Diyarbakır izlenimleri-3
MURAT YAYKIN MURAT YAYKIN
Diyarbakır’a en son Şubat’ın dokuzunda gittim. Dikkatli okurlarım bilecektir, Diyarbakır İzlenimleri 1 ve 2’yi oradan döner dönmez yazmıştım. Söz vermiştim yaşadıklarını bana anlatan onca insana; duyduklarım bende kalmayacak diye. Gecikmiş bir yazı olduğunu biliyorum, ama bu gecikmişlik geç kalmış bir barıştan kötü değil. 

İlk girdiğimiz ev, tam yüz beş yaşında, çene ucunda üç tel aksakalı çıkmış bir ninenin evi. Adı Halime. Kürtçe anlatıyor, torunları Türkçeye çeviriyor. Biz not alıyoruz. Anlattıkları; Kocaköy İlçesi’ne bağlı Tepecik Köyü’nde 1990 yılları başında yaşananlar. Koruculuğu kabul etmedikleri için başlarına gelen kalmıyor. Dağdakilere yardım ve yataklık yapmakla suçlanıyorlar. Önce yakınlarındaki köyden gelen korucular basıyor köylerini, sonra jandarmalar geliyor. O yıllarda Hatice Nine 85 yaşında. Askeri zırhlısının üstüne çıktığını ve camlarını nasıl kırdığını anlatmalarını istiyor torunları. Oğlu yaralanmış, O da vurmuş sırtlarına elindeki sopayla, kovalamış korucuları. Çıkmış zırhlının üstüne. Karşısına iyi bir asker çıkmış. “Vur beni,” demiş ona. Askerin söylediklerini bin kez düşünmek gerek; “Ben niye seni vurayım ana, köyüme gittiğimde sen soyunu neden vuruyorsun diye sorarlar bana.”

Kocası yaralandığında; “Nasıl ölürsem öleyim, koruculardan olmasın,” diyormuş.

Sonra buğdaylarını telef etmişler. Nohutları, pirinçleri yiyemedikleri için çok üzüldüğünü söylüyor üç tel aksakallı güzel ninem. Fotoğrafını çekebilir miyiz diye soruyoruz, hemen başörtüsünü düzeltiyor. Bir, iki kare fotoğraftan sonra Onu fazla yormak istemiyoruz, ellerini öpüp vedalaşıyoruz.

Sonraki girdiğimiz evde iki kız kardeş ve annelerinin yaşadıklarını dinledik. Mardin ilinin Nusaybin ilçesinden. Aynı yıllar; baba ve amca aranıyormuş, yakaladıklarında her ikisini de işkencede öldürdüklerini ve yol kenarına attıklarını söylüyorlar. Her gün evlere baskın yapılıyor, altı ay sonrada bütün evleri boşaltıyorlar. İki askeri araç evlerini tarıyor. “Evde olsaydık ölmüştük,” diyorlar. Acıların anımsanmasıyla yaşanan duygusal anlardan sonra konuşmayı fazla uzatmalarını istemedik.

Kadem’de “Dağ Çiçeği” ile konuştuk. Anlattıkları Lice’ye bağlı Serinköy’de (Pîrık) geçiyor. “28 yaşındayım ama kendimi 48’inde gibi hissediyorum,” diyor. Koruculuğu reddettikten sonra suçlama aynı; dağdakilere yardım ve yataklık yapmak. Herkesin köy meydanına çıkmaları için camiden anons yapılıyor, sonra tüm evler aranıyor. Hakaret ve küfürler ediliyor, ya korucu olacaksınız ya da çekip gideceksiniz diyorlar. Dağ Çiçeği anlatmaya devam ediyor; “94 yılıydı. Her yer çok karlıydı. Çocukları gece yarısı karın üstünde çıplak ayakla beklettiler. Babamın eline evini yıkması için kazma kürek verdiler. Biz annemin eteklerine tutuşmuş ağlıyoruz. Sabaha kadar babamı çalıştırdılar. Sonra içeri girdiler, bütün yatakları ortaya yığdılar, üstüne bütün yiyecekleri, yağları, peynirleri hepsini üstüne koydular. Benzin döküp yaktılar. En yoğun baskılar bizim eve yapılırdı. İki ağabeyim dağa çıkmıştı. 13 yaşındaydım. Babam odun toplamaya gitmişti, çok soğuktu ve karlıydı. Uzaktan babamın sesi geliyordu, beline ip bağlamışlardı. Üstü çıplaktı, altında eşofman vardı. Dereye götürüp suya batırmışlar, sırılsıklam. 53, 54 yaşındaydı. (bunun için çok genç olmadığını belirtmek için söylüyor) Avlunun önüne kadar iple sürüklediler. Bizi içeri kapatmışlardı, babamı dövüyorlardı. Sesi içeri geliyordu. Onu hayatta unutmam, kanlar içindeydi, bağırıyorduk, içeri girip bizi de dövdüler. Sonra babamı sürükleyerek Sarayiçi’nde Diyarbakır cezaevine götürdüler. 40 gün kaldı. Annem sürekli dilekçe veriyordu. Burada yok deniyordu ki kaybetmek istiyorlardı. Sonra mahkemeye çıkardılar. Babamı tanımadık, sesi bile çıkmıyordu. Bedeni küçücük kalmıştı, ağzına su veriyorduk.

Sonra iki ağabeyimi de aldılar, tırnaklarını çekmişlerdi. Çadır kurduk, köyden çıkmayacağız, ama artık mecbur kaldık. Köyü yakarken tuhaf bir ilaçla (kimyasal) yakıyorlardı. Kokusundan bayılan insanlar vardı. Boğazımızı yakıyordu, sonra sıtma, tifo gibi hasta olanlar oldu. Hayvanlarımızı elimizden aldılar.”

Bu kadar yeter, yazarken insanlığımdan utanıyorum…

Oradan gelen telefon nedeniyle diğer ailelerle buluşmak üzere ayrıldım. Ötesi arkadaşlarımda. 

Dağ Çiçeği üzgün, acılı yüreği yaralı, aklı yorgun, olanları unutmayacak, ama her şeye rağmen “Barış,” isteyen bir genç.

Not almayı tercih ettim, fotoğrafı yok… Çekseydim bakabilecek miydiniz?