Diri çiçek
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Rahatını ve huzurunu bozmamaya kararlı bir şekilde hiçbir şey duymamış, görmemiş gibi yapan insanlar sayesinde, felaketleri saymazsak her şey yolunda gidiyor.

Rahatını ve huzurunu bozmamaya kararlı bir şekilde hiçbir şey duymamış, görmemiş gibi yapan insanlar sayesinde, felaketleri saymazsak her şey yolunda gidiyor. Roboski’den Soma’ya her karışı katliamlarla dolu bu toprakların tarihine bakıp, peki ama nasıl diye sormadan edemiyor insan. Balıkçılar Kahvesi’nde, bu kadar dayanık olmak hayra alamet olmasa gerek diye düşünürken, Osman Abi bir çay daha dolduruyor, “hayat devam ediyor” der gibi… İçimden itiraz ediyorum; çaya değil, hayatın devam ettiğine. Hayat ne zaman devam etmeyi bıraktı diye düşünürken, “Suları yine kesmişler yine” diyor Osman Abi. Turgut Uyar bir şiirinde, “suyumuzu kestiler ama masamda o diri çiçek” diye yazmıştı.

Bakıyorum etrafıma kahvede hiç çiçek yok. “Osman Abi, kahveye niçin hiç çiçek almıyoruz?” diyorum. “Sen bakacaksan al, kimse bakmaz, varlığını bile farketmezler çiçeklerin” diyor. Turgut Uyar, aynı şiirinde “bir çiçek bahçesinin elinden tutarız biz, biz olmasak kim ne / kim pundunu bulup paralara kötü pazarlıklara böyle sövecek” diye yazmıştı.

Kötü pazarlıkların kızıştığı bir zamanda, çoğunluk akışa teslim olmuş, bilinçli ya da değil, pazarlıklarda taraf, yani sövecek kadar bile umutları yok... Toplumsal ve kültürel eleştiri geleneğinin, yani sövmenin bitip tükendiğini söyleyenlere kızardım eskiden, ama eleştiri geleneğinin bireyci bir kopuş yaşadığını, demokrasinin kitle bireyciliğine dönüştüğü de bir gerçek....

Eleştiri, yani sövmek devam ediyor, ama toplumsal bağından kopmuş bir sövmenin Turgut Uyar’ın bahsettiği sövmekle bir ilgisi olmadığı açık. Bu yüzden yapılan kötü pazarlıkları, katliamları ifşa etmekten başka bir şey gelmiyor elimizden.

Günlerce bazı gazeteler yazıp durdu Ezidilere yönelik katliamı, her şey bütün çıplaklığıyla dökülüp durdu önümüze; bir annenin üç çocuğundan birini, diğer iki çocuğu yaşayabilsin diye sağ salim nasıl arkasında bırakıp yoluna devam ettiğini okuyup da bir şey yapamıyorsak, nasıl hayatın devam ettiğini söyleyebiliriz ki?..

Hayatın devam etmediğini bildikleri için rahatını ve huzuruna daha bir özenli insanlar, ama boşluk dediğimiz şey, tam da o göstermelik rahat ve huzurda büyüdükçe büyüyor, biçimsiz yalnızlıklarda, bağsız kalmış varoluşlarda, gölgesini yitirmiş hayatlarda… Ödünç ya da satın alınmış hikâyelerle devam etmiyor hayat, en ufak bir kriz anında çöküyor her şey, her yağmur ya da kar yağışında bütün bir şehrin alt yapısının çökmesi, doğal olayların felaketlere dönüşmesi, nasıl doğalsa artık… Bütün istenen, istikrar diye talep edilen “ahenkli topluluk” olmamız, özgürsek de kitle bireyciliği içinde, tek başımıza, kafamızın içinde… Bandista’nın “Özgürlüğe Manuş” şarkısında vardı, “Ne Seattle, ne Cenova, ne Latin Amerika’da / Ne Hindistan’da bir arayışta, / Özgürlük içinde, özgürlük kafanda özgürlük, / Özgürlük sen nerdeysen orada” diye başlayıp “Yersen!” diye devam ediyordu. “Özgürlük elinde özgürlük seninle özgürlük, / Özgürlük sen ordaysan orada!” diyerek de, özgürlüğü toplumsal bağlamına oturtuyordu. Işte biz hayatın her alanında o bağlamı yitirdik, sadece siyasette değil, sanattan aşka yaşamın her alanında toplumsal bağdan koparttık her şeyi, kopartıldık, bu yüzden devam etmiyor hayat, yaşamlarımız şimdilik devam ediyor olsa da…

Turgut Uyar, aynı şiirinde “ben gelirim seni alırım büyük alanlara gideriz / seninle ben o kavruk biçim bir de o diri çiçek / ne sandın bütün alanlar bizimdir / biziz ne varsa kalan, biziz ne varsa gerçek” diyordu. Çiçek, hayatı ve umudu simgeliyordu ya, hiç vazgeçmedi umutlanmaktan, “biliyorsun bir gün gökyüzü değişecek” diyecek kadar… Masasında duran çiçeğe bakıp, o dipdiri duran çiçekten güç alarak kötü pazarlıklara sövdü, büyük alanlara gitmeyi hayal etti, çünkü gerçek olmak böyle bir şeydi. Osman Abi, nerden bulduysa getirdi bir saksı çiçek, begonyaymış, koydu masaya. Değişti kahvehanenin havası birden… Yeniden dolduruldu çaylar, hayat devam ediyormuş gibi…