Dündar - Gül, Mumcu ve özgürlük üzerine…
Murat Meriç Murat Meriç
Can Dündar ve Erdem Gül, tutuklanan “meşhur” gazeteciler. Dolayısıyla özgürlük talebimiz onların şahsında simgeleniyor. Ancak bu talebi ısrarla yinelerken, diğer tutuklu gazetecileri unutmamamız gerekiyor

Türkiye’de hiç değişmeyen iki talebimiz var: Barış ve özgürlük. İkisi birbirine bağlı: Biri olmazsa diğeri olmuyor. İktidarlar değişiyor, talep değişmiyor. Kimi iktidarlarda şiddeti artıyor, karşılığı ağır oluyor. Baştakiler tutukluyor/savaşıyor, ceremesini halk çekiyor. Barış istediği için ya da gerçekleri yazdığı için hapse atılanların özgürlüğünü istemek her koşulda fena. Türkiye’de hep böyle oldu. Olmaya devam ediyor. Asıl fena olan da bu zaten.

dundar-gul-mumcu-ve-ozgurluk-uzerine-107043-1.

Sorsanız, baştakiler, gelmiş geçmiş en özgürlükçü iktidar. Kürtçe konuşmak/yazmak ya da Kürtçe şarkılar söylemek kağıt üstünde yasak değil, evet. Buradan bakarsak bu “özgürlükçülük” halini savunanların haklı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu adım, bir ayıbın düzeltilmesinden ibaret. 12 Eylül iktidarının yasakladığı Kürtçe, AKP iktidarıyla kaldırıldı. Burada, AKP hanesine yazılan bir başarı yerine 12 Eylül hanesine kocaman harflerle yazılacak bir ayıptan söz edilebilir ancak. Hakkını insana teslim etmek özgürlük anlamına gelmiyor. Yazık ki memlekette özgürlük denince anlaşılan bu. Anadili Kürtçe olan bir Kürt, elbette bu dili konuşacak. Aksini düşünmek abes bile!

Bu haftaki konumuz özgürlük. Dillendirme sebebim, tutuklu gazeteciler. Can Dündar ve Erdem Gül için talep ettiğimiz özgürlük, cezaevlerindeki diğer gazeteciler ve düşünce suçluları için de geçerli elbette. 141 - 142 ve 163. maddelerin kalkmış olması bir şey değiştirmiyor: 301. madde hâlâ yürürlükte ve aktif kullanılıyor. Maddede (mealen) “Türkiye Cumhuriyeti’ne ve kurumlarına dil uzatanlara gerekli ceza verilir” deniyor. Üçüncü fıkrada, “Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.” denilmiş ama dördüncü fıkrada derhal şerh konulmuş ve böylesi “suçlar” için Adalet Bakanlığı’na soruşturma yetkisi verilmiş.

Hukukçu değilim ama bu, Türkiye’de hukukun tuhaf işlediğini görmeme engel değil. Can Dündar ve Erdem Gül’ün “devlet sırrını ifşa”dan tutuklanması değil belki ama tutuklanma yolu sahiden tuhaf. MİT TIR’ları haberinin Cumhuriyet’te yayımlanmasını müteakip ülkenin en yetkili insanı, televizyon ekranlarında “Bunu öyle bırakmam, bedelini ağır ödeyecek.” cümlesini sarf etti ve “gereği” derhal yapıldı. Hukuk böyle işliyor Türkiye’de: Cumhurbaşkanı hedefi gösteriyor ya da daha doğru bir deyişle “rahatsızlığını” dile getirmek suretiyle işaret ediyor, adli kurumlar “gereğini” yapıyor. Geçtiğimiz günlerde yaşanan Barış için Akademisyenler olayında da gördük bunu: Recep Tayyip Erdoğan akademisyenlere kızdı, ertesi sabah gözaltına almalar başladı. Tutuklanan (şimdilik) yok belki ama pek çok arkadaşımız kürsülerini kaybetti ya da haklarında soruşturma başlatıldı. Şu, yanlış bir öngörü olmaz: Yakında üniversiteden uzaklaştırılanlar çoğalacak. Malesef.

Can Dündar ve Erdem Gül, tutuklanan “meşhur” gazeteciler. Dolayısıyla özgürlük talebimiz onların şahsında simgeleniyor. Ancak bu talebi ısrarla yinelerken, diğer tutuklu gazetecileri unutmamamız gerekiyor. Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun verdiği rakama göre 12 Ocak 2016 itibariyle tutuklu gazeteci sayısı 31. Bunların üçü imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü ve çoğu, ülkenin güneydoğusunda gazetecilik yapmaya çalışanlar. Adlarını tek tek saymayayım, merak eden tutuklugazeteciler.blogspot.com.tr adresinden güncel rakamları takip edebilir. Yazık ki hiçbir zaman düşmeyen, zaman zaman çok artan rakamlar bunlar.

dundar-gul-mumcu-ve-ozgurluk-uzerine-107044-1.Geçmişe biraz bakalım… Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün 2012 raporunda Türkiye, “dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” olarak nitelendirilmişti. O dönem 42 gazeteci hapisteydi. İkinci sıradaki Çin’de aynı tarihlerde tutuklu gazeteci sayısının 30 olduğunu hatırlarsak bunun oldukça yüksek bir rakam olduğunu görürüz. Üstelik 42, gördüğümüz en büyük rakam değil. Sonrasında, hem de bu “özgürlükçü” iktidar döneminde 105 rakamını da gördük. Ergenekon’un etkisiydi gerçi bu: Bir sürü gazeteci, bu davayla ilişkilendirilerek tutuklandı ve aylarca hapis yattı. Sonrasında, “biz yanlış açmışız davayı” mealinde bir özürle ve dalga geçilir gibi yargılamalar tekrar yapıldı. Yatan, yattığıyla kaldı. Kitap yazdığı için (altını çizeyim: yayımladığı değil yazdığı için) hapse atılan Ahmet Şık’ı da unutmayalım. O dönem Nedim Şener‘le birlikte hapse girmişti Şık ve bu ikili, tıpkı Dündar - Gül gibi simge olmuştu. Simgelere her dem ihtiyacımız var ama onların ışığı diğerlerini karartmamalı. Daha açık söyleyeyim: İki ismi öne çıkartıp diğerlerini unutmayalım.

Gazeteciler sadece tutuklanmıyor bu ülkede: Öldürülüyor. Cinayetlerde devletin ya da devlet eliyle güçlendirilmişlerin payı büyük. Çağdaş Gazeteciler Derneği, öldürülen gazeteci sayısının 77 olduğunu söylüyor. Abdi İpekçi’den Çetin Emeç’e, Musa Anter’den İzzet Kezer’e uzanan bir liste bu. Bu listenin en can acıtıcı isimlerinden biri, 23 yıl önce bugün öldürülen Uğur Mumcu.

Hafıza tazeleyelim: Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993’te Karlı Sokak’taki evinin önünde arabasına konan bir bombayla öldürüldü. Cenazesi kalabalıktı, herkes oradaydı. Maltepe Camii’nden Cebeci Asrî Mezarlığı’na uzanan yolu hatırlıyorum. Mumcu’nun öldürülmesi, büyük bir infial yaratmış, Türkiye, tarihinin gördüğü en büyük cenazelerden birine şahit olmuştu. Ruhi Su’nun sesinden çalınan “Ankara’nın Taşına Bak”, bu cenazenin simgesiydi. Sonrasında, Zülfü Livaneli’nin “Yiğidim Aslanım”ı da ona atfedildi.

Bir başka kalabalık cenaze, 19 Ocak 2007’de öldürülen gazeteci Hrant Dink’in cenazesiydi. Bu da şarkılıydı: “Sarı Gelin”, sadece cenazede değil, her yıl yapılan anmalarda çalınan, Dink’le özdeşleşmiş bir şarkı haline geldi. Cenazeler kalabalık oluyor ama sonrası, biraz fena. Ortalık tenhalaşıyor. 1 Şubat 1979’da öldürülen Abdi İpekçi de küçük gruplarca anılıyor artık. Katili Mehmet Ali Ağca’nın adı daha çok biliniyor. Bunun sebebi, Papa’yı da vurması değil üstelik: Saçmalamaları. Saçmalayan akılda kalıyor. Uğur Mumcu ve Hrant Dink anmalarına katılanlar da gün geçtikçe azalıyor. Hoş, orada toplanmamak onların unutulduğu anlamına gelmiyor elbette. Yine de bir şeyleri “görünür” kılmak için böylesi toplanmalara ihtiyaç var.

Uğur Mumcu adının bugüne ulaşmasında, onun adına kurulan Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın (um:ag) ve bu vakıf bünyesinde değişik diziler halinde yayımlanan kitapların payı büyük. Mumcu, her şeyden önce iki şahane evlat ve bir vakur eş bıraktı ardında: Güldal Mumcu, Özgür Mumcu ve Özge Mumcu Aybars, Uğur Mumcu adının yaşaması için ellerinden geleni yapıyorlar. Takdir edilesi, alkışlanası bir çaba. Bu çabanın yanına, Mumcu adını yaşatan bir şarkıyı da ekleyeyim… Selda Bağcan’ın seslendirdiği “Uğurlar Olsun”, memlekette yazılmış en güçlü ağıtlardan biri: “Bir pazar sabahıydı / Ankara kar altında / Zemheri ayazıydı yaz güneşi koynunda / Ucuz can pazarıydı / Kalemin düştü kana / Zalimler pusudaydı / Bedenin paramparça // Uğurlar olsun / Hüzünlü bulutlar yoldaşın olsun / Bir keskin kalem bir kırık gözlük / Yürekli yiğitlere hatıran olsun…”

Konumuz özgürlük demiştim başta. Selda Bağcan üzerinden, onun seslendirdiği bir başka şarkıyı hatırlatayım: 1988 tarihli albümüne de adını veren, “Özgürlük ve Demokrasiyi Çizmek”. Bağcan, bugünlerde bu şarkıyı “güncelleştirilmiş” sözleriyle yeniden aldı repertuvarına.

Özgürlük bahsinde akla gelen pek çok şarkı var. Bunlar arasında belki de en meşhuru, Zülfü Livaneli’nin, Paul Eluard şiirinden adapte ettiği “Özgürlük”. Bütün Livaneli konserlerinin finalinde coşkuyla sölediğimiz şarkının sonunu hatırlayalım: “Bir sözün coşkusuyla / Dönüyorum hayata / Senin için doğmuşum / Haykırmaya / Ey özgürlük!” Bugün barışın yanına iliştirdiğimiz bu talep, insan olmanın gereği. Özgürlük kısıtlanınca, insanan yaşam hakları elinden alımış oluyor. Haksız yere ve bir hırs, bir inat uğruna hapse atılan gazeteciler, biraz da bunun için özgürlüğü en çok hak edenler. “Basın özgürlüğü”, artık sadece dillerde. Yazık ki öyle.

Yazının sonunda bir bANDİSTA şarkısını anayım: “Ne sokakta ne meydanda ne kampüste ne yolda / Ne mahpusta ne torna tezgâhında / Özgürlük içinde özgürlük kafanda özgürlük / Özgürlük sen nerdeysen orada // Hem sokakta hem meydanda hem kampüste hem yolda / Hem mahpusta hem torna tezgâhında / Özgürlük elinde özgürlük seninle özgürlük / Özgürlük sen ordaysan orada!”

Özgürlük talebinde bulunmayacağımız günlerin özlemini kurduğumuz şu günlerde asla unutmamamız gereken şey şu: O günlere erişmek biraz da bizim çabamızla gerçekleşecek. Gazetecilik, özgürlüğe en çok ihtiyaç duyulan meslek. Gazetecinin gördüğünü özgürce yazması gerekiyor -ki haber alma hakkımız engellenmesin. Türkiye’de gazetecilere yönelik baskılar, dolaylı yoldan değil doğrudan bizi hedefliyor. İşte bu nedenle, gazetecilerin tutuklanmasına yekten karşı çıkmamız, onlar için özgürlük talebimizi daha gür haykırmamız gerekiyor. Üstelik tek bir dilde değil, bütün dillerde ama bu ara en çok Kürtçe: Azadî!