‘Diriliş ve parçalanma’ bu ne yaman çelişki
ERK ACARER ERK ACARER

“Dip kazmayı bıraktığın yerdir.”

Korkunç bir algı operasyonu ve dezenformasyonla birlikte toz duman içindeki yangın yerinde tozpembe bir ülke profili çiziyorlar.

İktidarın diliyle uyumlu araçlar, gerçeklerin üzerine sünger çekmekle kalmıyor, onları bir hamaset öyküsüne dönüştürmek için uğraşıyor.

16 askerin IŞİD tarafından katledildiği gece; ‘ziftin dibi’ oturma odasına yansıyan ekrandan haber devşiriyor: “Diriliş Ertuğrul’da Hanlı Pazar fethedildi, ilk ezan okundu!”
Siyasetin dili, duruşu; sanal, gerçeküstü bir dünyada toplumu çelişkilere mahkûm edip oradan oraya savuruyor. Bir yanda büyük fetih rüyası, diriliş, yükselme gazı, öte yanda parçalanma, dağılma; Sevr uyarısı… Osmanlı Tuğrası’nın bir tarafında korku, diğer tarafında saldırı, savunma histerisi…

Aklını, gerçekliğini, yolunu yitirmiş ülke...

Oysa… Bir kez daha yaptığımız haberlerden yola çıkarak, gerçeği ifade etmeye çalışalım.

Şehrin en soğuk günlerinden birinde… Eski İstanbul’un tepelerinden Süleymaniye’nin biraz aşağı tarafında, dükkândan bozulup ‘malikâne’ yapılmış bir yer. Kepenk kalkıyor içeride Suriyeliler. Kadın, erkek, genç yaşlı çoluk çocuk… 70 metrekarede yaklaşık yüz kişi. Bebekler ağlıyor, yaşlılar öksürüyor. Boş dükkânın perdelerle hanelere bölündüğü görülüyor. Yerler fayans, hava soğuk, banyo yok, tuvalet tek. Başka bir ülkenin, başka bir şehirdeki cehennemi... Dip!

2011 yılından beri yaşananlar üzerinden bir hayali değil, gerçeği dile getirmeye uğraşıyoruz: “Savaş kötüdür. Bir başka ülkenin müdahil olunan savaşı da aynı ölçüde yıkıcı!”

"Artık Allah-u Ekber diye insan kesilen yerden hayır gelmez. Memleketinizin kıymetini bilin!"

Suriye’de yıkımdan kaçan yaşlı bir adam şehrin bir başka yerinde anlatıyor. Üstü başı, hayatı toz içinde. Mendil satıyor, ne acayiptir o mendilden birini çıkarıp gözünün yaşını siliyor. Zamanla Türkçeyi de öğrenmeye başlayan sığınmacılar… Çat pat ama net:

“Barışmak, sağlık, huzur, uzun yaşam, çocuklar…”

Topu topu 5 kelimenin karşısında duran tek şey var: Çatışma. O halde bir kelime her şeyin yerine ikame edilebiliyor: Barış!

Çelişkiler, çarpıtmak, kirlilik…

Oysa yaşamın basit bir dili bulunuyor. İkitelli’de göçmen bir kadın o basit dille noktayı koyuyor: “Savaştan önce… Yaşar giderdik iyi kötü, televizyonumuza bakar dururduk işte…”

Bir bayram günü iki kız çocuğu sonra… Hava kışa dönmek üzere, rüzgâr fena esiyor. Birinin üstünde tişört, diğerinin ayağında terlik… Öyle işte, birden, “Büyüyünce ne olmak istiyorsunuz?” diye soruyoruz. Ayağı terliklikli, “Ayakkabı mağazasında çalışmak isterim” diyor, üstünde tişört olan ise eliyle tekstil atölyelerini işaret ediyor! Sıkışıp kalanın, sığınan çocuğun hayalleri de bu kadar küçük oluyor.

En sert ve gerçek lafı, Eminönü’ndeki seyyar tesbih satıcısından duyuyoruz: “Artık Allah-u Ekber diye insan kesilen yerden hayır gelmez. Memleketinizin kıymetini bilin!”

Lafın kısası… Kime, ne anlatıyoruz, bilmiyoruz ama…

Dip kazmayı bıraktığın yerdir” derler…

Diriliş Ertuğrul’da Hanlı Pazar fethedildi” diyerek olmuyor bu işler…

Dibin de dibi var çünkü… Kim bilir belki birileri daha duyar.