Distopya/Kilit 1
HANDE DEMİRCİOĞLU HANDE DEMİRCİOĞLU
Gün ışımaya başladığında uyandı, biraz su içti ve kabinden çıkarak etrafta gezinmeye başladı. Merkez’in son tavsiyeleri arasında,

Gün ışımaya başladığında uyandı, biraz su içti ve kabinden çıkarak etrafta gezinmeye başladı. Merkez’in son tavsiyeleri arasında, ‘vücudun lokomotor sisteminde yaşanabilecek öngörülmemiş değişimleri tespit etmek için yapılacak gerçek zamanlı doğal hareket’ ifadesi sıkça vurgulanıyordu. Önce, kabinin çevresinde bir tur attı. İki yüz metrekarelik bu amorf ve sağlam metal yapıyı dışardan görmek, matlaştırılmış yüzeyindeki kırık parlamaları izlemek, her nedense çekici geliyordu ona. Sonra adımlarını hızlandırdı, tepeden aşağı indi.

Kabinin üst bölümünde konuşlanmış bireysel güvenlik uyduları otomatikman harekete geçmiş; vücut ısısına on metreden fazla yaklaşmamaya ayarlı olarak, sessizce, yukardan izliyorlardı onu. Son seçmelerde Gelenek temsilcilerine oy verdiğinden beri, vergi, efor, besin temin gideri, iletişim kullanım katsayıları ve daha çok sayıda kalemin yer aldığı karmaşık algoritmasında pozitif değişimler gözlemlemişti; uydular için artık daha az kesinti yapılıyor olmalıydı ki veri bankalarını aynı sıklıkta kullanmasına rağmen Merkez daha kaliteli, otantik lezzetlere sahip besinler gönderiyordu.

Merkez’in yakın tarihli tavsiyleri arasında ‘ruh sağlığı açısından gerekli’ ifadesiyle öneriliyordu. Zaten yedi ay kadar önce, civarda yaşayan diğer iki insanla buluşmaya karar vermesi de bu yeni telkinlere kulak vermesinin bir sonucuydu: Yirmili yaşlarda bir kadın ve yetmişlerinde bir ihtiyar adamdı bunlar; zaten birbirleriyle de yakın zamanda görüşmeye başlamış, veri bankalarının tarih klasörlerinde anlatılana benzer bir çeşit ‘komşuluk’ ilişkisi geliştirmişlerdi. Kendi aralarında neredeyse her ay buluşan bu iki insanla iletişim kurup, bir kereliğine de olsa onlara katılmak, tuhaf bir deneyimdi doğrusu.

Kadının elini sıktığında cinsel bir uyarı, adamın yüzündeki kırışıklıkları gördüğünde ise ürpertici ve tanımsız duygusal karmaşalar yaşamış; kısa görüşmenin ardından kabinine döndüğünde iletişim küvetine girerek genel bir kontrolden geçmeyi tercih etmişti. Normaldir ki, 21. yüzyılın ikinci yarısı boyunca süren Çözülme Çağı, kendisinin dünyaya gelmesinden çok önce sona ermişti. O ihtiyar adam gibi bazı insanların bu süreci bizzat yaşamış olması, aklını karıştırıyordu. Her ne kadar veri bankalarından eriştiği çok sayıda görsel ve işitsel belgeye aşina da olsa, bir zamanlar bu gezegende gerçekten de milyarlarca insanın yaşadığı, toprakların sınırlarla bölündüğü ve yönetim sistemlerinin bu sınırlara endeksli olduğu gerçeği ona hep masal gibi gelmişti. Dün eriştiği son verilere göre, 603.856 insan vardı dünyada. Bunların tamamına yakını, tıpkı kendisi gibi, çevreye uyumlu, otonom kabinlerde; kıtalara makul bir planla serpiştirilmiş olarak yaşıyordu.

Sayıları 300 civarında olan ve her yıl yeniden seçilen ‘geçici delegeler’ ise, otomasyonu ve iletişim bağlantılarını Güney Kutbu’ndaki Merkez’den denetliyordu. İki veya daha çok sayıda insanın aynı kabine yerleşebilmesi fikri dört yıl önceki seçmelere doğru Gelenek yanlıları tarafından öne sürülmüş; bireysel algoritmaya pozitif yansıyacak bir dizi vaadin devreye girmesiyle (tıpkı kendisi gibi) çok sayıda insan oylarını bu yaklaşımın temsilcilerine vermişti. Her kabin sakini, oyları ve merkeze yansıyan üretim katkıları paralelinde şekillenen bir haklar ve talepler dizisine sahipti. Algoritmanın an be an değişen rakamları, oy kullanıcıyı bağlayan prensipleri de belirliyordu. Bir zamanlar ‘çapraşık hukuk’ denilen şeye yaklaşıldığı eleştirisi, özellikle Gelenek akımının başarısı sonrasında ‘güvenli otomasyon’ savunucuları tarafından iletişim kanallarında yaygın olarak dile getirilmekteydi.