Dört maddede Habertürk’ün kapanışının anlamı
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

Radikal gazetesi 2014 yılında basılı versiyonuna son verdiğinde bunun bir küçülme ve neredeyse yarı yarıya kapanma gibi algılanmasının Radikal’in kendi kabahati olduğunu anlatan bir yazı yazmıştım. Çünkü Radikal, basılı yayınına son vermeden dört yıl önce (2010) ”Medyada Radikal devrim” sloganıyla gürültülü bir relansman yapmıştı. Teoman’ın seslendirdiği, animatik ve meraklandırıcı reklamlarıyla “n’oluyor acaba?” dedirten işlerdi. Elbette medya dışı bir sermaye grubundan solun anladığı manada devrim beklemiyorduk. Ancak içten içe “eğer tamamen dijitale geçmeyi devrim diye duyuruyorlarsa büyük iş” şeklinde düşündüğümü hatırlıyorum. Ancak “Radikal Devrim” denen bu olay, gazetenin tabloid boya geçmesi ve birkaç yazar transfer etmesinden ibaret bir silkinmeyle sınırlı kaldı. O dönemde “Kâğıt bitti, tüm enerjimizi ve yatırımımızı dijitale yönlendiriyoruz” demek daha “devrimci” bir hareket olurdu. Evet, ticari riskleri vardı ama o sermaye gücüyle denenmeye değerdi. Nitekim sonraları yenilgi psikolojisiyle dijitale yönelen Radikal, bir daha toparlanamadı ve Doğan Medya’nın kararıyla bir süre sonra tamamen kapatıldı.

Konuyu Habertürk’ün basılı versiyonunun kapanmasına getireceğimi anlamışsınızdır. Peki bu son gelişmeyi nasıl okumalıyız? Bu haftaki Köşe Vuruşu’nun sorusu bu. Dört maddeyle cevaplamaya çalışalım:

1- Habertürk’ün basılı versiyonu kapatması bir aslına dönüştür

“Diğer gazetelerin aksine Habertürk'ün enteresan bir durumu vardı, internette başlayıp basılı versiyon çıkarmıştı. Şu an aslına rücû ediyor ama eskisinden daha zayıf şekilde.” Habertürk’ün kapanış haberini aldığımda böyle bir tweet attım. Çünkü Habertürk, 1999’da yani Türkiye’de internetin tam anlamıyla emekleme yıllarında Ufuk Güldemir tarafından kurulmuş bir haber sitesiydi. O yıllarda gazetelerin bire bir kopyası olan internet sitelerine göre oldukça yenilikçiydi. Doğal olarak dikkat çekmiş ve internet üzerinden televizyona da evrilecek bir marka değeri yaratmıştı. Güldemir’in ölümünden sonra televizyon ve site, Ciner Grubu’na satıldı ve tam bir medya grubu izlenimi vermek için de basılı gazete olarak çıkmaya başladı. Olaylı Sabah grubu macerasından yenilgiyle ayrılmış Ciner Grubu için de o yıllarda havalı bir markaydı doğrusu. Şu anda yeniden dijitale dönmesi esasında asla dönüş ama küçülme gibi algılanması normal. Çünkü ne dijitaldeki gelirler Ciner Grubu’nun dişinin kovuğuna gider ne de orada holdingin anladığı dilde ticari fırsat oluşturacak bir güç olunabilir.

2 - Merkez medyadaki temsiliyet sorunu varlığı anlamsızlaştırdı

Geçen hafta bu sayfadaki yazıda, Erdoğan’a oy vermeyen %47,4’ün hiçbir ana akım medya organında temsil edilmediği ve bu manzaranın ticari olarak da sürdürülebilir olmadığını yazmıştım. Habertürk gazetesinin basılı versiyonuna son vermesinin bu yazının üzerine gelmesi iyi bir örnek oluşturdu. Çünkü, Habertürk’ün varlığı, ‘bir illüzyon dahi olsa’ iktidarla çelişen görüşlere de yer vermesiyle mümkündü. Bu durum Türkiye’de geçen hafta bu sayfada anlattığım nedenlerle imkansız hale geldi. Ticareten varlık göstermenin birinci şartı farklılaşmak. Tüm markalar kendilerini diğerlerinden farklı bir yere konumlayarak varlık gösterebiliyor. Habertürk yıllar önce kendini “Gücü özgürlüğünde” gibi bir yere konumlamış ve bunu da bire bir sloganına taşımıştı. Bu sloganın o dönem için de Habertürk’ü anlatıp anlatmadığı tartışılır ama bu slogandan bir “farklılaşma” niyeti olduğunu anlıyoruz. Bugün o düzeyde bile farklılaşma mümkün değil. Basılı gazetelerde oluşan krizin, farklılaşamayan “haber kanalları” için de süreceğini öngörebiliriz.

3 - Sermaye için medyada kalmanın tek yolu sübvansiyon

Medya dışı sermayenin medyaya girme motivasyonunu hepimiz biliyoruz: Burada bir güç oluşturarak, bunu medya dışı işlerinde paraya dönüştürmek. Burada “güç oluşturma” vurgusuna dikkat. Çünkü, bu güç eğer beni beslemezsen, şu şu haberlerin yapılmasına izin veririm demektir. Bu bir “aba altından sopa gösterme ve yırtmacı hafif hafif açma” işiydi. Yaklaşık 16 yıldır süren son iktidar öncesinde de yıllarca bu çarkın böyle döndüğünü biliyoruz. Yırtmaç çok açılınca hükümet düştüğü bile görüldü. Bu yüzden, bugün medyanın hâlinin tek sorumlusunun Erdoğan iktidarı olduğunu düşünmek medya sorununu asla çözemeyecek olmak anlamına gelir. Bu durum, 80’lerle birlikte medyaya topla tüfekle, Allah ne verdiyse giren medya dışı sermayenin bir sonucudur. Bugün ana akım medyada ayakta kalmanın tek yolu var o da rakibine benzemek. Bunun da bildiğimiz anlamda ticari bir karşılığı yok. Diğer türlü sübvanse de edilmiyorsanız ister istemez küçülecek veya kapanacaksınız.

4 - Şişirelen tirajlar yanıltmasın

Gazete tirajı işi biraz güç işidir. Ne kadar çok basıp dağıtırsanız o kadar çok tiraj alırsınız. Eğer zarar etmeyi veya başka yerlerden subvanse edilmeyi göze alırsanız, rekor tirajda bir gazeteniz olabilir. Bir ara “1 milyonu zorlayan Zaman gazetesini” hatırlayalım. Gerçekten Zaman gazetesini gidip bayiden alan 1 milyona yakın okur varsa onlar nerede mesela? Hepsi mi kaçtı? Kuşkusuz hayır. Çünkü bu rakam gazetenin bayi satış rakamı değildi. Muhtemelen gazete bir takım sermaye odakları tarafından birer ikişer bin gibi rakamlarla alınıyor, sonra da bedava dağıtılıyordu. Böylelikle tiraj yükselmiş gibi görünüyordu. Tirajların şişirilmesi için bunun gibi pek çok yöntem mevcut ama artık bu hayali tirajlar, devlet iştirakleri dışındaki reklamvereni kandırmaya yetmiyor. Reklamveren de dijitalde kendi içeriğini oluşturmaktan tutun, bütçeyi Facebook, Youtube, Twitter gibi küresel markalara yönlendirmek gibi çözümleri mantıklı buluyor. Tüm dünyada geleneksel medya odaklarının reklam pastası bu dev şirketlere doğru kaçıyor ama Türkiye’de medyanın temsiliyet sorunu bu süreci daha da hızlandırıyor olabilir. Yani “milli” sözcüğüyle de ifade edilebilecek bir medya sorunu var. Zira medyayı besleyecek reklam, yabancı sermayeye kaçıyor.

Şu “baskı” işini abartmasak mı acaba?

Ana akım medyadaki bu sorun, bağımsız ve alternatif medyayı güçlendirir diye arada ümitleniyoruz ama dünyada bile dijitalde tam anlamıyla tatmin eder bir “gelir modeli” oluşturulamadığı için kısa vadede bu zor. Bağımsız medyaya ve Türkiye’nin ana akım medyada aradığını bulamayan diğer yarısına düşen “baskı” işinin romantizmini abartmamak. Burada “baskı” derken tabii kağıda baskıyı kastediyorum. Bizim yaşadığımız sorun, sadece basılı medyanın yok oluşundan kaynaklanan romantizm değil, “gazeteciliğin” yok oluşu sorunu. Gazeteciliği sürdürmek için dijitalde yaratıcı bir konsept, dil ve gelir modeli oluşturmak bizim için daha hayati. Normalde böyle dönemler yaratıcılığı teşvik eder derler ama mevcutta veya ufukta görünen bir şey yok. “Ne olabilir?” sorusunu tartışmayı ilerleyen haftalara bırakalım.