şu soruda saklı: ülkenin doğal, kültürel ve tarihsel mirası, para ve iktidar uğruna acımasızca yok edilirken, hiçbir izi kalmamış olan eseri canlandırma girişimi meşru olabilir mi?

AKM’yi yıkma iradesi, Atatürk alerjisi ötesinde, Gezi Direnişi’nde ön cephesinin toplumsal çoğulculuk simgesi haline getirilmiş olmasının payı yok mu?

Böylece, 1 Mayıs (emekçi) belleğinin silinmesinin ardından sıra, yakın tarih ve demokrasi belleğine geldi.
AVM’nin yanısıra bir de cami kondurulunca, ‘ticaret ve din’, tam da ‘siyaset hizmeti’nde yabancılaştırıcı semboller şeklinde somutlaşacak; ‘tarih, kültür ve doğa’ belleği sıfırlanacak.

Toplumsal muhalefet tepkisi ise, Tiananmen Meydanı (Pekin 1989) benzeri bastırılarak hukuken askıya alınmış olan demokrasi, fiilen de ilga edilmiş olacak.

Diktatörler, içerideki baskıcı rejime destek bulmak için dışa saldırır; S. Hüseyin’in İran ve Kuveyt’e saldırması gibi. Ya da tam tersine, dışa dönük çatışmacı politikaları iflas edince, içeride muhaliflere saldırır; yani halkına. Amaç ortak: iktidarı sürekli kılmak…

ACİL: Sevgili Şebnem K. Fincancı, E. Önderoğlu ve A. Nesin derhal serbest bırakılmalı…