Dizilerimiz ve sanat filmlerimiz
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

Türkiye gerçekten ilginç bir ülke: Arzu Film ne zaman battı dersiniz?

1990’larda!

Ne mi oluyordu?

Tam da 70’lerde yapılan filmlerinin Türkiye’de 1990’larda prime time’da art arda birinci olduğu sırada. Peki, Arzu Film 1970’lerde televizyona vermediği ve sinemalarda büyük gişe hasılatı filmleri yaparken, niçin 1990’larda sinemada ya da televizyonda benzeri filmleri yapamadı? Sadece Ertem Eğilmez vefat ettiği için mi?

İşin gerçeği başka, zülfü yâre dokunmayalım.

Dizilerimiz için söylenecek temel şeyi anlatalım o zaman:

Türkiye’de dizi çekiminde çalışan insanlar ağır ceza şartları altında çalışırlar, fakat bunun nedeni yalnızca iç piyasanın zorlaması değildir, aksine o tür bir üretim dünya genelinde ciddi bir gelir sağlayacak formata dönüşüyor.
Bizim dizilerimiz dramatik olarak söz sanatları ve elbette sinemasal güzelliği ile değil, modern melodram formatına sahip, olayı aksiyonu fazla ve merkezinde aşk olan dizilerdir. Bu nedenle örneğin televizyonda Muhteşem Yüzyıl formatındaki bir diziyi eğer art arda gelen savaş dalgası biçiminde meydanlarda çekilseydi, aynı dizi hem Türkiye’de hem de yurtdışında bu kadar tutulmazdı. Ama saray içi entrikalara, can almalara, aşk oyunlarına, hırsa… dayanınca komünal bir mesele haline geliyorlar.

Geçmişte de böyleydi: Bakın 1970’lerde Lütfi Akad, Metin Erksan ve Halit Refiğ televizyona dizi çektiler. Bu dizilerin içinde en iyisini kuşkusuz Akad ve Erksan çekti. Ama iyi bakıldığında, bu ikilinin çektiği dizi büyük oranda televizyon filmi gibiydiler, daha doğrusu film idiler, dramatik yapı yerine, tam aksine şahsiyet sorgulamasına dönüşmüş eser idiler. Oysa Aşk-ı Memnu televizyona uyarlandığında, bir anda melodram formatında bütün Türkiye’nin ilgilendiği bir dizi haline geldi.

Bu anlamda bugün bizim dizilerimizin siyasilerin kimilerinin aktarımıyla, Büyük Atalarımız nutukları altında değerlendirmesi yapıldığında, sen zaten bizim dizilerimizin satılması için ya da iş yapması için değil, kendi kendimize böbürlenmemiz için yapılmasını istiyorsun anlamına gelir. O böbürlenme de para getirmez.

Türkiye’deki bugün dizilerin yıllık satışları yaklaşık 300 milyon dolarlık ihracata karşılık geliyor. Hal böyle olunca, bunun için yeterince sermaye bulmakta zorlanıyoruz: O zaman ne oluyor? Arap, İngiliz ya da Amerikan sermayesi de bu pastadan pay kapmak için Türkiye’de dizilerin yapımına girmeye çalışıyor. Peki, niye? Bunun nedeni aslında basit: İki temel nedeni var.

1. Türkiye’de üretilen malın niteliğine göre, maliyeti çok ucuz, bu ucuzluğun temel nedeni ise çalışanların ücretleri ve inanılmaz uzun çalışma saatleri.

2. İkinci asıl ve önemli nedeni de, Türkiye’de üretilen dizilerin dünya pazarlarında rağbet görmesi. Bunun nedeni ise dizilerin senaryo üretimi, (nasıl oluyor bu? yasak anlatamıyoruz!) Bu anlamda mesela BBC formatındaki bir dizinin ya da belgeselin bu denli iş yapması imkânsız.

Türkiye’de senaryoların değişkenliği ve bir formatı oturtup onu görsel alana taşımak ve sonra da bunu kârlı biçimde dünyanın değişik ülkelerine ihraç etmek olanaklıdır. Eğer bu piyasa kirletilmezse, düzenli olarak bir iyileşme ve yapılaşma sağlarsa, bundan sonraki dönemde Türkiye’nin dizi ihracında dünya piyasasındaki yeri azalmaz, tam aksine artar.

Burada önemli bir noktaya geldik: Dizilerimiz ile sinemamız arasındaki ilişkiye. Geçmişte sinemadaki insanları dizilere taşıyorduk, oysa günümüzde, sektördekilerin temel pratik alanı ve istihdam alanı artık sinema değildir, net bir biçimde dizilerdir. Benzeri biçimde reklamlar da bir dönem bu işlevi görmüştü. Komik bir şey söyleyeyim: Türkiye’de büyük şirketlerin televizyon reklamlarına bakın, atmosfer, insanların konuşmaları, diyaloglar ve görüntünün akışına bakıldığında, sanki Türkiye değilmiş gibi. Hayal satıyorlar.

Bu anlamda televizyon sektörü düşünüldüğünde gördüğümüz şey, onların yapım koşulları, seyirci miktarları, ihracat olanakları ele alındığında, sinemamız, özellikle de sanat sinemamız Türkiye’nin arpalığı, ulufe dağıtım merkezi, yetersizlerin havalı tarzda ve millete yabancılaşmış bir halde ürettiklerine dönüşmüş durumda.

Bugün televizyonu küçük görüp, sanat sinemasını “büyük yaratıcılık” olarak görmenin hiçbir anlamı yoktur.

Örnekler: Yeşim Ustaoğlu’na bir kere sordum, televizyona iş yapıyor dediler, doğru mu?

-Ne alakası var, o kadar düşmedik, düşer miyim sence ben?

Derviş Zaim’e sordum: Televizyonda çalışmak, bir tür utanç gibi bir şey dedi.

Zeki Demirkubuz’a sordum: Çok istediğim halde, çekmeyeceğim dedim, sonra da kendi koyduğum yasağa uydum, dedi.

Nuri Bilge Ceylan ise kendi çalışma tarzının televizyonda kâr değil iflas getireceğini defalarca söyledi. Evet, büyük sanatçı olduğu için bir sahneyi 65 kere çekiyor, daha sonra da gidip ilk iki çekimden birini kullanıyor.
İşte bizim sanat sinemamızın bu havalı tarzını bugün ayakta tutan, bizzat onların o filmleri yapmasını mümkün kılan bir arpalık olması, bakanlıktan hileli ihaleler alan uyanık tüccarlar haline gelmeleridir. Bugün bakanlık desteğiyle yapılan filmlerin % 50’sinden fazlası çöptür.