Doğa-insan-toplum: Sonsuz ilişki ve etkileşimler üzerine layıkıyla düşünebilmek
23.07.2017 09:36 BİRGÜN PAZAR
Doğal ortam içinde insan eylediği ölçüde bedensel enerjisini tüketir, harcar. Bu harcama olmaksızın insan kendini yeniden üretemez. Çünkü üretici faaliyet, eylemeyi/hareket etmeyi gerektirir. Her enerji tüketimi bir üretmedir

Gencer Çakır

Bu yazıda, doğa-insan-toplum üçlüsü arasındaki içsel ilişki ve etkileşimler üzerine nasıl layıkıyla düşünebiliriz sorusuna bir cevap ararken konunun “ekolojik mücadele” boyutuna dair de bir-iki yorumda bulunmak istiyorum.

•••

Beden, emek gücünün üretildiği ve depolandığı yegâne “mekân”dır. Emek gücü, özünde, bedeni ayakta tutan “yaşamsal enerji”dir. Emek gücünün kapitalist tarafından sömürülmesi, bedendeki yaşamsal enerjinin harcanması anlamına gelir. Bu enerjinin kaynağı, insanın içinde yer aldığı doğal çevredir. İnsan, çevreden besinler almak suretiyle, kendi dışındaki maddelerin içindeki enerjiyi bedenine katmakta, harcanmış enerjisini bu şekilde yerine koymaktadır. Bu döngü, organizmanın devamı için vazgeçilmezdir.

Bu aynı zamanda bütün canlıları ortak kesen bir “payda”dır. Bitki su ya da oksijen olmadan yaşayamaz. Daha doğrusu su ya da havadaki oksijeni tüketmeden sap, yaprak, kök gibi organlarını yeniden üretemez. Tüketim her şeyden önce bir enerji dönüşümüdür. Bitki, fotosentez yapmak suretiyle güneşten aldığı enerjiyi, sudan ve havadan aldığı enerjiyi besine çevirir/dönüştürür. Bu döngüsellik bitki için vazgeçilmezdir. Bitki bu dönüşümü yapamazsa, insan bitkiyi tüketemez ve harcanmış enerjisini yerine koyamaz. İnsan kendi bedenini yeniden üretmek için doğal ortama ihtiyaç duyar, ancak bu doğal ortam güneş enerjisi ile kendini yeniden üretebilirse insan bedeni için “faydalı” olabilir. Aynı şey hayvanlar için de geçerlidir.
Her şeyin temelinde enerji var. Madde, enerjinin yoğunlaşmış halidir. Enerji olmazsa yaşamsal döngü de ol(a)maz. Tarih boyunca insanlar hayatta kalmak için ihtiyacı olan enerjiyi besin moleküllerinde, öncelikli olarak da tohumlarda, taneli küçük meyvelerde ve köklerde buldu. Bu besinlerdeki enerji bizlere ilk uygarlıkları kurmamız için gereken temeli sağladı. Bitkiler yalnızca beslenme amaçlı bir işlev görmedi. Söz gelimi atalarımız, mağaralarını ısıtmak ve yiyeceklerini pişirmek için odun(lar) yaktı.

Bitkiler kendilerini tohumlar, kökler ya da yumru köklerden yeniden üretebilme kapasitesindedir. Ama bitkiler de son kertede toprak, su ve hava gibi çevresel kaynakların yardımı olmaksızın kendi yeniden üretim döngüsünü sürdüremez. Beşeri varlık, hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu enerjiyi bitkilerde buluyor olsa da, bitkilerde bulunan bu enerjinin asıl kökü ne toprak ne su ne de havadır! Asıl kaynak güneştir. Fotosentez sürecinde bitkiler güneş enerjisini tüketir. Fotosentez gibi karmaşık kimyasal reaksiyonlar dizisinde bitkiler havadan alınan karbondioksitten, topraktan alınan sudan ve güneşten alınan güneş enerjisinden besin molekülleri sentezler. Fotosentez reaksiyonlarını yürüten güneş enerjisi organik besin moleküllerinin kimyasal zincirlerinde tutulup depolanır. Gıda molekülleri bizler ya da hayvanlar tarafından tüketildiğinde, bitki içinde depolanmış bu güneş enerjisi serbest kalır. Bedenlerimizdeki hücreler tarafından serbest bırakılan güneş enerjisi, moleküllerin hücre zarının bir tarafından diğer tarafına geçirilmesi için, protein ve DNA’nın üretilmesi için kullanılır. Bu şekilde hem kaslarımız güç kazanır hem de bedenlerimiz ısıtılmış olur.

Tarih boyunca, insan türü ancak güneşin enerjisini kullanmak suretiyle bir uygarlık inşa edebilmiştir.

•••

Bedeni ayakta tutan, daha doğrusu insanı canlı bir varlık olarak üreten enerji, güneş enerjisidir. Bu enerjinin farklı biçimlerini “avlayıp-toplamak” ya da “soluyup-içmek” suretiyle insan bedeni, harcanmış enerjisini yerine koyar. Bunu az önce söyledik. Şu halde bu enerji evrenseldir ve tüm canlı türlerinde “ortak payda”dır. Enerjinin harcanması ve yerine konması insan için bir yandan “kısır” bir döngüselliktir, diğer yandansa “kısır-olmayan” bir döngüselliktir. Şöyle ki, insan, doğal ortamda kendini biyolojik olarak yeniden üretirken tarihsel-toplumsal bir ortam oluşturur. Söz gelimi, ağaç doğal ortamın bir parçasıdır, ama ağacın dallarının kesilip bu dallardan ev ya da barınak yapılması ancak insanların kolektif eylemi ile mümkün olabilir. Benzer şekilde insanların doğa ile etkileşimleri zaman içinde insanların birbirleri arasında bir “farklılaşma”yı açığa çıkarmıştır. Nasıl ki ahşap bir barınağı, bir baltayı ya da bir salı doğa doğrudan doğruya sağlamıyorsa benzer şekilde kralları, hükümdarları, sultanları da doğrudan doğruya sağlamaz doğa. Bunlar ancak insanların doğa ve birbirleriyle olan ilişkileri/etkileşimleri temelinde oluşabilir. Ezcümle, insan, verili doğal ortam içinde (ve bu ortamdan kopmaksızın) kendini biyolojik olarak yeniden üretirken tarihsel-toplumsal bir alan inşa eder. Bu alan, doğal ortam üzerinde (insan emeğinin dolayımı ile) yükselir.

Doğal ortam içinde insan eylediği ölçüde bedensel enerjisini tüketir, harcar. Bu harcama olmaksızın insan kendini yeniden üretemez. Çünkü üretici faaliyet, eylemeyi/hareket etmeyi gerektirir. Her enerji tüketimi bir üretmedir. İnsan bedeni, dışarıdan aldığı maddeleri sindirirken şüphesiz enerji tüketir. Sindirim faaliyeti için bu tüketim vazgeçilmezdir. Ama bu tüketim olurken aynı anda bedene kaybettiği enerji de geri kazandırılır. İnsanlar başlarda eti çiğ yiyordu (ateş bulunana kadar geçen 1 milyon yıllık süre boyunca insanlar eti çiğ yediler), bu ise bedende sindirim için büyük bir enerji sarfiyatına yol açıyordu. Herhangi bir “tasarruf” olamıyordu, ya da olsa bile bu tasarruf sıfıra yakındı. Bu uzun dönem boyunca insanın kendi bedenini üretmesi “basit yeniden üretim” döngüsüne benzer. Harcadığını olduğu gibi yerine koyar. “Enerji birikimi” olmadığı için, ya da oldukça cılız bir birikim olduğu için “gelişme” söz konusu değildir. Ne zaman ki, insan bedenince yerine getirilen ve oldukça fazla enerji sarfiyatına neden olan faaliyetler, insan bedeni dışında yapılmaya başlandı, işte o andan itibaren “enerji birikimi”nde bir artış meydana geldi. Söz gelimi etin pişirilmesi. Etin insan bedeni dışında bir yerde pişirilmesi ve sonrasında pişirilen bu etin tekrardan insan bedenine katılması (tüketim), sindirim faaliyeti için şüphesiz bir tasarruf sağlar. Çünkü çiğ etin sindirimi pişmiş etin sindiriminden daha fazla zaman alır. Bu şekilde eti yemek suretiyle bedene katılan enerji (güneş enerjisi), sindirim faaliyeti sırasında çok daha az harcanacağı için insan bedeninde yeterli enerji depolanmış olur. Bu depolanma olduğu sürece, beşeri varlığın yemek yemeden geçirdiği süre uzamakta, bu da insana doğal ortamdan besin elde etme dışında başka faaliyetlerle meşgul olması için bir imkân sağlamaktadır.

•••

Bu kısa yazıda altını çizmek istediğim mesele esasen şudur: İnsan bedeni, doğal ortam ve toplumsal yapı ve sistemler arasında çok güçlü bir ilişki ve etkileşim söz konusudur. Doğal çevre olmaksızın beşeri varlığın kendini yeniden üretmesi mümkün ol(a)maz.

Beşeri varlık kendini yeniden üretemezse, söz gelimi kapitalistler için sömürülecek bir “bedensel enerji” (yani “emek gücü”) bulunamaz. Bugünden bir örnek vermek istiyorum:

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) verilerine göre, “2 milyar insan, yani dünya nüfusunun % 30’undan fazlası, çoğu demir eksikliğine bağlı nedenlerden ötürü kansızlık çekmektedir.” Peki, bunun konumuzla ne alakası var, diye sorulabilir. Şöyle ki, aynı örgüt yine aynı raporunda şuna da değinmektedir: “Demir eksikliği ve anemi insanların ve bütün nüfusun çalışma kapasitesini düşürür; ulusal kalkınmaya ciddi ekonomik sonuçları ve engellemeleri olur” (vurgular bize ait). Şimdi bağlantıları tekrardan kurmaya çalışalım: Demir eksikliği, yanlış beslenme ya da bazı hastalıklar sebebiyle vücutta yeterince demir minerali bulunmaması durumudur. Yani mesele beslenmeyle ilgilidir. Demir; kırmızı et, ciğer, tahıllar, bakliyat, ıspanak, fındık-fıstık gibi besinlerde bulunur. Demek ki sağlıklı ve dengeli bir beslenme demir eksikliğinin giderilmesi için olmazsa olmaz. Peki, bu bitkisel ve hayvansal besinlerin kaynağı neydi? Yukarıda açıklamaya çalıştık: Güneş enerjisi. İnsanlar bu bitkisel ve hayvansal besinleri tüketmek suretiyle, bu besinlerdeki güneş enerjisini kendi bedenlerine katmakta ve bedensel/zihinsel gelişimini sürdürmektedirler. Herhangi bir yanlış anlaşılmaya mahal vermek istemem. Az önce yazılanlar, insanın basit bir “tüketici” olarak tanımlandığı yönünde bir izlenime yol açabilir. Elbette insanı, basitçe bir “tüketici” olarak tanımlamak değil amacımız.

Nihayetinde bu besinlerin üretimi için insan emeğinin, yani insanın bedeninde depolanmış güneş enerjisinin üretici bir faaliyete yönlendirilmek suretiyle harcanması gerekir. İnsan emeğini yok saymıyoruz, sadece ekoloji ve insan bedeni arasındaki olmazsa olmaz bağa vurgu yapmak istedik. Ve bir mesele daha var: İnsan kendi bedeninde depolanmış güneş enerjisini üretici bir şekilde yeni maddelerin ortaya çıkarılması yönünde tüketiyorsa şayet, bu üretici faaliyet nasıl bir “kurgu” içinde gerçekleşiyor olabilir?

İşte geldik toplumsal yapı ve sistemler meselesine… Ekoloji ve aktif varlık olan insan arasındaki sonsuz ilişki ve etkileşimler zaman içinde “insan”lar arasında bir sınıflaşmaya yol açtı. “Ba(ğ)zı” insanlar diğer insanları kullanmak suretiyle doğa ile ilişkisini sürdürmeye çalıştı. Yani kendileri doğrudan doğruya üretici bir faaliyette yer almaksızın, ve böylece kendilerini ayakta tutacak besin maddelerinin üretiminde bulunmaksızın, bu faaliyetler için diğer insanları çalıştırdılar. Çalışma sürecinde harcanan bedensel ve zihinsel enerjinin yerine konulması için çalıştırılan bu insanlara gıda maddesi verilmesi gerekiyordu, aksi durumda yaşamsal enerjileri “sıfırlanan” insanları kullanmanın/çalıştırmanın bir anlamı olmazdı. Bu gıda maddeleri ya doğrudan yani aynî biçimde sağlanıyordu ya da parasal biçimde. Bugün dünya üzerinde, kapitalist sistem içinde hayatta kalmaya çalışan insanlar, kendilerini yeniden üretmek için, harcanan yaşamsal enerjilerinin yerine konması için gerekli mal ve hizmetleri para dolayımı ile karşılamaktadırlar. Yani çalışmalarının karşılığı “ücret” adı altında alınan bir miktar para ile ölçülür. Bu bir miktar para ile sadece “fizyolojik ihtiyaçlar”ın karşılanması değil, bugünkü toplumsal seviyeye uygun düşen “moral ihtiyaçlar”ın karşılanması da söz konusudur. Örneğin insanlar bin yıl önce de tahıl tüketmekteydi, ama bin yıl önce cep telefonu, tablet, bilgisayar kullanmak ya da sinemaya gitmek vs. gibi “ihtiyaç”larımız yoktu. Öte yandan alınan ücret, dengeli ve sağlıklı bir beslenme biçimi için kitlelere gereken olanağı yaratmakta mıdır? Sorulması gereken bir diğer soru da budur. Çünkü kapitalist toplumda kitlelerin kendilerini yeniden üretebilmeleri, doğa ile dolaysız bir ilişkiye girebilmeleri engellenmiştir. Bu sistemde insan ve doğa arasına “ücret” girmiştir. İnsanlar ücretleri ölçüsünde kendilerini yeniden üretmeye çalışır. Eğer ücretler düşüyorsa, insan bedeninin sağlıklı ve dengeli bir biçimde yeniden üretimi sekteye uğrar, hastalıklar ve kronik bozukluklar baş gösterir.

•••

Fazla uzatmadan şöyle bağlamak istiyorum: Ekolojik tahribatı sadece “insan”ın doğaya zarar vermesi şeklinde ele alabilir miyiz? Beni bu kısa yazıyı yazmaya iten soru temelde buydu. Ekoloji-insan-toplum arasındaki sonsuz ilişki ve etkileşimler üzerine layıkıyla kafa yormamız gerekiyor. İnsan bedeni içinde depolanmış güneş enerjisinin (yani “emek gücü”nün) kapitalist tarafından harcanması bir yönüyle, bu sistem dahilinde, bir ekonomik sömürüdür ama diğer yönüyle bu bir ekolojik sömürü ve tahribattır. Çünkü emek gücü sadece “çalışma kapasitesi” değildir. Emek gücü yaşamsal bir enerjidir. Bu enerjinin kaynağı doğal ortamdan elde edilen her türlü besin maddesidir, ve bu besin maddeleri ile birlikte doğal çevrenin kendini yeniden üretmesini mümkün kılan enerji de güneş enerjisidir. İnsan bedenindeki güneş enerjisinin sermaye tarafından sömürülmesi, “ekoloji”nin kapitalist tahakküm altına alınması anlamına gelir. Kapitalist üretim sürecinde işçi ölümlerinin meydana gelmesi ise sadece “iş cinayeti” olarak ele alınamaz, bu aynı zamanda bir ekolojik yıkımdır. Çünkü bizler doğayız ve doğanın birer ürünüyüz.

Son söz olarak: Emek gücünün kapitalist tarafından harcanması (kapitalist sömürü) ve bunun yıkımı (iş cinayeti), ekolojik tahribatın ve yıkımın bir veçhesi olarak ele alınmalıdır.