Doların TL karşısındaki hareketleri neden önemli?
ASLI AYDIN ASLI AYDIN

Bugünlerde malum konumuz dolar. İndi mi, çıktı mı, kaç olur, daha yükselir mi, Merkez Bankası ne zaman müdahale eder gibi sorular haklı olarak gündemin ilk sıralarına oturmuş durumda.

Seçim dönemlerinde ekonominin görece daha fazla tartışıldığı bir gerçek. Fakat bu seçim döneminin, diğerlerinden ayrılan bir özelliği var. 24 Haziran’a sayılı günlerin kaldığı bu günlerde ekonomik kriz fısıltıları eşliğinde sandığa yaklaşıyoruz. Adı tam olarak konulmasa da içinden geçtiğimiz bu günlerin adının kriz olarak koyulmasında ben sakınca görmüyorum, lakin ulusal para biriminin günde yüzde 6’lık değer kayıplarını gördüğü hareketler elbette ‘bir şeylerin’ göstergesi.

Peki bu ‘bir şeyler’ ne? Yani neden dolarla yatıp dolarla kalkıyoruz? Halkımız açısından doların, TL karşısındaki hareketleri aslında neyi ifade ediyor? İşte tüm bu soruları yanıtladığımızda çözüm de ortaya çıkıyor. Sırayla ele alalım;

Ekonomi dövizde gelir değil, borç yaratıyor

Öncelikle dolar kurundaki yükseliş hiçbir ekonomi açısından pek hayra alamet değil. Neticede küresel bir dünyada yaşıyoruz ve dünya genelinde dövizli işlemlerin yüzde 90’a yakını dolar üzerinden yapılıyor. Doların, ulusal para birimleri karşısında olağan dışı değerlenmesi, hiçbir ülke açısından arzu edilen bir durum değil.

Fakat sadece dolar değerleniyor diye hiçbir ülke de ekonomik krize sürüklenmiyor. Krize sürükleniyorsa, bunun ayrı bir nedeni vardır. Bu nedenleri Türkiye üzerinden açıklayalım;

»16 yıl boyunda ülke ekonomisinde döviz geliri sağlayıcı faaliyetler geriledi. Sanayinin motoru imalat sanayisine bakıldığında, 2000’lerden bu yana toplam milli gelir içindeki payının yüzde 22’lerden bugün yüzde 16’lı seviyelere düştüğü görülecektir. Ayrıca yine imalat sanayide 1970’lerde yüzde 48, 1990 ve 2000’lerin başında yüzde 20’lerde olan yatırım yoğunluğunun günümüzde yüzde 13’lük bir seviyeye indiği göze çarpıyor.

»Ülkeye döviz geliri getirici ve istihdam yaratıcı faaliyetleri kapsayan sanayide niceliksel düşüşün yanında niteliksel olarak da gerileme mevcut. Sanayi iş kollarının neredeyse tümünde ithal ara girdilerin payında 16 yıl boyunca yaklaşık 4 kata ulaşan bir yükseliş gözlenirken, ithal edilen enerjinin maliyetinin de gider hanesine daha yüklü tutarlarla yazıldığının altını çizmek gerekiyor. Keza diğer taraftan yine döviz kazancı sağlayan tarım sektöründe de benzer bir gerileme var.

»Türkiye’nin net ihracatçı olduğu birçok üründe 2018’e gelindiğinde net ithalatçı konuma gelmesi, en temel gıda ürünlerinin bile ithal yollarla temin edilmesi, tarımdaki ithalata teslim olma eğilimini gözler önüne seriyor.

»Tarım ve sanayi gibi üretken alanlar gerilerken, ülke ekonomisinin 16 yıl boyunca inşaat faaliyetlerini öne çıkarması, döviz borcunu kamçılayan en önemli etkenlerden biri. İnşaat faaliyetleri zaten doğası gereği değer yaratan ve döviz geliri oluşturan bir sektör değil. Üretken sektörler içinde yer almıyor; spekülatif, yeni değer yaratmayan bilakis üretilmişlerin yeniden değerlenmesine dönük bir sektör.

Dolayısıyla, hükümetin Türkiye ekonomisinde kurduğu model, üretim odaklı olan döviz geliri sağlayıcı faaliyetler yerine rant dağılımını öne çıkartan döviz borcu yaratan bir ekonomidir. Üretim tarafı ithalata teslim edilmiş, 3 ihracat yapılıyorsa 4 ithal edilir hale gelmiştir. Hal böyle olunca dolar borçlusu olarak dolar kurundaki yükselişin, reel sektörün kâbusu olması şaşırtıcı değil.

Tepeden tırnağa dışarıya borçlu bir ekonomi

Bugün malûm gündemle birlikte pek çok kez ele alınan Türkiye’nin dış borçlarının şişmiş olduğu açık. 2002 yılında yaklaşık 130 milyar dolar seviyesindeki toplam dış borcun bugün 453 milyar dolara ulaşması, bu borcun yüzde 70’inin ise özel sektöre ait olması pek çok analizde yer alıyor.

Özel sektörün bu denli borç batağına saplanmasının elbette hem yapısal hem de konjonktürel bir nedeni var. Yapısal nedeni, devletin özel sektörü kendi öz kaynaklarına dayanarak üretim yapması yönünde teşvik etmesi yerine, yüksek faiz-düşük kur ikileminde borçlanmaya teşvik etmesi. Konjonktürel olanı ise, başta ABD ve AB tarafından 2010 yılından başlayarak uygulanan ve 2017’de kademeli olarak sona eren parasal genişlemenin yarattığı ucuz döviz kredisi rüzgârı. Yapısal ortam da zaten bu konjonktüre göre inşa edildi ve hiç bitmeyecek sanıldı.

dolarin-tl-karsisindaki-hareketleri-neden-onemli-468402-1.

Dolayısıyla bu borçluluk düzeyi ele alındığında dolar kurundaki her kuruş yükselişin ülke ekonomisinin reel alanı açısından önemli bir tehlikesi var. Örneklendirirsek, 2017 yılı sonundaki 453 milyar dolarlık dış borç, sadece durduğu yerde kur artışından Türkiye ekonomisine 460 milyar TL’nin üzerinde maliyet yazdı.

Doğru tespit doğru sonuç

‘Dolar kurundaki yangını nasıl söndürebiliriz’ sorusunun tek başına bir anlam ifade etmediği ortada. Sorunun doğru tespiti, ülke ekonomisindeki dolarlaşma eğilimleri ve gelirden ziyade borç yaratıcı faaliyetlerin yoğunluğu üzerine olmalı. Böylesi bir tespit, bu yapısal çarpıklığın da üstesinden gelecek sonuçları ortaya koyacaktır. Ekonominin bu bataktan ancak yapısal çözümlerle çıkabileceği, bu çarpık sistem içindeki çözümlerin- aynı geçtiğimiz gün MB faiz artışında olduğu gibi- etkisiz olacağı ve zararı daha da körükleyeceği unutulmamalıdır.