Diyarbakır izlenimleri 2
MURAT YAYKIN MURAT YAYKIN
Küçüktüm, babam anlatırdı, dinlerdik. Ben babamın hep doğruları söylediğine inanırdım.
Küçüktüm, babam anlatırdı, dinlerdik. Ben babamın hep doğruları söylediğine inanırdım. Büyüdüm, hiçbir şey anlatmadığını anladım, yanlış anlaşılmasın kötü bir şey söylemiyorum… (bu satırları yazan ben, Onun anlattıklarından sonra ne demek istediğini anladım, geç anladığım için utandım) Ailemden doktorlar, mühendisler, avukatlar çıktı. Devrimci bir ailemiz vardı ve sürekli evimiz basılırdı. Evlendim, eşim doktordu. İlk pratisyenliğini Erzurum, Başkale’de yaptı. Çanakkale’nin Çan İlçesi, Pazar Köyü’ne sürüldü. Heval Z. “Kürt olmanın bedeli olduğunu,” söyledi. (dikkatimi çekmişti; eşinden bahsederken ya Heval diyordu ya da Doktor Z.)

…(sevgili okur, aktarmadığım ve noktaladığım bölüm aslında bildiklerinizdir… savcısı, kaymakamı, muhbiri rahat bırakmamış aileyi… ama bu noktalamaları ironik olarak da okuyabilirsiniz; insanların bilip de kapalı gözleri, kulakları ve ağızları olarak.) Heval Z. ısrarla Diyarbakır’a tayinini istedi. Olmadı. İstifa etti. Silvan’a geldik. Bu dönemde Silvan’da çok büyük baskılar var, -her yerde var ama Silvan’da başka diye de ekliyoryıl 1990. Kişi başına on asker düşüyor, jitem denilen bir güç. “Kendi gerçekliğimize arılmanın onurlu bir davranış olduğunun farkındayız,” diyor. (sonra ailesine dönüyor) 86’dan beri epeyi
kayıp verdik. Babası diyormuş ki; Mırın likedere te bıra were wi mîrîn boye hebuna meye bıra ercawara were. (burayı kendi yazdı) Yani “Çekinmeyin ölüm nereden gelirse gelsin hoş gelsin, bu bizim varlığımızın kabulüdür hoş gelsin, sefa gelsin.”  (sonra ailesinden ölenleri saydı, kardeş, amca çocukları…)

…(sevgili okur, aktarmadığım ve noktaladığım bölümler bilmediklerinizdir… burada inanılmaz acılar  zerine ironi filan yapılamaz.)

…Dr. Z. yi ertesi gün hastaneye gönderirken dikkatli ol dedim. Kızım çok ısrar etti; “Baba, baba gitme,” diye. Balkondan el salladım. Heval Z. çok çevik biriydi. Birden silahlar patladı, vuruldu. Balkondan atladım, Z’yi içeri çekeceğim. Silahı vardı, cebinden aldım, vuran iki kişiyi kovalamaya başladım. Birden tankların Z.’ye geri geleceğini düşünüp kovalamayı bıraktım. (Burada o günün diğer günlere göre etraftaki hareketliliğin farklı olduğunu söylüyor. Sanki diyor Che’yi yakalayacaklar, bütün hastaneyi cemseler sarmış, tanklar, helikopterler alçaktan uçuş yapıyor diyor. Vurulduğunu hepsi gördü, kaçanların ardından kimse kılını kımıldatmadı diye de ekliyor.)

…Ağlamadım, beni gördüğünü biliyordum, telkin ediyordum. Hep “çaresiz ölüm beni bulmasın, yatakta ölmek istemiyorum,” derdi -Heval Z. için söylüyor- Gözlerini kapamamak için gayret ediyordu. Kızım da ağlamadı. Kaymakama dönüp; “bir doktoru vuracak kadar acz içindeyseniz beni ve kızımı da vurun,” dedim. Heval’e döndüm; “kapa gözlerini, merak etme ben de kızın da ayaktayız,” dedim. Kapadı. Tililisini de on bir yaşındaki kızım çekti. Bize bu acıyı çektirenleri affetmeyeceğiz. Ama barışa varız…

• • •

Dicle Fırat Kültür Merkezi’ne gittim sonra. Dengbej Karacadağlı Ali’nin kavalına üşemesini izlemek ve sesi dinlemek çok şeye değerdi. Fotoğrafını çektim, ama uzatmadım. Sesine konsantre olmak istedim. O an destansı bir klam seslendirdiğini orada tanıştığım yeni bir heval söyledi. Edül’ün babası tarafından sürgün edilen Dewrêş’in kahramanlıklarını Karacadağlı Ali’nin sesi yankılanırken usul usul Türkçeye çevirdi. Dewreş, Edûl’e aşık oluyor, ama Edûl’ün babası istemiyor, Dewreş’i sürgün ediyor… Dewreş kahraman, yiğit ve güçlü biri, bir süre sonra dönüyor ve tek başına 1500 süvariye karşı savaş açıyor. Üç gün boyunca 800’ünü öldürüyor. Ancak yılanları n açtığı çukura atının ayakları girip kırılınca
kendisi de yaralanıyor. Ksıneti Dağı’na çekilmeyi başarıyor –burada yanlış yazmalarım adına özür sevgili okur, düzeltmeleri yaptıramadı m, çünkü sözüm vardı dostlara; dönünce yazacağım dedim, yazmayanlara kızgınlıkları nı anladığım için Dewreş, Edûl’ü bekliyor. Ancak kavuştukları nda onları bu sefer ölüm ayırıyor. Dengbej Karacadağlı Ali susuyor. İsteyenler oluyor söylemiyor. Atıştırmak gerek imiş. Heval durun diyor, yanına gidiyor, o da bir klam patlatıyor. Karacadağlı Ali yaslıyor dudakları nı kavala. Kavalın sesini ahanda damarları nda hissediyor insan, kalbine giriyor, beyninde yükseliyor bir bulut gibi. Bir ses, bir ben duyuyorum; “Ama barışa varız,” diyen ana, o bulutun üstüne oturmuş…