Dokunulmazlıklar üzerine, geçmişten bir sayfa
Murat Meriç Murat Meriç
İnsanları ayırıyoruz. Biz değil, baştakiler. Kendinden olmayana tahammül edemeyen bir iktidar var başımızda

Dokunulmazlıklar kaldırıldı. Ürpertici bir cümle. İlk kez yaşanmıyor. Öncesinde sonu büyük olaylarla biten hamleler yaşandı bu ülkede ve sadece bir halkın değil, Türkiyeli vatandaşların mecliste temsili engellendi. En başta, bu son hamleyle, benim ve benim gibi düşünen, oyunu o yönde kullanan insanların temsiliyeti engellenecek. “Halkın” meclisinde halkın vekilleri yok. Daha saça bir şey olabilir mi? “Secilmiş”i kutsayan insanlar yapıyor üstelik bunu. Kendi seçilmişlerine dokunmayan, dokunulmazlık zırhının ardında bin bir manevra yapan, suçu olmayanı suçluyor ve onların dokunulmazlığını kaldırarak bu milletvekillerini, sahiden milletin vekillerini meclis dışına itiyor. Barıştan çoktan vazgeçen, kavgayı savunan “insan”lar bunlar. Bugün, dokunulmazlıklardan, bugüne kadar yaşanmış bir kısım hadiselerden söz edeceğim.

Yaşadığımız en hazin dokunulmazlık hikâyelerinden birini hatırlayalım: 1991 yılında, aralarında Leyla Zana, Hatip Dicle, Mahmut Alınak, Selim Sadak gibi isimlerin bulunduğu Demokrasi Partisi (DEP) üyeleri, Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) listesinden meclise girdi ve milletvekili oldu. Üç yıl sonra, bu milletvekillerinin tutuklanması yönünde bir karar alındı. Milletvekilleri, dokunulmazlık olduğu gerekçesiyle meclisten ayrılmamaya karar verdi ancak 4 Mart 1994 tarihinde TBMM’ye giren polis, milletvekillerini zorla aldı. Hızla dokunulmazlıklar kaldırıldı, milletvekilleri on üç yıla mahkum edildi, DEP kapatıldı.

dokunulmazliklar-uzerine-gecmisten-bir-sayfa-139967-1.

Öncesindeki dokunulmazlık hikâyesi, Çetin Altan›ın başına gelen. Altan, 1965 seçimlerinde bağımsız milletvekili olarak meclise girdi ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) saflarına katıldı. Etkin bir muhalefet yürüttü. Bunu yaparken onun muhalefetinden rahatsız olanlar, kaba kuvvetle “iş”i halletmeye kalktı: Bıyıklarına sövüldü, küfredildi, dayak atıldı. Nihayet, dokunulmazlığının kaldırılmasına karar verildi ve hamle yapıldı. Dokunulmazlık kaldırıldı ancak sonra iade edildi. Macerasını, “Ben Milletvekili İken” (Bilgi Yayınevi, 1971) adlı kitapta anlattı. Kitap, aynı adla Devrim dergisinde yayımlanan yazıların toplamı –ki yazılar yayımlanırken Devrim’in yayını durdurulduğu için yazılar kitapta tamamlanabildi. Altan’ın eğlenceli üslubu olmasa, vahim hikâyeler iç karartacak ancak lafını esirgemeyen yazarın anlatımı, kitabı sürükleyici kılıyor.

“Ben Milletvekili İken”, 1999 yılında Kaf tarafından yeniden basılırken, arka kapağına şu not düşülmüş: “[kitap] 35 yıl öncesinin Türkiye’sinden bugüne nelerin değişip nelerin asla değişmediğine bakmamız için yayımlanıyor…” Bu “yeni” baskının üzerinden 17 yıl geçmiş ama hâlâ değişen bir şey yok: Baskı, şiddet, tahammülsüzlük… Sağdan sola uzanan bir hal üstelik bu. Sağcılar solculara –ki yekten “komünist” diyorlar– tahammül edemiyor bu ülkede. En başından beri böyle oldu bu. Bugünkü kavganın nedeni de bu. Çok açık. Meclise çağırdığı, “hodri meydan” dediği partiyi, başarısını hazmedemeyerek meclisten kovmanın başka hiçbir açıklaması olamaz. Kaldı ki, kendini “ulusalcı” olarak nitelendiren “solcular” da aynı cephede yer alıyor. MHP’nin oylamada nasıl tavır alacağı baştan belliyken CHP’nin onlara (ve AKP’ye) destek vermesi, büyük utanç. Düşünce özgürlüğünü savunduğunu iddia eden bir partinin, kendilerinden farklı fikirleri söylediği için –ki esasen çok farklı da değiller, en azından kağıt üzerinde savundukları kimi fikirlerde– kimi milletvekillerinin meclisten uzaklaştırılmasını istemeleri, açıklanamaz bir durum. Akıl almıyor.

Bu da ilk değil gerçi. Demirel’in, iki elini birden kaldırarak heyecanla “evet” dediği bir oylama var: Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamının onaylandığı o hazin oylama… Bu oylamada 28 CHP’li vekil, idamlara “evet” dedi. Biri (Mustafa Kemal Çilesiz) hariç diğerleri bir daha milletvekili olamadı. Aralarında Ali İhsan Göğüş gibi gazeteciler, “yıkıcı” Garip akımına karşı Hisar’ı savunan ve o dergi etrafında toplanmayı öğütleyen Nurettin Özdemir gibi şairler de var. Göğüş, Cumhuriyet’in yazı işleri müdürlüğüne kadar çıkmış bir gazeteci. Utancı ömür boyu yeter ama bu utancı sonrasında sürdürenler de var: İsmail Hakkı Arar, 12 Eylül yönetiminin “seçtiği” milletvekillerinden biri. Örnekler artırılabilir, gereği yok. Başa dönerek, bu oylamada 28 CHP›li vekilin idamlara «evet» dediğini bir kere daha hatırlatayım.

CHP bahsinde, Çetin Altan’a bağlanalım: “Bizim dokunulmazlığın kaldırılmasının neden gerektiği konusunda son konuşmayı Coşkun Kırca yaptı, son günlere kadar Meclis korudorlarında da kol kola gezdiğim eski okul arkadaşım. Elbetteki hayatının bir yüzkarası olarak o akşam yaptığı konuşmayı birçok kimse zamanı gelince kendisinin karşısına çıkaracaktır. Bir demagojinin uçurumu ile bir fikir özgürlüğü ihanetinin zirvesi arasında küçük bir hamamböceği gibi inip çıkıyordu.” Coşkun Kırca, hukukçu. Bir dönem gazetecilik yapmış, 27 Mayıs darbesi sonrası kurulan Temsilciler Meclisi’ne CHP üyesi olarak girmiş, sonrasında yapılan seçimlerde CHP İstanbul milletvekili seçilmiş. Çetin Altan’ın dokunulmazlığının kalkması yönünde fikir belirten ya da aleyhte oy kullanan tek CHP’li Kırca değil. Altan anlatsın: “İnönü beni savunduğu halde koskoca yüz kişilik CHP’den ancak otuz otuz beş kişi lehimde oy kullandı. Geri kalan genellikle lehimde oy kullanmamak için sıvışmıştı.”

Çetin Altan, kitabında, dokunulmazlığının kaldırıldığı oylamayı şöyle anlatıyor: «Oylama açık olarak ad okunmak suretiyle yapılıyordu. Her adı okunan milletvekili: ‘Kabul’, diye bağırıyordu. Zevkle bağırıyordu bunu. Aşkla bağırıyordu. Büyük bir kahramanlık yapıyormuş gibi bağırıyordu. ‘Kabul…’ Arada tek tük ‘Ret’, sesleri çıkıyordu.” Tanıdık geliyor mu bu? Oy kullanan AKP’li milletvekillerinin sırıtarak poz verdiği fotoğrafı hatırlayın… Demirel’in Gezmiş oylamasında iki elini heyecanla havaya kaldırmasını ya da… Demirel demişken, onunla alakalı bir ayrıntıyı da Çetin Altan’dan öğrenelim: “[oylama esnasında] Bakanlar ve bizzat Demirel, kendi partilerinden kimse oy vermeden gitmesin diye Meclis’teki kapıları tutuyorlardı.”

Sağın tavrı hep aynı: Partililere bir şey dikte ediliyor, yapmayan cezalandırılıyor. Genel başkan bile “yukarıdan” atanıyor, rakibinin olmadığı bir oylamada “seçiliyor”. En azından bugün olan bu. Geçmişte yaşanan da çok farklı değildi. Sağ, her dem sola tahammülsüzdü ve bu tahammülsüzlük artarak sürüyor.

İnsanları ayırıyoruz. Biz değil, baştakiler. Kendinden olmayana tahammül edemeyen bir iktidar var başımızda. Öncesinde bunu da çok gördük. Din adına hamleler yapan, Allah adını dilinden düşürmeyen ama dinde emredilenlere aykırı hareket eden bir “adam” topluluğu var ve bu, memleketin canına okuyor. Menderes ve arkadaşları ilk örnekti, bugün onun izinden gidenler bunu sürdürüyor. Menderes insanları ayırdı, “cephe”sine katılanları radyolardan ilan etti, sadece kendine oy verenlere hizmet etti. Diğer iktidarlar döneminde, pek çok milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırıldı. Bugün de öyle oluyor. Halkın yüzde 11’ini temsil eden parti, yok edilmeye çalışılıyor. Barışa en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, sadece bir halkın temsilcileri değil, onlara destek veren insanların temsilcileri de yok ediliyor. Yazık ki “sol”da görünen CHP, buna çanak tutuyor ve AKP’nin yanında yer alıyor. Aynı CHP, bugün milletvekilliklerinin düşürülmesi için oy kullandığı HDP’nin AKP ile anlaşarak ülkeye başkanlık seçimi getireceğini iddia ediyordu seçimlerde. Bugün başkanlığın yolunu, demokrasinin teminatı olan milletvekillerini meclisten atarak bizzat kendileri açıyor. Yaşanan yazık ki bu ve geri dönüşü olmayan bir sürecin ilk adımı atılan. Günahları boynuna diyeceğim ama bunu anlamayacak kadar yüzsüz “insan”lar var yazık ki aralarında…

Bugünkü yazı müziksiz. İçimden müzikle alakalı bir şey yazmak gelmiyor. Yine de, bu ayrımcılığa karşı, yakın zamanda müzikle andığımız bir Âşık Veysel şiirinden söz açayım… İzzet Öz “iş”i bir müzikleme hadisesi bu. 2004 yılında, Veysel’in doğumunun 110. yılında yapılan bir proje dahilinde dinlediğimiz bu “şiir»in can alıcı noktaları şöyle: “Senlik benlik nedir bırak / Söyleyim geldi sırası // Kürt’ü Türk’ü ne Çerkez’i / Hep Ademin oğlu kızı / Beraberce şehit gazi / Yanlış var mı ve neresi // Kuran’a bak İncil’e bak / Dört kitabın dördü de hak / Hakir görüp ırk ayırmak / Hakikatte yüz karası /…/ Veysel sapma sağa sola / Sen Allah’tan birlik dile / İkilikten gelir bela / Dava insanlık davası…”

Ayırmak, hele hele insanları ayırmak, ülkelere sadece felaket getirdi. Bunu unutmayalım.