Dindarlaşma, sekülerleşme
SELÇUK CANDANSAYAR SELÇUK CANDANSAYAR

Bu çatışma ve kan dolu günlerde haklı olarak sırası mı denilebilse de güncelleşen bu tartışmaya benim yanıtım, Türkiye’de hem de çok hızlı bir sekülerleşme krizi yaşandığı. Son 5-6 yıldır böyle düşündüğümü belirten çok sayıda yazı da yazdım.

Türkiye, görünür dindarlık söylem ve uygulamalarının baskınlığı ve dayatmalarına karşın hem de tam da AKP’li yıllar boyunca giderek artan hızla sekülerleşiyor.
Bu tartışmanın özü bakımından dindarlık ve din kavramlarının anlam ve kapsamı çok önemli. Bana göre olup biten ‘birey’ düzeyinde gelişen bir sekülerleşme ya da ‘modern birey’ olma süreci. Bireyler gündelik kararları, eylemleri, hayatı yaşama tarzlarıyla ilgili hissettikleri bireysel sorumluluk yargılarında artık dinsel buyrukların bağlayıcı etkisinden sıyrılıyorlar. Dinsel/ dine dayanan/ din adına/ dinin emrettiği kuralları çiğnerlerken, herhangi bir ‘günah işliyor olma’, ‘Allah korkusu’, ‘öte dünyada hesap verecek olma’ gibi yaptırımlardan çekinmiyorlar.

Dindarlığın özü, insanın eyleminden kaynaklanan sorumluluğunu kendi dışındaki bir ilahi güce karşı hissetmesi ve o gücün yaptırımlarının mutlaka gerçekleşeceğine inanması. Bu yaptığım günah ve günah işlersem cehennemde yanarım! Üstelik işlediğim günahı bir başkası görmese de ‘Allah’ mutlaka görür. Konuyu dağıtmamak için insanın neden buna ihtiyaç duyduğu sorusunu dışarıda bırakacağım.

Bu yüzden iktidarlar dinsel buyruk ve kuralları, tebaasına nasıl bir hayat sürmeleri gerektiğini dayattıkları dizgeler olarak kullanırlar. İktidarı elinde tutan iktidarın onda olmasını ya Tanrısal buyruk (halife) ya da işbirliği ve onay alma (kilise-hükümdar) yoluyla gerçekleştirir. Böylece iktidar kendi yasasını tanrısal yasa ile eşitleyerek topluma dayatır.

Dinsel buyrukların tarih boyunca en dindar toplumlarda bile çoğunluğu kapsayan ve çoğunluğun gerçekten ‘inanıp uyguladığı’ kurallar dizgesi olmadığı açık. Örneğin, Anadolu’ da sanılanın aksine ‘yaban domuzu’ Sünnilerce de tüketilen bir besin, geçmişte de bu gün de. Ancak bu davranış hiçbir zaman açıktan ve sakınmadan gösterilmez. Eylemi gerçekleştiren, ‘açtık Allah affetsin’ ve ‘Allah’ la benim aramda’ gibi gerekçelendirmeler aracılığıyla bu günaha girmiş olma suçluluğuyla barışır. Aynı şekilde özellikle kırsal hayatta ne zaman imam, geçimle bağdaşmayan bir dayatmada bulunsa cemaat tarafından terslenir bile.

Burada mesele dinsel buyrukların ‘geçim şartlarıyla’ uyuşup uyuşmaması. Ve hepimiz az çok biliyoruz ki zihnimizi belirleyen geçim şartlarıdır.

Türkiye’de özellikle 12 Eylül Darbesi’yle birlikte şahikasına ulaşan geçim şartları dindar sorumluluk duygusunun bağlayıcı gücünü her geçen gün hızla eritiyor. İsteyen üretim ilişkisi, kentleşme, kırın boşalması vs eklesin. Ürettiğine ve üretim koşullarına bağlı olarak hayatlarını sürdürenlerin yerini, tükettiğine ve tüketim koşullarına bağlı olarak hayatlarını sürdürenler hızla alıyor. Bu yüzden kapağında ‘mevlit şıklığı’ olan İslami magazinler yayımlanıyor ve asgari ücretle çalışırken akıllı telefon kullananlar yaygınlaşıyor.

Günaha girmenin bağlayıcı yaptırım gücü azaldıkça, özellikle iktidarı elinde tutanların açıkça yalan söyleyebilmeleri ve dinsel olanı bir karikatüre çevirmeleri toplumda tepkiye yol açmıyor. Tersine bir tür ‘günaha girmek serbest’ güdülemesine neden oluyor. Hazin olan başta CHP olmak üzere, bu ilişkiyi göremeyip AKP’yi günahkârlıkla suçladığında topluma etki edebileceğini sananlar.

Dinsel buyruk ve günahın yaptırım gücü kalmadığında henüz üstünlüğü toplumca idrak edilmemiş ‘laik hukuk’ uyulmamasının yaptırımı olmayan, güçlünün kendi çıkarına göre kullandığı bir araç oluyor. Laik hukukun bağlayıcı gücü, ancak iktidarı elinde tutanı da yargılayabileceğini topluma kanıtladığı zaman gelişir. Dinsel buyruğun içinin boşaldığı ve laik hukukunda bağlayıcı olmadığı bu tür bir kuralsızlığın olduğu toplumların bir arada kalmaları olası değil. Kaçınılmaz olarak bir kurallar dizgesi oluşacak. Bu dizge uzun ömürlü olmasa da bir diktatörün zorbalığı da olabilir, yaptırım gücü herkesi bağlayan bir yeryüzü hukuku da.

Başkan olmak isteyen eylemleriyle sırtını dine dayayarak, aslında istemeden de olsa toplumu zaten bağlarını iyice gevşetmiş olduğu dinden koparıyor. Zamanımızın siyasal İslamcısı dantelli kefen giyiyor, milletvekili arkasına sığınıp gazete taşlıyor, devletin lojistik desteğiyle HDP binası yakıyor, Kürt dövüyor ama askerliğini bedelli yapıyor. AKP, Türkiye’yi kendi eliyle sekülerleştiriyor, ki buna modernleştirme de diyebiliriz.

Bir vakitler siyasal İslamcılığa gönülden bağlanmış olan ‘samimi dindarların’ hayıflanmalarına ve hayal kırıklıklarına bakın, bu süreci daha net göreceksiniz.