Dünyada ve Türkiye’de kapitalist asimetri ve sınıfsal eşitsizlik
05.11.2017 09:02 BİRGÜN PAZAR
Eylül 2003-Eylül 2017 dönemleri arasında genel TÜFE yüzde 212 artış gösterirken, bu oran düzenli ücretlilerde yüzde 232, yevmiyeli çalışanlar için yüzde 246, emekli aylığı ile geçinenlerde yüzde 238, nüfusun en yoksul yüzde 20’lik kesiminde yüzde 242 oldu. Buna göre enflasyon hesaplaması yoksulu daha da yoksullaştırdı

Kansu Yıldırım

“Yoksulluk ayıp değildir.” Sınıfsal eşitsizliğin hüküm sürdüğü hemen her kapitalist toplumda buna benzer anonim bir teselli cümlesi bulunmaktadır. Yoksulluk, kapitalist gündelik yaşamda “kabul edilebilir”, “olağan” bir olgu olarak sunulur ve “kader” gibi metafizik öğelerle ilişkilendirilir. Böylelikle metafizik evrenle bütünleşen yoksulluk durumuna fiziksel evrenden müdahale edilmesinin önüne de peşinen geçilir. Klasik iktisadın hakim söyleminde belirginleşen bireyci mantık, söz konusu yoksulluk algısını perçinler ve yoksulluğun atomize edilmiş, adeta bireysel bir olgu olduğu düşündürülür. Böylelikle metafizik evrenden fizik evrenine geçmeye çalışan birisi için bu düzlemde de bir bariyer kurulmuş olur. Nihayetinde yoksulluk, bireysellik ve olağanlık sınırlarına hapsolduğu ölçüde “ayıp değildir”.

Walter Benjamin’in bu söze ve yerleştirilmeye çalışılan ideolojik suretine şiddetli bir itirazı bulunur. “Yoksulluk ayıp değildir” sözüyle milyonlarca yoksula ayıp ettiklerini söyler: “Ayıp ediyorlar ve onu bu vecizeyle avutuyorlar. Bir zamanlar haklı sayılabilmiş olan vecizelerden biri bu; son kullanma tarihi çoktan gelmiş”. Benjamin, “Yoksulluk ayıp değildir” tesellisi ile “Çalışmayan yemesin” tehdidi arasında bağa dikkat çeker ve milyonların içine doğduğu, yüzbinlerin yoksullaşarak düştüğü bu darlığın pekala bir ayıp olduğunu vurgular: “Pislik ve sefalet [milyonların] etrafında, görülmez ellerin ördüğü duvarlar gibi yükselip gitmekte”.1

Kapitalist devlet ve yoksulluk korelasyonu o denli aşikardır ve meşru kabul edilmektedir ki, yoksulluk istatistiksel olarak resmi hesaplamalara peşinen dahil edilmektedir. Sınırlarına göre yoksulluk çeşitleri tayin edilmekte, yoksulluk “mutlak, göreli, objektif, sübjektif, kır, kent, geçici, kronik, karma, nöbetleşe, ultra” şeklinde kategorileştirilmektedir. Yoksulluk, genel olarak kapitalist toplumsal formasyonun, yoksulluğun çeşitlendirilebilmesi ise özel olarak sınıfsal eşitsizliğin derinleşmesinin bir semptomu şeklinde değerlendirilebilir.

Dünya Bankası tarafından yayımlanan “Yoksulluk ve Refahın Paylaşımı 2016” başlıklı raporda, küresel ölçekte –yarısı 18 yaş altındakiler olmak üzere– 767 milyon insanın aşırı yoksulluk içinde yaşadığı belirlendi.2 UNICEF tarafından hazırlanan “Aşırı Yoksulluğa Son Verme: Çocuklar Üzerine Bir Araştırma” başlıklı raporda 2013’te gelişmekte olan ülkelerdeki çocukların yüzde 19,5’inin (385 milyon çocuğun) günde ortalama 1,90 dolar veya daha düşük bir gelirle geçinmeye çalışan ailelere mensup olduğu belirtildi. Aşırı yoksulluk içinde yaşayan yetişkin oranının ise yüzde 9,2 olduğu ifade ediliyor.3

Yoksulluğun küresel ölçekte artmasının ve yaygınlaşmasının asli nedeni esasen en temelde üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin özel niteliği arasındaki çelişkidir. Ahmet Haşim Köse ve Serdal Bahçe’nin çalışmalarında belirttiği üzere, kapitalizmin tarihi zıtlıkların tarihidir. “Zenginlik ile yoksulluk”, “özgürlük ile zorbalık”, “gelişme ile azgelişmişlik” kapitalizmin insanlık tarihinde düzenli olarak ürettiği asimetrilerdir: Kapitalizmin temel çelişkisi, bu asimetrik ilişkilerin normalleştirilmesinde yatmaktadır. Bu anlamıyla “normalleşme”, mülk sahibi sermaye sınıfları ile mülksüz emekçi kitleler arasındaki çelişkinin düzenlenebilmesidir.4

Ne var ki, bu çelişki antagonisttir, uzlaştırılamaz. Kapitalist asimetrinin çelişkisi durağan değildir, toplumsal yapıları parçalayan neoliberal devlet biçimiyle hareket halindedir. Toplumsal üretim araçlarının mülkiyetine sahip sınıfın üyelerinin sayısı arttıkça mülksüz sınıflar da kalabalıklaşmaktadır. Mülk sahibi sınıflar arasındaki tekelleşme eğilimi sermaye fraksiyonları arasında da bir hiyerarşiye yol açmakta ve söz konusu rekabet mülk sahibi sınıfların ‘nitelikli azınlığı’nın hakimiyetiyle sonuçlanmaktadır. Geride kalan yüzde 99’un varlığına rağmen dünya nüfusunun yüzde 1’lik dilimini oluşturan egemen sınıflar küresel servetin tümünü elinde bulundurmaktadır.

OXFAM’ın 2017 yılının başında yayımladığı “Yüzde 99 İçin Bir Ekonomi” başlıklı rapora göre, dünyanın en zengin 8 kişisi toplamda 426 milyar dolar büyüklüğünde bir servete sahiptir. Rapora göre, bu servet en yoksul 3,6 milyar insanın, yani dünyanın yarısının sahip olduğu varlıkla eşit seviyede. Raporda dünya çapındaki gelirlerin 1988’den 2011 yılına kadar yaklaşık 11 trilyon 900 milyar euro dolayında arttığı, bu meblağın da herkesten çok dünyanın en zengin yüzde 10’luk kesimine yaradığı açıklanmış.5 Credit Suisse tarafından hazırlanan “Küresel Servet Raporu 2016”ya göre ise son bir yılda küresel servet miktarında 3.5 trilyon dolar artış gerçekleşti. Bu artışla küresel servet miktarı 256 trilyon dolara çıktı. Fakat raporda bu artışın, nüfus artışı kadar olduğu ve kişi başı servette reel artış getirmediği de belirtildi.6

Bu bağlamda, AKP iktidarının başarılarından birisi ve egemen sınıflar açısından önem teşkil edeni, sermaye birikim rejimini teşvikler, acele kamulaştırma, kayyum gibi çok sayıda teknikle düzenlemesi, tekelci kapitalist sınıfların büyümesi için elverişli bir ortam yaratmasıdır. “Her mahallede bir milyoner” mottosu geçmişten devralınarak, Turgut Özal’ın prenslerine benzer devlet desteğiyle büyüyen bir kapitalist sınıf oluşturulmaya çalışılmaktadır. Katma değer üreten büyük sermaye grupları ise yatırımlarına devam etmekte, kar oranlarını arttırmaktadır. Kısacası zenginlerin sayısı artmaktadır.

Credit Suisse raporuna göre, Türkiye’deki milyarder sayısı 2016 yılında bir önceki yıla göre 2 kişi arttı ve 29 kişiye çıktı. Buna göre 100 bin dolar üstünde servet sahibi 1 milyon 72 bin yetişkin bulunuyor. Bu kişilerin kendi kategorisinde dünyadaki payı yüzde 0.3’e karşılık geliyor. Serveti 1 milyon doların üzerinde bulunan kişi sayısı ise 77 bin ve dünyadaki payları yüzde 0.2. Bu yetişkinlerden 485’inin serveti 50-100 milyon dolar, 338’inin serveti 100-500 milyon dolar arasında. 29 kişinin serveti 1 milyar doların üzerinde bulunuyor.7

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu verilerine göre 2011 yılı itibarıyla Türkiye’de hesabında 1 milyon lira ve üzeri parası olan mudi sayısı 46.761 iken, bu sayı Ağustos-2017 itibarıyla 125.381 oldu; bu mudilerin bankalardaki toplam mevduatı 767 milyar TL’yi geçti.

Bir toplumdaki zengin sayısının artması, milyonlarca emekçinin daha da yoksullaşması anlamına gelmektedir. Kapitalist devletin asli özelliği yaratılan artığa el koyma biçimidir ve sınıfsal eşitsizliğin derinleşmesi mülksüz ve ezilen sınıfların yoksullaşması ve yaşam koşullarının ağırlaşması anlamına gelir. Türkiye’deki yoksunluk oranı verileri incelenebilir. TÜİK verilerinde finansal sıkıntıda olma durumunu ifade eden “maddi yoksunluk”; kira, konut kredisi, borç ödemeleri, yemek, ısınma gibi ihtiyaçların ekonomik olarak karşılanamama durumu ile ilgili hanehalklarının algılarını yansıtmaktadır. “Maddi yoksunluk” oranı 2009 yılında yüzde 63, 2010 yılında ise yüzde 63,5 olarak hesaplanmıştır. 2015 yılında yüzde 30,3’e düşse de, 2016 yılında 2,6 puanlık artışla yüzde 32,9’a yükseldi.

Olağan koşullarda yoksulluk oranı burada verilenden daha yüksektir ancak sosyal yardım rejimi bu olguyu maskeleyebilmektedir. Sosyal koruma harcamalarının 2002 yılında GSYH içindeki payı yaklaşık yüzde 9 iken 2015 yılında bu pay yüzde 12 olmuştur; yine 2015 yılında sosyal koruma harcamalarının miktarı 279 milyar lirayı geçmiştir.8 Yoksullukla mücadele etmek yerine, yoksulluğu ambalajlamaya çalışan devlet politikaları, yönetici sınıfın öznel karakteriyle ilgili değildir. Kapitalist devlet formu, yoksulluğu bizatihi sınıfsal dinamikleriyle ürettiği için yoksulluğu ortadan kaldıramaz.

Karl Marx’ın ‘Ücretli Emek ve Sermaye’de belirttiği üzere, yoksulluk dürtüsü işbölümünün yıkıcı etkilerini daha da arttırır, bunun sonucu ücretli işçinin “daha çok çalıştıkça daha az ücret almasıdır”.9 Marx’ın bu saptaması kapitalist üretim ilişkilerinin asli niteliğini gözler önüne sermesi açısından isabetlidir. Birleşik Metal-İş Sendikası Sınıf Araştırmaları Merkezi’nin gelir grupları için yaptığı hesaplamaya göre enflasyon çeşitli gelir ve tüketim grupları üzerinde farklı sonuçlar yaratmaktadır. Buna göre; Eylül 2003-Eylül 2017 dönemleri arasında genel TÜFE (Tüketici Fiyat Endeksi) yüzde 212 artış gösterirken, bu oran düzenli ücretlilerde yüzde 232, yevmiyeli çalışanlar için yüzde 246, emekli aylığı ile geçinenlerde yüzde 238, nüfusun en yoksul yüzde 20’lik kesiminde yüzde 242 oldu. Buna göre enflasyon hesaplaması yoksulu daha da yoksullaştırdı.10

Türkiye’de sınıfsal eşitsizliğin artışı, servetin ve refahın ‘tekelleşmesi’ görüleceği üzere küresel kapitalist sistemden ve çelişkilerinden bağımsız bir süreç değildir. Dünyadaki ezilen ve bağımlı sınıflara her geçen gün yenileri eklenmekte, yoksulluk durumundaki milyarların sayısı artmaktadır. Kapitalist devlet biçimi, gerek otoriter gerek rantiyer gerekse hangi formu olursa olsun, yoksulluğu ortadan kaldıramayacağı gibi, yapısal zorunluluklardan ötürü yeniden ve yeniden üretecektir.

Marx’ın belirttiği üzere emekçi sınıfların bilincinde yer etmesi gereken “bellerini büken, bütün yoksulluğu ile birlikte, mevcut düzenin”, aynı zamanda, toplumun ekonomik dönüşümü için gerekli maddi koşulları ve toplumsal biçimleri de yaratıyor olmasıdır: Emekçi sınıflar “bayrakları üzerine şu devrimci sloganı yazmalıdırlar: ‘Ücretlilik sisteminin kaldırılması!’”…

1 Walter Benjamin, Tek Yön, çev. Tevfik Turan, Yapı Kredi Yayınları, 2011, sf.24-25
2 World Bank, “Poverty and Shared Prosperity 2016 Report”, International Bank for Reconstruction and Development / The World Bank, p. 35
3 UNICEF & World Bank Group, “Ending Extreme Poverty: a Focus on Children Report”, (Oct. 2016), p. 2
4 Ahmet Haşim Köse ve Serdal Bahçe, “‘Yoksulluk’ Yazınının Yoksulluğu: Toplumsal Sınıflarla Düşünmek”, Praksis, no. 19, sf. 392
5 OXFAM International, “An economy for the 99%”, (Jan. 2017), p. 10
6 Credit Suisse “Global Wealth Databook 2016”, (Nov. 2016)
7 Credit Suisse “Global Wealth Databook 2016”, p. 109; Gülşah Karadağ, “Cebimizdeki para 13 yıl geriye gitti”, Paraanaliz.com, 22.11.2016
8 TÜİK, Sosyal Koruma İstatistikleri 2016, (15.12.2016)
9 Karl Marx, Ücretli Emek ve Sermaye, çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, 2008; Bkz. “Wage Labour and Capital”, in Marx & Engels Collected Works Vol. 9, Lawrence & Wishart, 2010, p. 225-226
10 Birleşik Metal-İş Sendikası Sınıf Araştırmaları Merkezi, “Enflasyon ve Hayat Pahalılığı Dönem Raporu” (Ekim 2017), 03/11/2017