Dökülen kanda Erdoğan'ın payı
KADİR CANGIZBAY KADİR CANGIZBAY

Oslo süreciyle AKP elini taşın altına koymuş, akan kan dursun diye büyük bir siyasî risk almışmış: Gerçekte yapmak istediği, 12 Eylül’ün getirdiği anonim faşizmi Erdoğan diktatörlüğüyle taçlandırmak.
“Ne iş olsa yaparım, abi” lumpenliğinin verdiği cesaretle, Kürtleri de kafaya alırım diye ‘açılım’a soyunuyor. İçeride TRT Şeş, Habur, Norşin türü birkaç horoz şekeri; kapalı kapılar ardında ise PKK ile doğrudan pazarlık.
Kürt meselesini çözmeyi, Ofer’le iş bağlamak falan gibi bir şey sanıyor: Ufku, çapı o kadar. Daha doğrusu, meseleyi çözmek gibi bir derdi yok; derdi, referandumda, seçimde en fazla oyu alabilmek; bunun için de her türlü hile ve desise, boş vaad, dezenformasyon, göz boyama; hepimize karşı.
Hepimize karşı; ama, birincil hedef DTP/BDP’yi etkisiz kılmak, marjinalize etmek, mümkünse linçe uğratmak: Oslo’da güya barış görüşmeleri sürdürürken, iyi ve samimî Müslüman olan Kürtleri ‘zerdüştler’e karşı tavır alıp tepki göstermeye çağırıyor, hem de tam seçim öncesi.
Oslo/İmralı, aslında seçimlere kadar silahsız kürt siyasetini PKK üzerinden iyice etkisiz kılıp, seçim sonrasında da SriLanka modelini uygulamaya koymak. Silvan baskını, aslında bahane; belki de böyle bir saldırının önünü kendisi açıyor, bahane olarak kullanmak üzere: Her şeyi, hep karanlıkta, hep kaçak-kaçamak yollardan kotaran bir iktidar ortada dururken, sırf Silvan değil, İstanbul’da Serap’ın yakılmasından Antep katliamına kadar, işin içinde ne ölçüde kimler var; aklı başındaki herkes için meşkûk. Bu arada, Fidan’ı kurtarma yasasının ne büyük bir telaş içinde nasıl alelacele çıkartıldığını hatırlamak da, bayağı zihin açıcı.
Güya her şey Silvan’la kırılıyor. Oysa, Silvan’dan sonra başlayan süreç çok önceden tasarlanmış. ‘Nasıl olsa devleti ele geçirdik, oyların da neredeyse yarısını aldık’ın verdiği güven var; bir de, gerçek anlamda üretken hiçbir maharet sahibi/etkinlik içinde olmayıp varlıklarını pazar üzerinden ‘al-ver’lerle sürdüren insanlara mahsus, emeğe ve uzmanlığa düşman ‘her şeyden en iyi ben anlarım, her şeyi en iyi ben yaparım’ inanç ve iddiası; yani, bir bakıma cahil cesareti. Ancak en önemlisi, uyanık Avrupalıların yanar dönerli birkaç cam parçası karşılığında bir sürü zenginliklerine el koyduğu ilkel kabile reisleri misali,  medeniyete katkıda bulunmamışlık ve rasyonel düşünceye ulaşamamışlıkla düz orantılı olarak, teknolojiye doğa üstü sihirli bir güç atfetme eğilimi: Uludere katliamından en fazla bir hafta önce, bir AKP milletvekili “ah!” diyordu, “elimizde birkaç tane daha predatör olsa, biz bu işi iki günde çözeriz”. Kısacası, bunlar sandılar ki, Kürecik türü tavizler ve Orta Doğu’da taşeronluk hizmetleri karşılığında Amerika’nın vereceği birkaç gelişmiş silah ve istihbarî-siyasî destekle PKK’yı iyice hırpalarken, silahsız siyasîleri de hapse atarsak , halkın geri kalanı iyice sinip kurtuluşu bizim eteğimizin altına sığınmakta bulur.
Oysa, sivil siyaset alanını darbecilerin bile yapmadığı kadar daraltırken, aynı bir siyasetin silahlı unsurlarıyla  -isterse, oyalamaya yönelik bir aldatmaca olsun-  siyasî müzakere masasına oturmakla, AKP, PKK’ya ister istemez devlet statüsü tanımış olur; zira, devletlerin muhatabı yine ancak bir devlet olabilir. Fiilen tanıdığı bu statüyü, resmen kabûl etmeyi reddettiği anda da, şimdi Türkiye’de neler oluyorsa işte onlar olur: Elindeki silah sayesinde masaya oturabilmiş bir yapının, masa devrildiğinde yapacağı tek şey, elindeki silahı daha önce hiç kullanmadığı kadar şiddetle kullanıp kendi pazarlık gücünü arttırmanın peşine düşmek olacaktır; hem de, bu yolda başarılı olup olmayacağını fazla  -hatta, belki de hiç-  hesap etmeden; zira, bu yolda başarısız olursa belki yok olacaktır ama, bu yola hiç girmemesi de yok sayılmayı peşinen kabûl etmesi demektir.
Bugün, her an artarak dökülmekte olan kanın temelinde, Erdoğan’ın siyaseti halktan çalarak tek adam olmaya yönelik örtülü-örtüsüz manevraları yatmaktadır. Yapılacak şey ise, mevcut iktidarın, üzerine tüy dikmeye çalıştığı pisliği; yani, 12 Eylül’ün getirdiği yasa ve yasakları, kesinlikle pazarlık usûlüne başvurmaksızın, dolayısıyla en temel insan hakları konusunda bile toplumun farklı taraflar hâlinde kutuplaşmasına yol açmaksızın, ortadan kaldırmaya girişmektir; tabiî, en başta seçim barajı olmak üzere