Dün, bugünü anlatır mı?
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Galatea Art Galeri’de geçen hafta başlayan bir sergi var: Düne Bakıp Bugünü Anlamak. İlk adı Sanayi-i Nefise Mektebi olan, şimdiki adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi mezunları ile akademisyenlerinin eserlerinin yer aldığı bir koleksiyon sergisi... Bütün büyük ustaların eserlerini içeriyor ve 20 Eylül’e kadar açık kalacak. Vaktiyle içlerinden birinin, İbrahim Çallı’nın bir natürmortu; Hikmet Onat’ın Kızkulesi ve H. Vecihi Bereketoğlu’nun Göksu’su ile birlikte evimizin duvarında asılı dururdu. Sonra gün döndü, devran değişti, şimdi nerededirler bilmiyorum.


Aslında dünün bugünü anlatması, bir devamlılık duygusuyla birlikte insana kendini iyi hissettiren bir şeydir. Elbette bir değişim söz konusudur, ama köklerini de, gelişini de görmek mümkündür. Oysa bugün ile dün arasında böyle bir bağ kurmak imkânsız görünüyor. Hele, epeyce eski bir dün’ü yaşamış olan yaştakiler için. İki-üç yüzyıl öncesinin ise, uzaklık olarak Taş Devri’nden farkı yok.


Her şeyden önce yaşamanın ivmesi arttı. Bunu da yalnızca teknolojik gelişim vs. ile açıklamak çok zor. Bu sürat insanları da değiştirdi besbelli. Eski ölçütlere göre barış içinde bir sivil yaşam sürüyor olmamız gerekirken, her gün kaybolan genç hayatların haberleriyle içimiz parçalanıyor. Hal böyle olunca, insanlar paylaşılan tatil anılarına karşı sabırsızlaşıyor. Hatta sanat etkinliklerini bile boş bulmaya başlıyor.


Ben, saçımdan sürüyerek götürülmedikçe (ki onu da son yirmi yıl içinde sanırım iki kez kızım başarmıştı) tatile çıkmayan birisi olduğum için ilkine uzaktan bakıyorum ama çalışan insanların tatil de yapması gerektiğini düşünüyorum. İstemiyorsa yapmaz, kendi bileceği şey. Ancak hassas günlerde cümbüş paylaşımlarının yürek yakabileceğini de unutmamak gerek. O pek hatırlanmayan eski zamanlarda, komşunun sevincine de, kederine de anlayış gösterilirdi. Ne var ki, insanları tepeden inme ceberrut önlemlere uymaya zorlamak da hiç hayra alâmet değil. Böyle şeylerin ancak içten geldikleri zaman bir anlamı oluyor.


Sanat etkinliklerine gelince, onları herhangi bir nedenle küçümsemenin, yoksaymaya eğimli olmanın mazur görülecek yanı yok bence. Çünkü sevinçler de acılar da, hele büyük sevinç ve acılar söz konusuysa, yarına sanata yansıyarak kalır. Belli bir devrin yaşamı ve özellikleri de öyle. Resimle, kitaplarla, müzikle...


Bu yansımalar bize o ‘Taş Devri’ insanlarının her şeye rağmen bizim gibi olduğunu da hatırlatabilir.
Dünü yarına yansıtmaya belki de en uygun sanat ise, sinema olsa gerek. Yaşananlara karşı hızla duyarlı olan sinema, düne bakmadan da bugünü anlamamızı sağlayabiliyor.


Hazır sinemanın adı geçmişken, Sarajevo / Saraybosna’daki bir başarımızı (iki başarımızı) da hemen duyurmak isterim. Deniz Gamze Ergüven’in ilk uzun metrajı “Mustang”. Cannes Film Festivali’nin Yönetmenlerin On Beş Günü seçkisinde beğeniyle karşılanan film, Saraybosna’nın büyük ödülünü aldı. Filmin beş genç kadın oyuncusu: Güneş Şensoy, Doğa Doğuşlu, Tuğba Sunguroğlu, Elit Işcan (Beş Vakit, Hayat Var) ve İlayda Akdoğan de En İyi Kadın Oyuncu ödülünü paylaştılar. Festival’in En İyi Erkek Oyuncu ödülü de, Rachel Tsangari Özel Jüri Mansiyonu alan filmi “Chevalier”nin erkek oyuncuları Yorgos Kentros, Vangelis Mouríkis, Panos Koronis, Makis Papadimitriou, Yorgos Pyrpassopoulos ve Sakis Rouvas’a gitti. Ziya Demirel’in kısa filmi “Salı”nın kısa film dalında mansiyon aldığı Saraybosna’da, iki yıl önce de Erol Mintaş’ın yönettiği ‘Annemin Şarkısı’ En İyi Film, oyuncusu Feyyaz Duman da En İyi Erkek Oyuncu seçilmişti.