Direnme eylemlerine devrimci yorumlar
KORKUT BORATAV KORKUT BORATAV
“Sol’a Salınma Zamanı Geldi…” Bu köşedeki bir yazının başlığı böyleydi. Gerçekten de “sağ’ın yükselme” döneminin son bulmakta olduğunu gösteren bir dizi gelişmeye 2011’de tanık olduk.  Direnme eylemleri, dünya sisteminin efendilerini endişeye sürükledi.

Bu hareketleri düzen-içi seçeneklere yöneltmek isteyen çabalar var. Bazılarını bu köşede gözden geçirdim.             Bugün ise, aynı eylemleri anti-kapitalist bir perspektifle yorumlayanlara göz atmak  istiyorum. Türkiye’de de iyi bilinen üç ilerici, solcu düşünürü örnek göstereceğim: Amerikalı Immanuel Wallerstein, Slovenyalı Slavoj Zizek ve (yazarlığını İngiltere’de sürdüren) Pakistanlı Tarık Ali… Wallerstein, ayda iki kere siyasi yorumlarını bilim çevrelerine dağıtır. Bazılarını sendika.org sitesi Türkçe yayımlamaktadır.

***

Wallerstein, “dünya sistemi” çözümlemesini  geliştiren tarihçi kimliği ile 2011 eylemlerini bir dünya devrimi hareketi olarak görüyor. Ona göre, “bu akımlara karşı duyarsız olduğu düşünülen Arap dünyasında patlak vermesi, bu harekete çok güçlü bir ivme kazandırmıştır.”

Wallerstein’e göre bu yeni devrimci dalga, “1968 dünya devriminin mirasçısı, doğrudan izleyicisidir.” “Devrimci” boyutları bir yana, Batı Avrupa’da radikal gençlik hareketleriyle başlayıp yaygınlaşan 1968 dalgasının zamanla önemli siyasi sonuçlara da yol açtığını biliyoruz. Hatırlatalım: Bu dönemde, Portekiz, İspanya, Yunanistan’da dikta rejimleri son buldu. Buralarda, İtalya’da, tüm Avrupa’da sosyalist sol yükseldi; kapitalizmin temellerini hedefleyen aternatifleri gündeme getirdi.  ABD’de gençliğin ve siyah nüfusun radikalleşmesi tüm topluma yansıdı; Vietnam  yenilgisine katkı yaptı. Keza hatırlayalım ki, Türkiye’de de  1970’li yılların sonuna kadar uzayan bir zaman dilimi (1971 darbesine rağmen) geniş anlamda “sol”un yükseldiği bir dönem olmuştur.

Wallerstein, 1968’i izleyen hareketleri “devrimci” olarak nitelendirirken, “o tarihe kadar her renkten siyasi akımın dışlamış olduğu” çevrelerin, azınlıkların, kadınların kucaklanmış olmasına önem veriyor.  Daha da önemlisi, bunların “katılımcı, yatay süreçleri yeğlemelerini”; dolayısıyla dikey örgütlenme modellerine kuşkuyla yaklaşmalarını vurguluyor. Bu tavır, Birinci Enternasyonal’e kadar uzanan anarşizm/Marksizm ayrımının izlerini taşıyor.

Wallerstein’e göre, 2011’in direnme eylemlerinde de “1968 devrimini” andıran kimi özellikler var:  “Bu hareketler bürokratik yapılar değildir; çeşitli grupları, örgütleri, kesimleri bir araya getiren koalisyonlardır. Yatay stratejiye önem verirler. Liderler ve kolektif disiplin içeren dikey hareketlere göre daha iyi sonuçlar almaktadırlar.”

***

            Troçki akımından gelen Tarık Ali için, kapitalizmin gelişmiş kutuplarındaki devrimci kalkışmalar  öncelik, önem taşır. (Links, 25 Ekim 2011) Bu nedenle eylemlere, Batı kapitalizmine odaklanarak bakıyor: “Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana iki partili sistemler, fiilen ulusal hükümetlere dönüşmüştür. Aşırı sağ küçüktür; aşırı sol ise yok sayılabilir. Siyasete ve toplumlara aşırı merkez hükmetmektedir. İnsanlar, artık, birer vatandaş değil, birer müşteridir. Piyasa ise, yeni Tanrı’dır. ”

Amerika ve Avrupa’da, “bu despotik finans kapital sistemine baş kaldırılmıştır. 19. yüzyıl sosyalizminin ruhu canlanmıştır; [ama] siyasi partilerin yokluğunda insanlar alternatifleri arıyorlar. Birkaç zafer kazanmak için  dahi on yıllık bir mücadele ve örgütlenme çabası gerekecektir.”   Kısacası, örgütlenme, partileşme öncelikli görevdir.

Zizek’in de değerlendirmeleri de geleneksel Marksist perspektiften hareket ediyor ve Batı’daki direnme eylemleri üzerinde odaklanıyor (The Guardian, 26 Ekim 2011) ve Tarık Ali gibi (ve Wallerstein’in aksine) bunlarda, geleneksel sosyalizmin canlanma belirtilerini algılıyor:

“Batı solu, ‘sınıf mücadelesi esastır’ ilkesini, ırkçılık-karşıtı, feminist vb. mücadeleler uğruna terk ettikten sonra, dolaşmış başlangıç noktasına dönmüştür. Bir kez daha ortaya çıkmıştır ki sorun, doğrudan doğruya kapitalizmdir. Keyif veren ‘yatay örgütlenmeler’, ucu açık tartışmalar Lenin’in geleneksel ‘ne yapmalı?’ sorusunu somut olarak yanıtlamak için toparlanmalıdır. Siyaset, tamamen gerçekçi olan; fakat aynı zamanda egemen ideolojinin özünü zedeleyen talepler  üzerinde ısrar etmeyi gerektirir. İnsanları bu tür talepler için örgütlemeliyiz.”

***

Wallerstein’e fazla haksızlık yapmayalım: Direnme eylemlerinin kapitalizme karşı mesafe alabilmesi için, geleneksel mücadele ve örgütlenme  biçimlerine gereksinim olduğunu o da kabul ediyor ve örneğin sendikaların “militanlaşarak dünya çapındaki bir sosyal adalet hareketine aktif olarak katılmalarını” olumlu bir gelişme olarak alkışlıyor.

Daha da önemlisi, “%1’in tahakkümüne hayır” sloganı, Wallerstein’a göre, ekonomik karşıtlıklar açısından doğrudur; ama güç dengelerini yansıtmaz. “Dünya çapında orta ve sağ güçler, dünya nüfusunun aşağı yukarı yarısına hükmetmektedir. Bu yüzden dünya solu, dünyayı değiştirebilmek için birleşmek [zorundadır.]”
 
Wallerstein, “dünya solu”nun saflarındaki güncel ayrışmaların dökümünü yapıyor ve seçenekleri, siyasî örgütlenme gündemlerine bağlıyor: Birinci ayrılık, sol hareketlerin temsilî demokrasi süreçleri içinde veya (“düzeni meşrulaştırdıkları için) dışında yer almalarıyla ilgilidir.

Seçimlerin uygun bir mücadele alanı olarak kabul edilmesi halinde, siyasete geleneksel sol partilerin (veya “cephe”lerin) içinde veya (örneğin yeni, devrimci siyasi örgütlenmelere giderek) dışında katılma seçeneklerinden kaynaklanan ayrılıklar söz konusudur.

Son olarak sefalete, ezilmişliğe, sömürüye karşı mücadele eden “dünya solu”, büyümeye, gelir artışına öncelik veren kalkınmacı  seçenek ile, çevreyi ve toplumsal  dokuyu gözeten yeni bir uygarlık arayışı arasında bölünmüştür.

Bütün bu bölünmeler Wallerstein’e göre çözülebilir: İnsanlığın acılarını hafifletmeyi hedefleyen kısa dönemli taktikler ile uzun dönemli stratejik dönüşümler birbiriyle çatışmayabilir. Genel, katı ilkelerde ısrar yerine,  yerine her ülkenin somut koşullarını dikkate alan esneklikler yeğlenebilir.

Wallerstein “uzun dönemler” tarihçisidir. Şimdi de bir öngörü yapıyor: “Önümüzdeki yirmi veya kırk yıl içinde kapitalizm kesin olarak çökecektir.” Bu çöküntüyü ne türden bir sistem izleyecek? Bu soruyu yanıtlayacak savaşı sol’un kazanması mümkündür; ama kesin değildir. Bunun için, kendi içindeki “bölünmeleri, önümüzdeki beş veya on yıl içinde çözmesi gerekmektedir.”
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız