Dünya ve insanlık kimlere emanet!
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

İF (Independent Films) filmlerini izliyorum. Özgürlük, eşitlik ve barışa adanmış filmler! İyi de yapmışlar! Bir zamanlar, bu kavramları önemseyen ve insani dayanışmaya dayalı ütopyalar vardı; bugün yoklar! Aksine, insanlık bilgi, teknoloji, iletişim açısından geliştikçe, ütopyaların yerini distopyalar aldı. Artık, yeryüzünün sınırlarının bilincinde ve küresel-sosyal dayanışmaya dayalı bir toplum kurmaktan ne söz eden var, ne de bu yolda umut besleyen! Buna karşın, küresel trajedilerimiz ile daha beterini bekleyenler çok!

Filmlerin çoğunu göremedim ama seyrettiklerim arasında, Batı toplumlarındaki bireysel dramları, kaybedenleri anlatanlar da vardı, yeryüzündeki anlam kaybını veya dünya gerçekliğinin kaba yüzünü dile getirenler de...

Aralarında, “Yallah! Underground”, gibi umutsuzluk içinde bir “ışık yakma” çabasında olanlar vardı ki, çok değerli. Yallah! Underground, Ortadoğu ülkelerinde geleneksel müziklerini rap veya hip-hop tarzında yeniden yorumlayan sanatçılarla ilgili bir film. Genç bir yönetmenden, siyah-beyazın ötesindeki renkleri gösteren bir film. Bu sanatçılar, düşünceleri, hayalleri ve uğraşılarıyla Ortadoğu’nun pek alışkın olmadığımız yüzünü gösteriyorlar bize; aydınlık, umut verici bir yüz!

Sanatçılardan birinin dediği bir şey var ki, kulak vermekte yarar var: “Siyasetçiler hayallerimizi çalıyorlar; Ortadoğu’ya hayalleri ancak sanatçılar getirebilir.”

Gerçekten, egemen güçler, neoliberal politikalar ve maşa olarak kullandıkları siyasetçiler bu dünyanın ve halkların hayallerini de, umutlarını da çalıyorlar. Örneğin bizden bir örnek:

Davutoğlu El-Cezire televizyonuna konuşmuş: “Eğer Suriye halkına Türk desteği yoksa kendilerini nasıl savundular?... Eğer bugün gerçek Suriye ılımı muhalefeti varsa bu Türkiye’nin desteği sayesindedir.”
Yani akan bunca kan, çekilen sefaletin arkasında “Biz” de varız! Yani Biz de, bölgemizde büyük güçler ve hesaplar arasında yer almak istediğimizden, bir ülke ve insanlar mahvoluyormuş!

Ülkenin içi de farklı değil! Her güne, savaş, katliam, bombalama, terör, ölüm, yıkım haberleriyle başlamaktayız. Bir tarafta, Ankara, İstanbul gibi Batı kentlerinde canlı bombalar, bomba yüklü araçlar dolaşıyor; katliamlar yaşanmakta; öte yanda, Güneydoğu’da Devlet ile Kandil arasındaki çatışmalar sürerken, insanlar, kentler, umutlar yerle bir olmakta.



İşte Cizre’den sonra Sur‘da olup bitenler! Üç aya yaklaşan sokağa çıkma yasağı var; Kent yakılıp yıkıldı; halk göç etti; kalan bir kısım insan bodrumlarda çoluk çocuk yaşam savaşı vermekte.; alınamayan cenazeler var. Bu tarafta, terörden başka laf eden yok! Hâlâ insanlık arayanların başlattığı bir imza kampanyası var; bir çare olamasa da, susmanın azabını azaltabilir belki!

Sözüm yalnız Devlete değil! Kandil’in de, bu kırım ve yıkımın bir tarafı olarak sorumluluğu büyük. Siyaset masasının devrilmesinde onun da payı var. Oysa, pek sevmediği TC’ye değilse de, yıllardır arkasını dayadığı kendi halkına ölümden ve kırımdan başka vaat edeceği bir şeyler olmalı!

Özetle, egemen güçler ve çıkarlar, piyonlar ve aracılar bir araya gelmiş, hep birlikte bu dünyayı insana dar ederken, huzur, güven ve umudu da piyasaya çıkarmışlar. İnsandan çalınan tüm bu değerler, ve hayaller, şimdi, uluslararası ve ulusal piyasalarda alınıp-satılmakta.

Hayalleri çalan yalnız siyasetçiler de değil, bir de iktidar sevenler var! Bakın, bunlardan biri, halkın Artvin- Cerattepe ‘de halkın doğayı korumak için verdiği mücadele sonrasında, Davutoğlu’nun yargı sürecinin beklenmesi yolundaki kararı karşısında neler diyor: “demek ki kuru gürültü ve yaygara ile devlete geri adım attırılabiliyormuş... Artvin’de bu oldu... millet ile RTE arasında olan duygusal senkronizasyona hükümet tam olarak ayak uyduramıyor.. yönetimde çok başlılık etkilerini gösteriyor.”

Buradan başkanlık sistemine gelinmesi, insan “pes “dedirtiyor ama belli ki, “koyun can derdinde, kasap et derdinde!”

IF’ te, beni çok etkileyen filmlerden biri de, “Acı Göl” oldu. Filmde, Adam Curtis Afganistan’ın geçmişten bugüne uzanan dramatik değişimini belgelerle anlatıyor. 1950’lere uzanan bu değişimin arkasında, her zamanki gibi egemen güçler ile yoz iktidarlar olduğunu görüyoruz. Ektikleri tohumla bir gulyabani yaratıyorlar! Öyle bir gulyabani ki, savaşa mahkûm halklar ve ülkelerle doymakta!

Bugün Ortadoğu’da yaşanan da bu; savaşa mahkum insanlar!

Benzer bir durumun Türkiye için de olma ihtimali az değil! Zaten yıllardır savaş hâli yaşadığımız gibi, savaşın kentlere indiğini de örmekteyiz. Nasıl sonlanacağını da bilmiyoruz. Örneğin Devletin PKK’yı geriletmesi mümkün ama yok etmesi mümkün mü? Ya da, Ortadoğu’daki gulyabanilerin buradaki hesapları nereye kadar varacak?

Bu nedenle, reel politik analizleri karşısında naif kalsalar da, insanlık hayallerini sürdürmek, bu hayalleri yaşatan filmler ve sanatçılardan vazgeçmemek lazım.

Onlar varsa, hayalleri geri almak da mümkün! Hepsine teşekkürler.