Dostlar alışverişte görsün
YANKI YAZGAN YANKI YAZGAN
Mediacat dergisi alışveriş, tüketim ve çocuk üzerine görüşlerimi sorarken irdelemem için aşağıdaki iki paragrafla  dikkatimi çekti.

1. ‘Resmi Gazete’de 14.9.2011’de yayımlanan, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında 652 sayılı KHK’nın 2. maddesinde bakanlığın görevlerine bir ek yapıldı: “Öğrencileri küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak, uygulamak, güncellemek; öğretmen ve öğrencilerin eğitim ve öğretim hizmetlerini bu çerçevede yürütmek ve denetlemek…’

2. ‘İlköğretim 3. sınıf için onaylanmış bir Türkçe kitabında ise çocukları alışverişe ve AVM’lere yönlendiren şöyle satırlar yer alıyor:’

“Ekin, özellikle her şeyin bulunabildiği büyük marketlerden alışveriş yapmayı seviyor. Binlerce ürün, tekerlekli arabalar, elbette bisküviler, şekerler Ekin’i çok heyecanlandırıyor. Adeta paten yaparcasına marketin rafları arasında oradan oraya gidip geliyor. …
Bu marketler, gerçekten de çok fazla malı aynı anda bulundurabiliyorlar. Tek yere gidip birçok şeyi alabilmek, satın alabilmek daha ekonomik. Hem de daha az yorucu. Kısacası dışarıda olduğu gibi kasaptan manava, bakkaldan kırtasiyeye gitmek zorunda kalmıyor.”


Günümüzün geçerli ‘pratik’ değerlerinden birisinin ‘çok para’ kazanmak ve (kazanılan parayı başka kullanma yolu bulamayıp) bolca alışveriş yapmak olduğunu düşünürsek müfredat programına buna ilişkin bir parça koymaya kalkışmayı yadırgamadım.

Çocukları ister ticaret veya iyi alışveriş yapmak üzere yetiştirelim; ister kâr amacı gütmeyen kazanç sağlama, ya da salt geçim sağlama amaçlı yaşamak üzere yetiştirelim; eğitimi sadece pratik beceri kazandırma aracı olarak görmek, kazanmaları gereken pratik becerilere odaklanmak onların gelişimlerine pek bir olumlu etki yapmıyor.

Her dersin  bir işe yaraması gerektiğine olan yaygın inanç (‘ bu benim hayatta ne işime yarayacak?’) sanki hayatımızın ileride nasıl olacağı şimdiden belliymiş gibi bir ‘hazırlık’ yapmamız gerektiği düşüncesini doğuruyor.

Zihinin gelişmesindeki edinimleri raflarda satacak malları bulundurmak biçiminde görünce, öğrenilen bilgilerin sadece ezberlenen ve belli durumlarda kullanılan (sonra da çöpe atılan)bilgilerden  ibaret olması da doğal. Alışveriş kültürünün kendisini öğretmesek de, öğrenci eğitimi sırasında bir alışveriş yaparcasına bilgi edindiğinde, sadece lüzumlu olacağını sandığı şeyleri (lüzumlu bilgi!) öğrendiğinde,  alışverişçi mantığa dayalı bir eğitim alarak zaten bu alışverişçi bakış açısını benimsemeye başlıyor.

Elbette alışveriş kültürünü bir de dersini alarak öğrenen çocuğun eğitim hedefi bir malı ya da araziyi ucuza kapatmayı, ileride çok para edecek bir nesneyi minimum masrafla elde etmeyi, hatta bunun için gerekirse karşısındakini kandırabilmeyi (‘ee, kandırılmamak karşı tarafın sorumluluğu!’) öğrenmesi kaçınılmaz.

Topluma ve kendine yarar sağlayacak ticaret erbabı ya da iyi alışverişçiler yetiştirmeye ilkokuldan başladığınızda, bu amacın kendisine ulaşılabileceğine de inanmıyorum. Zira sadece sorusu çıkacak cevapları ezberlemeye dayalı bir eğitim ile kazanılacak ‘çağdaş’ alışverişçilik becerilerine pek de güvenemeyiz. Aynı yöntemle kazanılan matematik ya da dil becerilerinin çoğunun sınavlar biter bitmez kaybedildiğini düşünürsek (bzk Üniversite giriş sınavında anlaması ve açıklaması zor derecedeki düşük performanslar).

Bir yanılgı var
Eğer çocuklar alışverişte mallar içinde en ucuzu seçme bilgi ve becerisini geliştirebilirlerse, bunun ölçüsü ne olacak?

Bir alışveriş merkezine girip oradan eli kolu dolu ama çok az para harcamış olarak çıkmanın gururu ile yetişeceklerse, burada bir yanılgı var.

Ülkemizdeki tüketiciler alışveriş alışkanıklarına bakıldığında genellikle ‘cherry picker’ (kiraz toplayıcısı) diye biliniyorlar. Bu ‘uyanık’ müşteriler marketlere girdiklerinde o anda raflardaki en ucuz, en hesaplı malları satın alıyorlar. Ama hangi hesaplı malları?

İhtiyaçları olmayan ve belki de hiç olmayacak malları alarak çıkıp gidiyorlar (okuldaki ‘ihtiyacım olmayacak’ bilgileri öğrenmeye direnirkenki yaklaşımlarının tam tersi strateji ile).

Alışveriş dersinin çekirdeğini oluşturacak olan okuma paragrafında öğretilmeye çalışılan zaten bireyin doğal olarak içinde duyduğu eğilim; sonraki adımı çok fazla düşünmeden, o andaki duruma göre hareket etmek; en ucuzu ‘koparmak’ (bo-bo deyişle ‘an’ı yaşamak) . Bu günümüzün talancı, doğayı, yarını ya da gelecek kuşakları düşünmeyen sanayi ya da kentsel dönüşüm yaklaşımlarının bir başka biçimde kendini gösterişi.  Aynı bakış açısıyla hastanelerde muayene 5 dakika olsun hastanın işi görülsün (ama doğru teşhis ve tedavi olmasa da olur) de diyebiliriz.

                   Geleceği düşünebilmek insanın evrim süreci içinde ilerledikçe, bir anlamda doğallıktan uzaklaştıkça, kazandığı bir yeti; kendi ömrünün ötesinde bir yaşam tasarlayabildiği ölçüde kendisinin anlık ihtiyaçlarından uzun vadeli yararları düşünerek vazgeçtiğinde, insan, ‘herşeyi maksimum’ bir tüketici olmayı ‘başaramıyor’.
 
Bu doğal (bir başka deyişle insanlaşma sürecine tabi olmamış) eğilimi pekiştirici ‘uyanık’ alışveriş eğitimi, ancak evrensel etik değerlere dayalı olduğunda daha sürdürülebilir olan alışveriş (ticaret, sanayi, üretim, tüketim) sistemini de sabote edecektir. ‘Sonuç-odaklı’, hemen ve maksimum kazançlı olacak alışveriş eğitimi planlayanların, kendi ufukları ile sınırlı bir toplumu bile yaratmaları kolay değil.

Etik ilke ihtiyacı

Toplumsal koşulların, çocukları sadece kısa vadeli sonuçlara odaklanarak, kazanç getirmeyecek faaliyetlerden uzak durmaya sürüklemesi, bilim, sanat gibi toplumu ileriye götüren faaliyetlerin ihmalini ve küçümsenmesini doğurabilir (bkz. Ülke).

Alışveriş yapmayı maksimum kazanç sağlamanın ötesinde görerek hareket edebiliriz. Bir boyutu ile kişinin toplumsal karşılıklılık (reciprocity) ya da toplumsal rol dağılımı içerisindeki yerini alma olarak gördüğümüzde, alışverişin insani ilişkilerin iş hayatına bir yansıması olduğunu da düşünebiliriz. Alışveriş ilişkilerini sadece kazançlı çıkmaya indirgemek, hele bunu ilkokul eğitiminin bir parçası kılmak toplumsal dokuya zarar verici olabilir. Temel etik ilkelerin kazandırılması alışveriş tekniklerinden daha anlamlı ve kalıcı bir kazanç, daha temiz ve dürüst bir alışveriş ilişkisi sağlayabilir.

(Bu paragrafı safça ve ekonomipolitik  açıdan geçersiz görecek okurlara ‘haksızsınız’ diyemeyeceğim)

 
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız