"Dünyanın halleri"
SELAMİ İNCE SELAMİ İNCE
Dünya'da geride bıraktığımız bir yılda neler oldu? "Dünyanın halleri"nin bir yıllık arşivi. Selami İnce'nin kaleminden...
Ne devlet unutur ne de devrimciler!

13 Kasım 2011

Sonja Suder ve Christian Gauger, 14 Eylül sabahı uzun süredir birlikte yaşadıkları Paris’in St. Denis semtindeki iki odalı evlerini alışverişe gitmek için daha yeni terk etmişti ki, sivil giyimli kişilerce etrafları sarıldı. Bir araca bindirildiler. İkisi de kendilerini zorla araca bindiren kişilere karşı koyarken “nereye” diye sorunca, verilen cevap üzerine anladılar başlarına gelenleri: “Eve gidiyoruz, Almanya’ya” Gelenler, yıllardır atlattıkları sivil polislerdi. Eşyalarını almalarına bile izin verilmedi. Yolculuk Almanya’nın Frankfurt kentinde sona erdi.

Almanya’da otonom devrimci birliklerin genel adı olan ‘Devrimci Hücreler’ (Revolutionäre Zellen) üyesi Sonja Suder ve Christian Gauger tam 33 yıl sonra, kaçtıkları Fransa’dan getirilerek hapsedildi. Frankfurt’ta 15 Eylül’de tutuklanan ve halen cezaevinde bulunan Suder tam 78 yaşında. Aynı gün tutuklanan ve bir ay sonra sağlık sorunları gerekçesiyle tutuksuz yargılanmak üzere hastaneye gönderilen Gauger ise 70’ini devirmek üzere. Gauger’in 13 yıldır felçli olduğu belirtiliyor.

20 YIL SONRA KİMLİKLERİ ANLAŞILDI
Her iki yaşlı devrimci sevgili, Almanya’daki 35 yıl önceki üç bombalama eylemine katılmaktan sorumlu tutuluyor. Suder ve Gauger, 1977’de Almanya’da, atom bombası yapmak için çalışan Güney Afrika Apartheid Rejimi’ne teknik yardımda bulunan iki şirketin bürosuna patlayıcı atmanın doğru olduğunu hâlâ savunuyor. Her ikisine isnat edilen diğer suç ise, Heidelberg’te restore edilen bir köşkün bombalanması.

Suder ve Gauger, 1978’den beri sahte İsviçre pasaportuyla Fransa’da yaşarken ilk kez 2000’de Almanya’daki bir itirafçının ifadesi üzerine açığa çıktı. Alman devleti hemen iadelerini istedi, Fransa tutukladı ve çift üç ay Paris’te tutuklu kaldı. Ancak Fransa hukuku, iki devrimciyi, işlendiği iddia edilen suçların zaman aşımına uğraması gerekçesiyle Almanya’ya teslim etmedi.

Üç aylık tutukluluk sonrası gerçek kimlikleriyle Fransa’da yaşayan çift, 2007’de tekrar tutuklandı. Almanya bu sefer, suçluların Fransa’da yargılanmasını değil; Fransa’nın imzaladığı Dublin anlaşmasının öngördüğü Avrupa hukukundaki suçluların koşulsuz iadesi maddesini işletmek istemişti. Suder ve Gauger, yine serbest kaldı ama Almanya peşlerini bırakmadı. Almanya, Fransa’yı AİHM’e şikâyet etti. Mahkeme Almanya’yı haklı buldu. Bunun üzerine, bu sefer 14 Eylül’de yakalanıp Almanya’ya iade edildiler.  
 
OPEC BAKANLARI BASKININDAN DA YARGILANACAK
Sonja Suder, Almanya’daki bombalama eylemleri dışında ayrıca 1975’te Viyana’daki OPEC üyesi ülkeler petrol ve enerji bakanları toplantısına yapılan baskını planlamak ve ‘teknik’ yardımda bulunmaktan da yargılanacak. Üç kişinin öldüğü ve aralarında bakanların da bulunduğu 90 kişinin rehin alındığı bu baskını, Devrimci Hücreler ve Venezuelalı Carlos lakaplı Ilich Ramírez Sánchez birlikte örgütlemişti. Almanya’dan eski Devrimci Hücreler üyesi Hans-Joachim Klein yıllar sonra bu eylemden aranırken teslim olmuş, 9 yıl hapis cezasına çarptırıldıktan sonra, biraz da verdiği ifadeler sonucu affedilmişti.

‘Carlos, Devrimci Hücreler, yakalananlar, affedilenler’ derken işler karışıyor… En iyisi önce biraz Devrimci Hücreler tarihine bakalım. İki devrimcinin ve üyesi oldukları Devrimci Hücreler’in hikâyesi gerçekten ilginç. Yolu Devrimci Hücreler ile zaman zaman kesişen Çakal Carlos’un hikâyesi ise daha ilginç. 

PROFESYONEL VE TEMSİLİ SİYASETİN REDDİ
Almanya’da 1970’li yıllardan itibaren RAF ve 2 Haziran Hareketi gibi hiyerarşik radikal solun yanında, bir radikal soldan daha bahsetmek mümkün: Revolutionäre Zellen yani Devrimci Hücreler. Hiyerarşik bir örgütlenmesi olmayan Devrimci Hücreler, otonom radikal grupların oluşturduğu bir tür devrimci Netzwerk. Yani adından da anlaşılacağı gibi, birbiriyle teması olan ama hiyerarşisi olmayan devrimci yapılardan oluşan bir koalisyon görünümünde.  

Devrimci Hücreler’in ‘tarzından’ bahsederken de iki genel türden söz etmek mümkün. Birinci türde kendini RAF gibi antikapitalist-antiemperyalist şehir gerillası olarak tanımlayan, devrim gibi bir siyasal perspektife sahip olanlar yer alıyor. İkinci türde ise, kendilerine ‘sosyal devrimciler’ diyen, devrim hedefi olmayan, uluslararası bağlantılar kurmayan ama radikal eylemlerden de kaçınmayan gruplar yer alıyor. Bu devrimci ağın içinde faaliyet gösteren otonom kadın grupları da ’Rote Zora-Kızıl Zora’ adını kullanıyor. Devrimci Hücreler’in merkezi bir yapılanması olmadığı gibi, kendini feshedip etmediği de kesin bilinmiyor.

Almanya’da 1973’ten beri radikal eylemlerde bulunan gruplar ya da kişiler, 1976’dan sonra ‘Revolutionäre Zellen’ ismini kullanmaya başladı. Genellikle ilk jenerasyona ait olanların, kendilerini ‘silahlı mücadele veren şehir gerillası hareketi’ diye tanımladığı görülüyor. Ancak, Devrimci Hücreler’in büyük çoğunluğu öncü rol oynayan ‘profesyonel örgüt’ fikrini ve ‘temsili siyaset’ yapmayı reddediyor. Bunun yerine, herkesin içinde yer alabileceği ‘bant genişliği büyük eylemlilikleri’ savunuyor. Bu eylemlere; sahte tren ve otobüs bileti basıp halka dağıtmak, devlet dairelerine bombalı saldırı düzenlemek örnek gösterilebilir.

PAYDOS SONRASI DEVRİMCİLERİ
‘Revolutionäre Zellen’ adına üstlenilmeyen, ama o ekibin sahiplendiği ilk ses getiren eylem ise, Şili’de askeri darbeyi destekleyen ABD şirketi ITT’nin Almanya bürolarının 1973’te bombalanması oldu. Devrimci Hücreler, cana zarar vermemeyi ve örneğin 1991’de denedikleri Berlin Zafer Anıtı’nın bombalanması gibi sembolik anlamı olan objelere karşı eylem yapmayı öncelikle hedefliyordu.

Devrimci Hücreler, eylem tarzı olarak, ‘herkes tarafından yapılabilir’ eylemleri savunuyor. Bu gruplar adına eylemde bulunan kişilerin hemen hepsinin, günlük legal iş hayatları olduğu için, basında ‘iş sonrası devrimcileri-paydos devrimcileri’ de dendiği oluyordu. Yaptıkları eylemleri ille de üstlenme gibi dertleri olmayan, işçi sınıfıyla bağ kurmayı düşünmeyen ve legal siyasal organizasyonlarda da çalışan militanlar; RAF gibi dikey örgütlülük yerine, lideri olmayan, birbiriyle bağlantısız otonom hücrelerden oluşan yatay örgütlülüğü özellikle savunuyordu.

Berlin gibi büyük kentlerde aktif olan Devrimci Hücreler, özellikle faşizan, ırkçı ve yabancı düşmanı faaliyetlerde bulunan devlet görevlilerine karşı ‘yaralama dahil’ eylemleri meşru görüyordu. Devrimci Hücreler’in bunlara karşı savunduğu ‘eylem tarzı’ da, ‘hedefin dizden altının silahla taranması’ idi. Devrimci Hücreler, özellikle Almanya’nın göçmen politikasını eleştiriyor ve ‘isteyen herkesin özgürce Almanya’ya gelmesini’ savunuyordu. Devrimci Hücreler’in Yabancılar Dairesi’ne ve sınır polislerine karşı basına yansıyan birçok eylemi biliniyor. Almanya’da yoksul ülkelerde düşük ücretle işçi çalıştırılarak üretilen şirketler de Devrimci Hücreler’in hedefinde.

Devrimci Hücreler’in hesabına yazılan bazı eylemler arasında Hessen Eyaleti Ekonomi Bakanı Heinz-Herbert Karry’nin 1981’de öldürülmesi de var. Ancak bu olay biraz karışık duruyor. Devrimci Hücreler’in olayla ilgili basında yer alan bildirisinde, ‘cezalandırmak için bakanın dizinden alta sıkıldığı’ yazıyor. Oysa bakan kafasına sıkılan kurşunlarla öldürülmüştü. Ancak Devrimci Hücreler, 1986’da Berlin Yabancılar Dairesi Başkanı Harald Hollenberg ve bir yıl sonra Federal İdare Mahkemesi Üyesi Günter Korbmacher’ın kafasına değil diz altına sıkmayı başardı.

PETROL BAKANLARININ REHİN ALINMASI
Devrimci Hücreler’in daha RAF’a benzeyenleri, bir yandan Almanya içinde faaliyet gösterirken, diğer yandan uluslararası benzer örgütlülüklerle de işbirliği denedi. Çakal Carlos lakablı Ilich Ramírez Sánchez ile Devrimci Hücreler’in yolu en azından iki kez kesişmiş. Sonja Suder, “OPEC baskınının hazırlanmasına teknik yardımda bulunmaktan da yargılanacak” dedik. Suder’in OPEC baskınından yargılanırsa ceza almasına kesin gözüyle bakılıyor. Carlos ilk bu eylemde karşımıza çıkıyor.

Ancak, her ne kadar Devrimci Hücreler herkes tarafından yapılabilir eylemleri savunsa da, 1998-2001 arasında bazı itiraflarda bulunan Hans-Joachim Klein’ın ifadelerinden 21 Aralık 1975’te Viyana’daki OPEC baskınının herkes tarafından yapılabilir olmadığını anlıyoruz. Zamanında bütün dünyada çok ses getiren bu baskının 1998’den beri Almanya’da dosyası yeniden açılmış durumda ve bu vesileyle Devrimci Hücreler de tekrar gündemi işgal etti.

Klein, yıllar sonrası verdiği ifadesinde baskını Devrimci Hücreler adına gerçekleştirirlerken, kendini “Arap Devrimi’nin Kolu” olarak gören Çakal Carlos’un ve RAF üyesi Gabriele Kröcher-Tiedemann’ın da ekipte olduğunu söyledi. Klein’ın ve kendi kendine itirafçı olan Tarek Mousli’nin itirafları sonunda, 2001’de 60 yaş civarı eski Devrimci Hücreler üyesi Rudolf Schindler, Sabine Eckle, Harald Glöde, Axel Haug, Tarek Mousli ve Matthias Borgmann gibi isimler gözaltına alındı. Gözaltına alındığında Borgmann, Berlin Teknik Üniversitesi’nin Dış İlişkiler Daire Başkanı’ydı ve anlaşıldığına göre listedeki bazı diğer isimler gibi, ‘paydos devrimciliği’ yapmış ya da hâlâ yapıyordu. Gözaltına alınanların hemen hepsi hapis yattı.

Mousli’nin itiraflarında gerçek adı bilinmese de tarif edilen 60 yaşındaki IT şirketi yöneticisi eski öğretmen Thomas Kram ve Adrienne Gerhäuser da 2006’da zaman aşımı dolunca teslim oldu. Aslında Mousli de ’itirafçı olmadığını’, zaman aşımı dolduğu için isim ve olay açıkladığını anlatıyordu. Thomas Kram, ‘hem yönetici hem de eylemci’ olarak yargılandı. Kram, “sadece fikren yapılanları savunduğunu ve benzeri şeylerin yapılmasını dilediğini” açıkladı. Liderlik gibi bir anlayışının olmadığını, sadece yürütülen tartışmalara katıldığını da belirtti. Her ikisi de 2’şer yıl hapis cezasına çarptırıldı ve cezalar ertelendi.

Anlaşılan Alman devleti, tıpkı 34 yıl sonra RAF’lı Verena Becker’i yeniden yargıladığı gibi, 30 küsur yıl sonra Devrimci Hücreler dosyasını da yeniden açıp kapatmakta herkesin anlayamayacağı bir yarar görmüş.

YILLAR SONRA KONUŞMAK ÇOK KOMİK
Almanya’da yayınlanan die Tageszeitung’un 20.03.2010 tarihli internet sayfasında, Sonja Suder ve Christian Gauger ile yapılmış bir röportaj yayınlandı. Paris’te evde yapılan röportajda muhabir şöyle soruyor: “Bütün bu yıllardan sonra, hiç aklınıza ‘bütün bunların ne anlamı var, dönelim teslim olalım ve her şeyi anlatalım’ geliyor mu?” Suder cevaplıyor: “Hayır benim aklıma gelmiyor.” Sonra arkadaşına dönüyor ve soruyor: “Senin geliyor mu?” Christian Gauger, daha dönmeye ve anlatmaya niyetli gibi ve şöyle cevap veriyor: “Önce hapis cezasını kaldırırlarsa aklıma gelebilir” Suder son sözü söylüyor: “Çok komik”

Muhabir, Suder’e Fransa’daki gözaltı ve hapis sırasındaki konuşma-konuşmama meselesini de soruyor. Suder’in cevabı şöyle:”Önceden, şunu kararlaştırmışsan kendini ancak o zaman güvende hissedersin: Ne olmuşsa olmuş, olanlar üzerinde konuşmak olmaz…” Avukatları hem Suder’in hem de Gauger’in Alman polisine ve mahkemesine, itiraflarda bulunmayı reddettiklerini söylediklerini ve devletle işbirliğini reddettiklerini açıkladı.

Tıp eğitimini mezun olmaya bir ay kala bırakan Sonja Suder ve psikolog Christian Gauger Fransa’da pazarcılık yaparak geçimini sağlamış. İtalyan ve İspanyol göçmen soluyla ve Fransız soluyla ilişkileri olmuş. Yine basına yansıyan bilgilere göre, bu vartayı da atlatıp Paris’teki eve geri dönmeyi, yastık altına attıkları birazcık parayla sonbaharlarını geçirmeyi ve “hiç de fena bir hayat olmadı” demeyi planlıyorlar.

Peki, Paris’teki eşyalarını bile alamadıkları eve ne oldu? İhtiyarlar şöyle cevap veriyor: “Bir sürü iyi arkadaşımız var. Bizden sonra eve sahip çıkarlar. Biz hapisten çıkınca da geri verirler” Kim bilir, belki de onlar dönünceye kadar bir ‘devrimci hücre’ o evde kurulur…

Avrupa radikal solu ve Filistin baharı
Radikal Avrupa Solu’nu 70’li yıllarda bir yandan anti ABD’cilik diğer yandan Filistin mücadelesi etkiledi. Filistin kamplarında eğitim gören Avrupa solunun radikal kesimleri, onlarla birlikte onlar için eylem yapmaya da başladı. 70’li yıllarda radikal sol adına hem Arap baharı hem de Avrupa baharı yaşanıyordu. Uluslararası arenada ses getiren, ülkeleri etkileyen ve sonu kanlı biten birçok eylem de bu yıllarda gerçekleştirildi.

İşte bunlardan bir örnek: 27 Haziran 1976’da İsrail Tel Aviv’den Atina üzeri Paris’e giden Fransız uçağı Atina üzerinde kaçırıldı. Uçak Libya’ya Bingazi’ye götürüldü ve burada yakıt ikmali yaptıktan sonra 28 Haziran’da Uganda’nın başkenti Kampala’nın Entebbe havaalanına iniş yaptı. Kaçıranlar Filistinli Wadi Haddad’ın Özgürlük Halk Cephesi üyesi iki kişiyle Devrimci Hücreler’den Wilfried Böse ve  Brigitte Kuhlmann idi.

Uçak kaçıranlar, Almanya, Fransa, İsrail ve İsviçre’de tutuklu bulunan RAF, 2 Haziran Hareketi üyesi ve Filistinli 53 militanın serbest bırakılmasını istiyordu. Ayrıca, Fransa’dan da uçak karşılığı 5 milyon dolar isteniyordu. Kampala’ya indikten kısa bir süre sonra, uçak kaçıranlar, o dönem ve sonra ‘anti semitizm’ olarak çok tartışılan bir kararla, Yahudiler dışındaki yolcuları serbest bıraktı.

Sayısı 150’yi bulan İsrail elit askerleri, üç savaş uçağı ile 3 Temmuz 1976’da Entebbe’ye geldi ve uçağa müdahale etmek istedi. Uganda Devlet Başkanı Idi Amin, bunun ülkenin egemenlik haklarına saldırı olduğunu söyledi. Uganda askerleriyle İsrail birlikleri arasında çıkan çatışmada 3 rehine, 25 Uganda askeri yaşamını yitirdi.  90 dakika süren çatışmada daha sonraki İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun kardeşi olan komutan Jonathan Netanyahu da öldü.

90 dakika süren bu çatışmanda sonra İsrail birlikleri uçağa yöneldi. Uçak kaçıran militanların hepsi öldürüldü. İsrailliler rehineleri kurtardıktan sonra Uganda uçaklarını da tahrip ederek ülkelerine döndü. Uganda, egemenlik haklarına açıkça saldırı olduğunu ileri sürerek BM’ye başvurdu. BM operasyonla ilgili İsrail’i kınadı!

İsrail, operasyon için Kenya havaalanını ve topraklarını da kullanmıştı. İdi Amin askerleri İsrail’e yardım eden Kenya’nın Uganda’da yaşayan çok sayıda vatandaşını kurşuna dizdi. İdi Amin 2 yıl sonra ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

Devrimci Hücreler’den Uganda’da uçakta çatışmada ölen Wilfried Böse ve Brigitte Kuhlmann’ın yakın arkadaşı Johannes Weinrich, bu eylemden sonra Carlos’la birlikte çalışmaya başladı ve onun sağ kolu olarak çok sayıda anti İsrail-anti Fransız eyleme katıldı.

Johannes Weinrich 1995’te Yemen’de yakalandı ve Fransa’da ömür boyu hapis cezasını çekiyor. Yunanistan, İsrail, Suudi Arabistan, ABD, Fransa ve Almanya karşıtı birçok eylemden sorumlu tutuldu. Weinrich de meslek hanesine ‘uluslararası devrimci’ yazdırıyor. 7 Kasım tarihinde duruşması yapılan Carlos ise, mesleği sorulduğunda sadece “devrimci” demişti.     
     
***

Temiz ve kirli gazeteciliğin sınırı
06 Kasım 2011

Almanya’nın BirGün’ü diyebileceğimiz die tageszeitung’un (taz) 29 /30 Ekim tarihli sayısında, nükleer enerji lobilerinin medyayı dolayısıyla kamuoyunu nasıl manipüle ettiğine dair dört başı mamur bir dosya yayınlandı. Dosyadan nükleer enerji şirketlerinin ve lobicilik organizasyonlarının, biliminsanlarına istediklerini söyletmek için ne kadar para verdiğini, nasıl parayla haber yaptırdığını, politikacıları nasıl satın aldığını, kadınların nasıl 'şirketlerin amaçlarına alet edildiklerini' belgelerle öğreniyoruz.

taz’ın (gazete adını ve kısaltmasını hep küçük harfle yazıyor.) neredeyse kusursuz hazırlanmış bu önemli dosyasına ve dosyanın içeriğine tekrar döneceğiz. Ama önce, die tageszeitung’un, bu dosyadan sonra hazırladığı, şüphesiz basın tarihine geçecek önemde olan başka bir çalışmasına bakalım.

İYİ BİR AMAÇLA YAPILSA BİLE    

1 Kasım tarihinden beri gazetenin internet sayfasında duran bu 'daha önemli çalışma' şu başlığı taşıyor: “taz’da kirli gazetecilik: Önce kötü örnekler” Bu yazıda taz, 'özeleştirel bir tartışmanın zamanı geldiğini' ilan ediyor.

taz, temiz olmayan gazeteciliğini, lobi örgütlerinden ya da şirketlerden yardım alarak yaptığı haberleri dört örnekle okurlarına bildiriyor, kendini şikâyet ediyor. Basın dünyasında bu konuda bir tartışma açmaya çalışıyor.

Yani, taz, birilerine “sen kirlisin, kirli amaçlar için lobicilik yapıyorsun” derken, kendi 'pisliğini' örtmeye çalışmıyor. Daha da önemlisi, taz editörleri, her ne kadar haberlerin, dosyaların 'kamusal yarar' için hazırlandığı açıkça görülse de, bu durumu 'affedilebilir' görmüyor; prensip olarak lobi şirketlerinden para ya da yardım alınarak yapılan her haberin kirli olacağını söylüyor.    

DÖRT EDİTÖRÜN 'İYİ' AMA KİRLİ İŞLERİ
Siz işadamlarının, Başbakan’ın ya da Cumhurbaşkanı’nın uçağına binmeyi statü sembolü sayan, indikten sonra da bunları yağlamaya başlayan Türkiyeli gazetecileri düşünürken, bu dört gazetecinin utanç içinde itiraf ettikleri hikâyelere bakalım:  

Martin Kaul: 5 Kasım 2008'de taz’ın eğitim bölümünde tam bir sayfa 'Deutschland im war for talents' başlıklı inceleme yazım yayınlandı. Yazıda, Almanya’nın dış politikasına paralel olarak Alman üniversitelerinin nasıl uluslararası arenada yetenekli öğrenciler için çekim merkezi haline geldiği anlatılıyordu. Gazeteci olarak ben bunları Pekin, Şanghay ve Berlin’den bildiriyordum. taz gibi yoksul bir gazete için iyi okutacak bir şeydi. Ancak metinde Çin gezimi kimin finanse ettiğine dair bir yazı yoktu. Oysa gezimi, taz değil uluslararası yüksel okul reklâm ve pazarlaması yapan bir şirketin Almanya kolu 'GATE Germany' ödemişti. Şirketin bu tür gezilerini Dışişleri Bakanlığı destekliyordu.

Jost Maurin: Afrika’da sekiz günlük zahmetsiz bir araştırma gezisi? Bu tür bir teklifi geri çeviren gazetecilere genellikle ters bakılır. 2009 sonunda ABD hükümeti bana ve bazı Avrupalı gazetecilere böyle bir teklifte bulundu. Bize ABD’nin Etiyopya ve Tanzanya’da açlıkla nasıl mücadele ettiğini göstermek istiyorlardı. taz’ın tarım politikası editörü olarak bu teklifi kabul ettim. Tanzanya’da köylülerin saban olmadan nasıl toprağı sürdüklerini gördük. Bunun üzerine taz’da bir sayfa yazdım. ABD'nin daveti üzerine orada olduğumuzu da yazdım. Hatta metinlerimde eleştirildim de. Köylülerin erozyonu önlemek için sabandan bile vazgeçtiklerini ama şimdi çok pahalı tarım ilacı kullandıklarını yazdım.

Ama bütün gezi potansiyel enformasyon kaynağı tarafından organize edildi ve ödendi. Sekiz gün boyunca nereye gideceğime, kiminle konuşacağıma ve ne göreceğime karar verilmesine izin verdim. Ama o sürede ben kendim araştırsaydım daha heyecan verici ve eleştirel hikâyeler bulabilirdim. Ayrıca gezinin kendisi de sorunluydu. Addis Abeba’da en lüks otele yerleştirildik. Parası da gelişmekte olan ülkelere yardım bütçesinden ödendi. Birkaç yüz kilometre ötede insanlar açlıktan ölüyordu.

İYİLER TARAFINDAN SATIN ALINMAK

Heike Haarhoff: Nükleer lobi gazetecileri satın alıyor ve bağımsız, eleştirel, rüşvet yemeyen taz bunların üzerine gidiyor. Eğer taz’a göre siparişi veren doğru ve iyiyse, iyi bir amaç için sipariş veriliyorsa, taz da gazetecilik kültürü ve etiğine ters olan pazarlığa girer.

2002'de SPD solundan Hermann Scheer, alternatif Nobel sahibi ve Avrupa Yenilenebilir Enerji Birliği Eurosolar’ın başı, taz redaksiyonuna başvurdu. Eurosolar ödülleri alanlardan oluşan bir dosya yapamaz mıydı taz? Eurosolar gazeteye masraflar için 6 bin Avro teklif ediyordu. Ama Eurosolar tamamen editöryal bağımsızlıktan yanaydı, hazırlanan dosyayı yayınlanmadan önce görme talepleri de yoktu. Ben de o editörlerden biri olarak Danimarka’nın Samso adasına yaklaşık bir haftalığına araştırma yapmaya gittim. Tabii şefle, bu geziyi kimin finanse ettiğini, fikrin kimden geldiğini de yazmak için sözleşmiştik. Sonra İngiltere ve Avusturya’daki arkadaşlar da hazırlıklarını yaptı. Dosya hazırlandı. Elbette metinde gezilerini kimin finanse ettiğinden bahsedilmedi…

Editörlerden Sebastian Heiser ise, çevre örgütü BUND’un kendisine Berlin’deki bir şirketin, çevreye büyük zarar verecek kömür yakıtlı elektrik enerjisi santralı kuracağı bilgisi verdiğini, kendisinin de bu bilgileri hiç sorgulamadan gazeteye birebir yazdığını anlatıyor. Heiser’e göre BUND tabii ki doğruyu söylüyordu ve çevreye duyarlı bir editör olarak kamuyu uyarmalıydı. Ancak, şirket iki ay sonra Berlin’e doğalgazla çalışan çevre dostu bir santral kurmayı planladığını açıklamış, haber baştan sona yanlış çıkmış. 

TÜRKİYE: 'İRONİDEN ÖTE KOMİK'
Bu örmeklerin hepsinden özellikle bahsettim ki, taz editörlerinin çıtayı ne kadar yükselttikleri daha iyi anlaşılsın. taz, çevreci, açlıkla mücadele eden, enternasyonal eğitimden yana çalışmaları sponsorlara finanse ettirmekte çekinmemiş. Ancak şimdi bunun bile ne kadar yanlış bir şey olduğunu görerek, 'rüşvetin iyisi kötüsü olmaz' demeye getiriyor. Gazetelerin ekonomi sayfalarının reklâm sayfası gibi çıktığı, deprem haberlerinin bile sponsorlarla yapıldığı bizdeki durumla kıyaslanabilir mi?

Bizde özel sektörün kâr amaçlı lobiciliğini bir yana bırakalım; devletin de özel sektör için, hiçbir kamu yararı olmayan işlerde bile açıkça lobi yaptığı görülüyor. Enerji Bakanı Taner Yıldız, “Mersin, Sinop nükleer santrallarıyla ilgili yanlış anlamaları gidermek için PR çalışmasına başlanacağını” söylediğinde, bu iyi bir şey gibi haber olabildi. Oysa bu açıkça, “bundan sonra santrallarla ilgili güzel haberler çıkacak” demek.  PR çalışmasının sonuçta basını 'yemlemek' anlamına geldiği ise kimsenin aklının ucundan bile geçmedi.   

Ya Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun HES lobiciliği için Tarkan’dan şarkı istemesine ne demeli? İyi ki Tarkan, Eroğlu’na “HES’lere karşı çıkan birinin şarkı yapması ironiden öte komik olur” diye cevap verdi de, komedi trajediye dönüşmedi. Ama Eroğlu herhalde olaydaki pişkinliğin farkına varmamış olacak ki, HES karşıtlarına karşı mücadelenin PR’ını devlete yaptırmaya karar verdi. HES şirketlerinin tanıtım kampanyasını devlet DSİ eliyle yürütüyor ve DSİ’nin 'Herkes için HES' kampanyasına hiçbir basın yayın kuruluşu karşı değil. 

PARASI OLAN BİLGİYE DE HÂKİM OLUYOR
Yeniden taz’ın dosyasına dönelim. Öncelikle taz, Parlamento’nun 28 Ekim 2010'da muhafazakârlar ve liberallerin oyuyla nükleer santralların uzatılması kararına dikkat çekiyor. Gazeteciler, “Daha önce santralların ömrünün kısaltılması kararlaştırılmışken, şimdi neden uzatma kararı alındı” sorusunun peşine düşüyor. Dosyada, suç olmayan, hepsi sonuçta PR çalışması olan ama kamuoyunun nasıl etkilendiğini, siyasetin aldığı kararlara nasıl tepkisiz kaldığını gösteren şu örneklerin belgeleri var:

* RWE, Vattenfall, Eon ve EnBW gibi nükleer enerji şirketlerinin oluşturduğu Nükleer Forum, 2008'de, 2009 sonbaharındaki genel seçime kadarki genel seçimde sağ hükümetin işbaşına geleceğine inanıyordu, nükleer enerji karşıtlığının azaltılması için uluslararası lobicilik şirketi Deekeling Arndt Advisors’ı görevlendirdi.

* Deekeling Arndt Advisors, ülkede nükleer enerji karşıtı 'ideolojik blokajı' yıkmak için kesenin ağzını açtı. Önemli bilimsel şahsiyetlere demeçler verdirildi, önemli gazetelere ve televizyonlara dosyalar hazırlanıp, uzman görüşleriyle süslü 'yansız' haberler, programlar yaptırıldı. Ünlü bir üniversitenin ilgili birimine rapor hazırlattırıldı.

* Nükleer enerji dostu dernekler kurduruldu. Örneğin nükleer enerji seven kadınlara dernek kurdurulmuş.

* Gazetecilere başarılı nükleer deneyimleri olan ülke gezileri yaptırılmış.  

* Eski milletvekilleri, bakanlar ve müsteşarlar parayla çalıştırılmış ve yenilerine bunlar aracılığı ile ulaşılmış.

* Sosyal demokratların ve Yeşiller'in ülkenin enerji güvenliği ve enerji garantisi için çalışmadıkları, sürekli 'saçmaladıkları' fikri yerleştirilmeye çalışılmış.

* Sonuçta Liberaller-Muhafazakârlar ortaklığında kurulan Merkel hükümetinin ilk işlerinden biri Meclis kararıyla atom santrallarının süresini uzatmak olmuş.

Basın etiği açısından zaten çıtayı hep yukarıda tutan taz’ın bu 'temiz eller kampanyası' Almanya basınını bir hayli etkileyecek gibi. Bizde ise herhalde hâlâ “ne kadar rezil olursak o kadar iyi” mi deniyor?
 
'taz olmak zorunda'
taz, 1978'de Batı Berlin’de özyönetimci sol bir proje olarak kuruldu. Anlamı 'günlük gazete' demek. RAF ile devlet arasındaki mücadelenin kızıştığı, devletin solun tümüne orantısız güç kullandığı 'Alman sonbaharı' diye anılan 1977'de ortaya atılan gazete çıkarma fikri,  27-29 Ocak 1978'de 'Tunix Kongresi' olarak bilinen kongrede somut projeye dönüştü.

Gilles Deleuze’den Michel Foucault’ya, Franco Basaglia’dan Johannes Agnoli’ye kadar sol alternatif isimlerinin çoğunun katıldığı kongrede anti psikiyatriden nükleer enerji karşıtlığına, faşizmden alternatif hareketlere kadar birçok konuda radikal kararlar alınmıştı. taz da radikal solun günlük gazetesini kurma kararına karşılık geliyordu.   

OLMAYAN ŞANSIMIZI KULLANACAĞIZ
taz’ın ilk deneme sayısı nasıl bir gazete olacağını göstermişti: Gabriel Garcia Marquez’in kaleme aldığı Sandanistaların Nikaragua’daki zaferi röportajı, Almanya’da nükleer enerji yatırımlarını protesto haberi, RAF’ın kurucularından Astrid Proll’un Londra’da tutuklanmasıyla ilgili geniş bir haber, bir kulüpte 'table dans' yapan bir kadınla röportaj, NATO karşıtı bir makale… taz 17 Nisan 1979'e düzenli günlük yayınına başladı. Gazete ilk gün, “şansımız yok ama biz yine de onu kullanmak istiyoruz” demişti. İlk günden beri kendini merkez medyaya alternatif ve öğrencilere, çevrecilere, sol sosyal demokratlara ve sola yakın saydı.

ABONELİK VE ORTAKLIK SİSTEMİ AYAKTA TUTUYOR
Kuruluşundan beri taz sürekli iflasın eşiğine geldiği için, kurtuluşu parlak ve eğlenceli abonelik ve ortaklık kampanyalarında arıyor. Gazete uzun süredir “taz muss sein” (taz olmak zorunda) sloganını kullanıyor.

Gazete 1992'de girdiği ekonomik krizi editöryal bağımsızlığını koruyarak aşabilmek için, kooperatifi biçiminde bir örgütlenmeye gitti. Kooperatif 2009'a kadar yaklaşık 10 bin kişiyi gazeteye ortak yaptı ve kooperatifin şimdiki sermayesi 10 milyon Avro’nun üstünde. taz’ın çalışanları da bu birliğe üye olabiliyor.

Yazı hazırlanırken taz’ın internet sitesinde 11.060 kişinin ortak olduğu yazıyordu. Gazetenin amacı 11.11.2011'e kadar 11.111 ortağa ulaşmak. 11.111. ortağa ise ya bir taz bisikleti ya da bulunduğu yerden Berlin’e bilet gönderilecekmiş.

'TEHDİT'LE OKUR VE ABONE BULMA
Satışı ve aboneliği artırmak, yeni ortaklar edinmek için basına yansıyan bazı taz kampanyaları ise şunlar:

taz 2003'te okurlarına yönelik bir 'tehdit kampanyası' düzenledi. İstenilen sürede istenilen sayıda yeni abone olunmazsa, gazetenin bulvar gazetesi gibi çıkartılmaya başlanacağı ilan edildi. Tehdit etkili oldu ve 2003 sonbaharında taz tarihinde ilk kez kâr etti.  

Başka bir örnek olarak 2008 Bavyera eyalet seçimlerinden önce düzenledikleri kampanya verilebilir. Her kim seçimden bir ay önce abone olur ve sağcı parti CSU seçimde yüzde 50’nin altında oy alırsa, gazete düşen oy oranına denk gelen ay kadar yeni abonelerden ücret almayacağını açıkladı. CSU seçimde yüzde 43 oy aldı. Gazete sözünü tuttu ve o dönem abone olan 50 kişiye taz 7 ay boyunca bedava gönderildi. Gazetenin bu kampanyadan 11.375 Avro zararla çıktığı yazıldı.

İSTEDİĞİN HABERİ SATIN AL
Gazetenin bedava okunan internet sayfasında geliştirilen bir yöntemle de okurlar yalnızca hoşlarına giden bir haber ya da makale için para ödeyebiliyor. Okurlar gönüllerinden ne geçerse, 0.30 centle 5 Avro arasında bir parayı ödüyor. İnternet sitesinde 9 Nisan 2011'deki ilk günkü denemede gazeteye 386 ödemede toplam 1.963 Avro gönderildiği yazıyor.

taz internet sayfasının sağ tarafında şöyle bir soru var: “Çalışmamız hoşunuza gitti mi?” Sorunun altında da “Bunun için bize ödeme yapabilirsiniz” bölümü yer alıyor. Bazı haber ve makalelerin altında da “bu haber ücretsiz ama bunun için emek verildi, para harcandı. İsterseniz bu haber için maddi katkıda bulunabilirsiniz” yazıyor.

HER KİŞİNİN BİR OYU VAR
Gazetenin günlük satış ortalaması internette 47.973’ü abone olmak üzere, 59.006 olarak açıklanıyor. Haftanın 6 günü çıkan gazete toplam 80 bin adet basılıyor. Ortak olabilmek için en az 500 en fazla da 100 bin Avroluk hisse alınabiliyor. Kimin ne kadar hissesi olursa olsun, her hissedarın genel kurullarda yalnızca bir oyu var. Gazete yönetiminin seçilmesinde çalışanların geniş yetkileri bulunuyor.

taz’ın 250 çalışanı var ve hepsi, kuruluşundan beri, ister matbaada dizgici ister Genel Yayın Yönetmeni olsun yaklaşık aynı ücreti alıyordu. 1991'den beri, sorumluların 100-200 Avro daha fazla aldığı ve ortalama ücretin 2.000 Avro olduğu belirtiliyor. Bu Almanya’daki diğer gazetelerde çalışan editörlerden bir hayli az kazanmak demek. 

BASIN EDEPSİZLİĞİ  VE DAYANIŞMA
Alman 68’inin önemli isimlerinden Rudi Dutschke’nin 25. ölüm yıldönümünde 2005'te taz, bulunduğu cadde Kochstraße’nin bir kısmının Rudi Dutschke Caddesi olarak değiştirilmesini önerdi ve kendi adresini de öyle yaptı. İsmin resmileşmesi için üç yıl boyunca kampanya yürüttü, mahkemeye başvurdu. Değişiklik için en büyük sorun Dutschke'lerin can düşmanı Bild gazetesinin yayınevi Axel-Springer-Verlag’ın da bu caddede olmasıydı. Bild direniyordu. Sonunda mahkeme kararıyla caddenin ismi değişti.

Gazete 17 Nisan 2004'te 'Basın edepsizliğinde 25. yıl' sloganıyla 25. yılını kutladı. Taz’ın 30. yılıyla ilgili gazetenin internet sayfasında duran yazıda şöyle deniyor: “İlk düzenli yayınlandığı günden beri taz’ın 'normal olmadığı', 'çok normal' olduğu ya da 'artık yeterince solcu olmadığı' söylenir. Biz bunların hiçbirine katılmayız. taz dayanışmacı bir projeydi şimdi dayanışmacı bir medya kuruluşu haline geldi. taz kendi kooperatif ortaklarına, çalışanlarına ve okurlarına aittir. Bu gelecekte de iyi gazetecilik yapabileceğimizin teminatını oluşturuyor."

Solun oyu krizde bile niye artmıyor?
30 Ekim 2011

Uzunca bir süredir Avrupa’da etkisini sürdüren krizde yoksulların daha yoksul, zenginlerin ise daha zengin olduğu rakamlarla sabit. Kriz sadece Portekiz ve Yunanistan’ı değil, bütün ülkelerin özellikle yoksul kesimlerini etkiliyor. Nasıl oluyor da kriz durumunda bile Avrupa’da kapitalist düzen karşıtı sol-sosyalist partiler oylarını artıramıyor? Krizin yol açtığı ekonomik yıkımları protesto etmek için sokağa çıkan ve en son ABD’deki “Wall Street’i İşgal Et” hareketinin çağrısı üzerine meydanları dolduran on binlerce genç neden sol-sosyalist partilere üye olmuyor, bunlara oy atacağını bile söylemiyor? Avrupa’da büyük ekonomik krizden neden sol partiler de 'yoksullaşarak' çıkıyor?

Avrupa’nın en etkili ya da başarılı sosyalist partisi, Almanya’daki Sol Parti (Die Linke) geçen hafta sonu Erfurt’ta düzenlediği 'Program Kurultayı'nda partinin yeni programını oylarken 3 gün boyunca işte bu sorulara da cevap aradı.

PARTİ, PROGRAMSIZ KURULDU
Önce program kurultayı ile ilgili haberleri verelim. 2007’de kurulan Die Linke’nin bir programı yoktu ve parti aşağıdan yukarıya bütün önerileri alarak yürüttüğü çalışma sonrasında 23 Ekim günü delegelerin yüzde 96.9’unun onayıyla bir programa kavuştu. Program Kurultayı’nın en önemli iki sonucu var. Birincisi, yerleşik medyanın ve diğer bütün partilerin “ha dağıldı ha dağılacak” gözüyle baktığı hatta 'dağılması' için çalıştığı Die Linke, dağılmanın aksine yüzde 96.9 oranında delegenin oyuyla kabul ettiği bir program ortaya koyarak 'kanatlar mücadelesine' rağmen partinin işlediğini herkese gösterdi. İkinci önemli sonuç ise programın içeriği ile ilgili: Die Linke, ezici çoğunluğun kabul ettiği programla, bundan sonra sanki direksiyonu daha sola kıracakmış gibi duruyor. Program nihai hedef olarak önüne 'kapitalizmin aşılmasını' ve 'demokratik sosyalizmin kurulmasını' koyuyor. Hatta bunu, 'Kapitalizmin insani hale getirilmesini' savunan parti içindeki 'reformist kanat'ın onay vermesiyle yapıyor.

Belki, pratik sorunların aşılması karşısında 'pragmatist' kararlar alan Die Linke’nin, en azından kriz karşısında daha etkili bir güç olmak için daha sol politikayı programına koymasını da 'pragmatist bir karar' olarak değerlendirmek mümkün. Şimdi ayrıntılara bakalım.

PROGRAM OLARAK PRAGMATİZM
Parti içindeki kanatlar meselesinin ve programatik uzlaşmanın baştaki sorularla doğrudan bir ilgisi var. Çünkü “büyük ekonomik krize rağmen biz neden daha ciddi bir güç olamıyoruz” diye soran parti yöneticileri, 'olamama'nın birinci nedenini 'kendiyle fazla meşgul olma hali'ne bağladı.

Partinin önemli ideologlarından Gregor Gysi, taslağın onaylanmasından önce yaptığı konuşmada konuyu açıkça dile getirdi. Gysi, şu soruyu sorarak girdi konuya:  “Ülkede yoksulların durumu daha da kötüleşirken, yoksullar medyadan bizimle ilgili ne öğreniyor?” Cevabı da verdi: “Parti içindeki A grubu diyor ki, B grubu gitsin, B grubu diyor ki, A grubu gitsin. Böyle bir partiye sizler sempati duyar mısınız? Böyle bir parti yoksulların sesi olabilir mi?”

Gysi, pragmatik becerileriyle tanınsa da, başından beri parti içindeki sol kanatla daha iyi geçiniyor gibi görünüyor. En azından her şeye rağmen reformist kanadın isimleri arasında sayılmıyor. Gysi, konuşmasını şöyle bağladı: “Her iki taraf da zafer kazanmak istiyor. Ama Die Linke, yalnızca iki taraf da birlikte çalışırsa işlevsel olur. Partide yalnızca reformistler kalırsa, partinin sosyal demokratlardan bir farkı kalmaz. Ama yalnızca radikaller kalırsa da, bu sefer parti toplumdan izole olur”

Gysi, partinin geleceğin konularıyla meşgul olan, modern bir sosyalist sol parti olması gerektiğini vurguladı ve delegelerden program taslağına en az yüzde 90 oranında 'evet' oyu vermesini istedi. Gysi, sosyal demokratlara giden oyları da, Korsan Parti’ye kayan gençleri de kavrayan bir partiden bahsetti. Delegeler de Gysi’nin isteğini abartarak yerine getirdi.

KOALİSYON PARTİSİ-PARTİ KOALİSYONU
Kongrenin dikkat çeken bir yanı da, bu zamana kadar radikal sol kanadı realiteden uzak olmakla, partinin Sosyal Demokratlar ve Yeşiller’le koalisyon kurmasını engellemekle suçlayan reformistlerin, sol kanadın istekleri doğrultusunda yazılmış gibi duran programa onay vermesiydi. Die Linke’nin bundan böyle ilkesiz koalisyonlar kurmasını 'programatik' olarak engelleyen şu cümleler parti programına girdi:

“Sol Parti, savaş sürdüren ya da Alman ordusunun savaş birlik ve araçlarını yurtdışına gönderen, militarizme avans veren, birinci basamak hizmetlerin özelleştirilmesini savunan, sosyal refah için yapılan kamusal harcamalarda kesintiye giden hükümetlerde yer almaz…”

Bundan sonra, Die Linke’nin artık hiçbir partiyle koalisyon kurmayı düşünmesi gündeme gelemez. Çünkü Almanya’da özelleştirmeyi savunmayan, dışarıya asker göndermeye karşı olan ve sosyal yardımlarla kamu harcamalarını kısmak istemeyen hiçbir parti bulunmuyor.

Sol Parti programının özünü, 'militarizm ve neo liberalizm karşıtlığı' oluşturuyor. Parti programına bu durum, Almanya’nın NATO’dan çıkmasını savunma ve    özelleştirmelere karşı olma biçiminde yansıyor. Bu durumu aslında partinin Genel Başkan Yardımcısı Sahra Wagenknecht çok güzel açıklıyor: “Die Linke, anti neoliberal parti ve uzlaşmaz bir anti savaş partisi. Diğer bütün siyasal aktörlerden en önemli farkımız bunlar.”

Aslında Sol Parti’yi bir açıdan çeşitli eyaletlerde sosyal demokratlarla koalisyon kurup hiç değilse buralarda iktidara gelen, farklı görüşlerin bir araya geldiği bir 'sol koalisyon' olarak tanımlamak da mümkündü. Ancak parti için şimdi "parti olmak istiyor” denebilir. Örneğin partinin önemli isimlerinden, eski sosyal demokrat Oskar Lafontaine, kongrede Die Linke’nin kendi profilini yaratması gerektiğini vurguladı. Bir partinin başarılı olmasının temsil ettiği şeye gerçekten inanmasına bağlı olduğunu söyleyen Lafontaine’e göre, Sol Parti de programa inanırsa başarılı olur. Lafontaine’in en çok alkış alan sözleri ise şunlardı: “Başı dik yürümeliyiz. Bizi savunmaya atmalarına izin vermemeliyiz.”

KAPİTALİZMLE MÜZAKERE DEĞİL MÜCADELE
Die Linke’nin bundan böyle koalisyon peşinde olmayacağı açık ama peki, egemen sistem nasıl tarif ediliyor ve bu sistem nasıl değişecek? Bu sorulara Sol Parti Eşbaşkanı Klaus Ernst cevap veriyor. Ernst, programın 'Parti tarihinde bir dönüm noktası' olduğundan söz ediyor: “Programımız egemen ilişkilere karşı bir meydan okumadır.” Ernst’e göre, Die Linke’nin değiştirmek istediği sistem, neoliberal ve sosyal adaletsizlikler üzerine kurulmuş.

Mülkiyet ilişkilerini değiştireceğini ilan eden Die Linke’nin programında yapılması gerekenler şöyle sıralanıyor: Büyük bankalar ve işletmeler devletleştirilmeli ya da çalışanlara devredilmeli. Kamu sektörü genel olarak güçlendirilmeli ve özelleştirmeler geri alınmalı. Genel olarak sosyal hizmetler iyileştirilmeli ve şirketler, çok kazananlar ve sermaye sahipleri daha fazla vergi vermeli… Parti, çalışma süresinin de haftalık 30 saate indirilmesini programına almış durumda.

KONGRENİN ERFURT’TA YAPILMASI TESADÜF MÜ?
Diğer Eşbaşkan Gesine Lötzsch’ün konuşması ise daha iddialıydı. “Tarih yazmak için toplandık. Bizim için kapitalizm tarihin sonu değil” diyen Lötzsch, Die Linke’nin kabul ettiği Erfurt Programı ile bu ülkenin değiştirileceğini ilan etti.

Lötzsch’ün programı 'Erfurt Programı' diye adlandırması bir tesadüf değil. Lötzsch’ün, Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) 14-20 Ekim 1891 tarihlerinde topladığı meşhur Erfurt Kongresi’nde kabul edilen Erfurt Programı’na gönderme yaptığı kesin. Şöyle ki: Ünlü Marksist, işçi sınıfı mücadelesinin önderlerinden August Bebel’in başkanlığında toplanan Erfurt Kongresi’nde sosyal demokratlar, 1875'te kabul edilen reformist Gotha Programı’nı Marksist içerikle değiştirdi. Aynı Die Linke kongresinde olduğu gibi, sosyal demokratlar o dönemki Erfurt Kongresi’nde de pragmatik bir çizgi izledi. Program tartışmalarında bütün önergeler, Marksist teorinin reel politikada kullanılması ve sosyal demokratik içeriğe büründürülmesi üzerineydi.

Kongrede ve SPD içinde August Bebel ve Wilhelm Liebknecht, işçi sınıfına dayalı bir Marksist mücadeleden bahsederken, Karl Kautsky ve Eduard Bernstein gibi isimler de daha reformist bir çizgi savunuyordu. Ancak bu kongrede tıpkı şimdi Die Linke’nin kongresinde olduğu gibi, taraflar sol bir programda anlaşmış ve 250 delegenin tümünün oyuyla program kabul edilmişti.

Hatta Program Komisyonu başkanlığını Wilhelm Liebknecht (Rosa Lüxemburg ile Spartaküsleri kuran ve birlikte katledilen Karl Liebknecht’in babası) yaparken, programı Karl Kautsky ve Eduard Bernstein kaleme almıştı. (‘Dönek’ Kautsky ve ‘revizyonist’ Bernstein bu unvanları henüz almamıştı.) Erfurt Programı, Gotha Programı'na damgasını vuran reformist Lasalcılıktan (Ferdinand Lassalle) arındırılmış, bizzat Kautsky’nin deyimiyle “teorik bölümlerini Mark’ın Kapitali'nden alan bir metne” dönüştürülmüştü. Ancak, program, pratik taleplerde proleter devrimden değil genel seçimlerden, işçi sınıfının haklarından ve çalışma süresinin 8 saate indirilmesinden söz ediyordu. Alman sosyal demokratları 1959'daki Bad Godesberg Kongresi’ne kadar aşağı yukarı bu programa sadık kaldı.

NİHAYET GAZİNO KAPANACAK
Die Linke’nin program kongresinde elbette Occupy Hareketi ve Avro krizi de gündemdeydi. Kongreden sonra Die Linke, Avrupa’da hükümetlerin borçlu ülkeleri destekleme adına, krizi yaratan büyük bankaları ve uluslararası spekülatörleri desteklediğini oysa krizi yaratanların krizin bedelini ödemesi gerektiğini bir kez daha açıkladı. Die Linke’nin programı, 'Finans kapitalin diktatörlüğüne karşı alternatif program' olarak sunuldu.

"Wall Street’i İşgal Et" sloganıyla ortaya çıkan hareket, Almanya’da da bazı kentlerde karşılık bulmuştu. Die Linke, genel olarak bu gösterilere katılmayı savunsa da hareket için sokağa çıkanların önemli bir kısmı Die Linke bayrağından uzak durmayı tercih etmişti. Program kongresinde işte bu insanlarla aynı bayrak altında toplanmanın yolları da tartışıldı. Gesine Lötzsch, partinin sürekli bu hareketinin bir parçası olması gerektiğini söylerken, sol kanat isimlerden Sahra Wagenknecht daha da ileri gitti: "Occupy Wall Street, Occupy Allianz, Occupy Commerzbank!" Peki, bu işgaller sonunda ne olacak? Sistemi 'gazino kapitalizmi' diye nitelendiren Wagenknecht, “Son kertede istiyoruz ki, nihayet gazino kapansın” diyor.

Uyuşturucu, bağımlılık ve sol
Sol Parti programına alınan, 'uzun vadede her türlü uyuşturucunun serbest bırakılması' bazı çevrelerce 'sürpriz' olarak görüldü. Çünkü Avrupa’da ve özellikle de Almanya’da bu konu daha çok Yeşiller’in alanında gibi. Ancak son dönemde bütün partiler bu konuda politika geliştirmeye çalışıyor.  

Parti programı, Die Linke’nin akılcı  ve insani bir uyuşturucu politikasını temsil ettiğini, bunun içeriğinin de uyuşturucu kullananların suçla ilişkisinin kurulmaması ve uzun vadede bağımlılar için uyuşturucu kullanımının legal olmasını içeriyor.

Sol Parti’nin kararı Türkiye’deki durumla kıyaslandığında düşündürücü bir durum çıkıyor ortaya. Türkiye’de uzun süredir şu veya bu sanatçının ya da tanınmış simanın kokainle veya esrarla yakalandığını duyarız. Yakalananların isimlerinin deşifre edilmesi bir yana, emniyetten ya da cezaevlerinden adeta canlı yayın yapılır ve toplum olarak bir linç ya da eğlence izleriz. Her nedense sol, ne insanların yakalanması ne de deşifre edilmesi karşısında bir varlık göstermez. Çünkü solun uyuşturucu ile işi yoktur; silahlı uyuşturucu mafyaları, devlet içinde uzantıları bulunan ve devletçe korunan uyuşturucu baronları ve uyuşturucu pisliğine batmış herkes soldan uzak durmalıdır.
 
Doğrusu bu mu? Bence hayır. Çünkü öncelikle solun uyuşturucuya bakışında asıl olması gereken 'önleyicilik' ve 'bağımlılık' kavramları yok. Sol, uyuşturucu meselesine bir yandan uyuşturucu mafyası ya da karanlık güçlerle ilişkili bir durum olarak bakar ve haklı olarak buna karşı dururken, bir yandan da üzerinde pek durmadığı ahlakçı muhafazakârlığın esiri olmakta. Daha da vahimi, sol, uyuşturucu meselesine 'suç' kavramından yaklaşarak hiç düşünmeden 'polis bakış açısını' meşrulaştırmakta. Açıklamaya çalışayım: Siz “PKK'ye uyuşturucu darbesi” veya “Tarkan ve Deniz Seki kokain âleminde yakalandı” türü haberler dışında, gerçek uyuşturucu baronlarının yakalandığına dair haber duyuyor musunuz? Ya da uyuşturucu baronlarının devletteki nüfuzlu koruyucularıyla ilgili bir şeyler okuyor musunuz?

Bizler Tarkan’la falan oyalanırken Türkiye’nin hemen her kentinde, her varoşunda yüzlerce genç uyuşturucu bağımlısı haline gelmiş durumda. Bunun bir sosyal sorun olduğunu, devletin sosyal sorumlulukla bu kesimlere yaklaşması gerektiğini, solun bir sorumluluğu olduğunu, bir politika geliştirmek zorunda olduğunu kabul etmeliyiz. Bu sorumluluk ve politika da elbette bağımlılara veya bağımlı olmasına ramak kalmışlara psikolog tavsiye etmek veya uyuşturucunun zararları hakkında vaaz vermek gibi hayır işleri işlemek değil.

İşte, Almanya Sol Parti kongresinde de bu konu gündeme geldi ve çözüm önerisi parti programına kondu. Parti, bağımlılara öncelikle sert ya da soft bütün uyuşturucuların serbest olmasını öneriyor! Bunun bir de 'ama'sı var. Sol Parti, elbette köşe başlarındaki bakkallarda isteyen herkese uyuşturucu satılmasını önermiyor. Sadece bağımlıların 'ihtiyaçları' olan uyuşturucuyu eczane gibi yerlerden edinebilmesinin mümkün olmasını savunuyor.

Partinin uyuşturucu konusundaki uzmanı Frank Tempel, bağımlı kişinin uyuşturucu almak için 'suç' işlemeyeceğini, böylelikle de suçlulardan oluşan bir pazarın ortadan kalkacağını belirtiyor. Hatta yasal uyuşturucuyu da 'torbacıların' satmasını savunuyor. Milletvekili olmadan önceki görevi polislik olan ve polis sendikasında aktif çalışan Tempel, insanın zaten mutlaka ihtiyacı olan bir şeyi elde etmesinin suç oluşturmaması gerektiğini belirtiyor. Tempel, “uyuşturucu temin etmek için verilen çabanın, işlenen suçların zararı, uyuşturucu kullanıldığında ortaya çıkan zarardan daha fazla” diyor.

Parti yöneticilerinden Gregor Gysi ise, kullanıcıların değil, uyuşturucu baronlarının cezalandırılması gerektiğini vurguluyor. Parti Eşbaşkanı Klaus Ernst’e göre de, uyuşturucu bağımlılarının suç kavramından kurtarılması gerekiyor.

RAF militanı Inge Viett anlatıyor
23 Ekim 2011

Almanya’da her fırsatta bir RAF (Kızıl Ordu Fransiyonu-Rote Armee Fraktion) tartışması alevlenir. RAF, kendini 1998’de feshetse de hem sağda hem de solda RAF efsanesi hiç bitmez. Sağ kesim Almanya’da gerçekleşen en ufak bir kıpırdanmada "eyvah RAF geri dönüyor" paniği yaratmaya çalışır. Geçtiğimiz haftalarda Berlin’deki sabotajlardan sonra da yine RAF’ın dönüşü korkusu başlamıştı.

Solda ise, eski RAF militanlarının yaşamları, ölümleri, siyasal ve insani tutumları birer efsanedir. Soldaki efsane duygusunda hâlâ yaşayan RAF’lıların‚ RAF adına konuşmamalarının çok büyük bir yeri vardır. Hiçbir RAF’lı, "RAF şuydu ya da buydu" demiyor.

Inge Viett, Almanya kamuoyunda en çok tanınan RAF’lılardan biri. Bugün 67 yaşında olan Viett, RAF’tan önce kurulan şehir gerillası örgütü '2 Haziran Hareketi’nin önder isimlerinden biriydi. 2 Haziran Hareketi adını, 2 Haziran 1967’de Berlin’i ziyaret eden İran Şahı’nı protesto eden üniversite öğrencilerinin üzerine ateş açan polisin Benno Ohnesorg adlı öğrenciyi öldürmesi üzerine yapılan gösteriler ve eylemlerin anısından alıyor. Bu gösteriler Avrupa 68’ini başlatan gösterilerden de biridir.

Inge Viett, izinsiz gösteri, polisle çatışma ve başka bazı eylemlerden 1972, 1975 ve 1976’da üç kere yakalansa da bir süre yattıktan sonra üçünde de cezaevinden kaçtı.

Almanya’da 2 Haziran Hareketi’nin RAF’a paralel gerçekleştirdiği birçok radikal eylem bulunmakta. Viett’in yargılandığı ve ceza aldığı bazı 2 Haziran sansasyonel eylemleri şunlar:

27 Şubat 1975: Hristiyan Demokrat Parti (CDU) Berlin Eyalet Başkanı Peter Lorenz’in kaçırılması ve 51 gün sonra 6 RAF’lının hapisten serbest bırakılması karşılığı serbest bırakılması.

1978: Berlin’de RAF’lıların ve 2 Haziran Hareketi militanlarının tutuklu bulunduğu bir cezaevinin basılması ve çok sayıda tutuklunun kaçırılması.

Viett, 1976’da hapisten kaçtıktan sonra Almanya’da ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinde illegal yaşadı. 1980’de RAF’a katıldı. 1981’de kendini yakalamak isteyen bir Fransız polisini vuran Inge Viett, 1982’de Fransa’dan da kaçıp Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ne gitti. 1990’a kadar başka kimlikle burada yaşayan Viett, Demokratik Almanya’nın çökmesi üzerine 1990’da Batı Alman polisi tarafından yakalandı. RAF adına polis vurmaktan ve bazı eylemlerden, bazıları için zaman aşımı olsa da, yargılandı. 13 yıl hapis cezası aldı.

Hapisten çıktıktan sonra yazıları ve kitapları yayınlandı. 20 Temmuz 2008’de Meclis önünde Alman askerlerinin yemin törenini protesto ederken yakalandı. Polise mukavemetten para cezası aldı. 8 Ocak 2011'de Berlin’de Rosa Luxemburg Konferansı’nda bir konuşma yaptı ve "Komünizm için, gizli yapılanması olan bir devrimci örgütlenmenin" gerekli olduğunu savundu. Ayrıca "Afganistan’da savaşta olan Alman askerlerine karşılık vermenin ve halka karşı mücadele eden polise karşı direnmenin haklı olduğunu" savundu.

Haziran 2001'de bu sözleri üzerine suçu övmekten dava açıldı. Inge Viett de RAF adına konuşmak istemedi, verdiği cevapların kişisel görüşleri olduğunu vurguladı. Görüşme yapmamak için bin bir dereden su getirse de yine de sorularımızı yanıtladı.

>>>>>1970’lerden bu yana kapitalist sisteme karşı mücadele veriyorsunuz. Bütün dünya, gençliğinde sistem karşıtı olan ama belli bir yaştan ya da belli bir yenilgiden sonra mücadeleyi bırakan birçok insanla dolu. Hatta normal olanın da bu olduğu dayatılıyor. Ama siz başka türlü devam ediyorsunuz. 2008’de Meclis önündeki askeri töreni protesto ettiğiniz için yargılandınız ve ceza aldınız. En son Ocak 2011’de Rosa Luxemburg Konferansı’nda yaptığınız konuşma nedeniyle hakkınızda dava açıldı. Kişisel olarak siz neden ‘normal’leşmediniz?
Evet, her ne kadar solcular olarak bütün yaptıklarımız yetersiz olsa da, kendi siyasi etkinliklerimi ben tamamen 'normal' görüyorum. Ama bu doğru tabii ki, normalleşmek kolay değil. Yenilgiler, içinde oluştuğu tarihsel iyimserliği kemirerek tüketir. Çok sıradan bir şey söyleyeceğim ama yaşlanmanın da doğal bir bedeli var. Öte yandan genç yoldaşlar sürekli mücadeleye yeni ivme kazandırıyor ve sorunlara çoğu kez bir ipotek altında kalmadan yaklaşıyor. Ne zaman yenilgiyi kabul etme ve teslim olmaya doğru bende kayma başladığında -çünkü her şeye yeniden başlamak zorunda kalmak basitçe yorgunluk verir- ciddiyet ve heyecanla tarihi devam ettiren gençler beni şaşırtır ve mutlu eder. Gençlerin sırtında yenilgi yükü yok. Ve onlar tarihten, onu ahlakçı bir anlayışla yargılamadan bir şeyler öğrenme şansına sahip. Elbette bu genel geçerliliği olan bir doğru değil. Genel olarak sol iktidarsız durumda, antikomünizm ve burjuva tarihsel düşüncesi öldürücülüğünü koruyor. Bu da yeni bir devrimci inşa süreci geliştirmenin önünde engel oluşturuyor. 

>>>>>Yazdığınız otobiyografinin başında sizden şu alıntı yapılıyor: "Çirkin bu dünyanın dışında kurulan başka ve yeni bir dünya olan illegalitede olduğum zamanlar kadar hiçbir zaman kendimi güvende ve korkusuz hissetmedim." Yaklaşık 50 yıldır devrimci mücadelenin içindesiniz. Dünya biraz daha iyi oldu mu yoksa hâlâ yaşanamaz ve 'çirkin' mi?
Evet, bakın bakalım, kapitalist sistem kendini biraz 'iyileştirdi' mi? Kapitalizm kendini genişletti ve daha barbar, daha krizlerle ilerleyen, daha totaliter ve daha savaşçı oldu. Toplumların günlük hayatlarının yabanileştirilmesinden hiç söz etmiyorum bile. Değer yıkımcı-çıkarcı, oportünist eğitimden ve medya tekellerinin aptallaştırma programlarından da söz etmiyorum. Bu sistem kapsamlı bir biçimde daha baskıcı çünkü çaresiz, çünkü her köşede ortaya çıkan çelişkileri yasalarla, aynasızlarla, asker ve savcılarla kuşatmaktan başka bir çıkış yolu yok. Bu sistem sapkın, dağılmaya yüz tutmuş ve tarihsel olarak çok fazla bir geleceği yok. Dev güvenlik ve askeri aparatların kusursuzlaştırılmasının nedeni bu. Mücadelemizle gerçekleşecek esas değişikliğin yıllar sonrasında değil çağ sonrasında olacağını düşünmeliyiz. Bir çağ değişimi söz konusu.

Benim o zamanki korkusuzluğum ve cesaretim sistemin karşı olduğu, sırt çevirdiği özgürlüğe dayanıyordu. Özgürlük, kendini cidden eleştirenlere karşı her zaman hazır olan kapitalizm içindeki köşelerde bulunmaz, özgürlük yalnızca tamamen başka bir toplum yaratılması için kapitalizme karşı kolektif ve koşulsuz bir mücadele içinde olunduğunda hissedilir.

>>>>>Yine bu soruya bağlı olarak, birçok insan gençliklerinde solcu, devrimci, Marksist, sistem karşıtı iken; olgunluk zamanında, eğer sağcılaşmamışsa en iyisi sosyal demokratlaşıyor ya da Yeşil falan oluyor. Sizce neden insanlar ütopyalarından bu kadar çabuk vazgeçiyor? Yoksa sol ütopyanın kendisinde mi bir sorun var? Solcular sadece gençliklerinde gerçekten gerçekleşmeyecek bir ütopyayı mı kapılıyor? 
Kapitalist günlük pratiğin hâkim olduğu hayatta bir ideal uzun süre yaşayamaz. Her kim sömürü merkezli toplumsal ilişkilerde ideallerini yaşatmaya çalışırsa, sinik mekanizmaların etkisiyle bir güzel hayalkırıklığına uğrar, çabucak kendisi de sinikleşir ve en fazla hayır işlerinde çalışmaya başlar. Hiç kimse "ideallerimi terk ediyorum" demeyecektir. Meslek, iş, aile, belli bir statü tutturma çabası gibi reel baskılar idealleri yavaş yavaş kemirir. Birçok kişi gençlikte sistemin bu baskılarına karşı koyma gücüne bir biçimde sahiptir ve sisteme kafa tutacak gücü de bir biçimde kendinde bulur.

Ama ben buna rağmen gidişatı hiç de kaderci görmüyorum. Birçokları her şeye rağmen kapitalizm karşıtı eleştirel tutumunu koruyor ve toplumsal mücadelenin toplumsal ve insani ilerleme için işe yarayacağına inanıyor. Bazıları, iktidar mekanizmalarını tanımayla, bütün kötülüklerin anası olan kapitalist sistemin ve sömürünün alternatifsiz olmadığını ve bunun bir kader olmadığını, aksine tarihsel ve dolayısıyla da geçici olduğunu kavrayarak komünizme geliyor.

Elbette sınıf olarak proletarya bu zamanda oldukça hantal, korkak ve komünizmin kendisi için ne anlama geleceği hakkında hiçbir şey bilmiyor. Ama var oluş koşulları her geçen gün daha rahatsız edici, daha güvensiz ve daha onur kırıcı bir hal alıyor. Dünya çapında paylaşım savaşı her geçen gün daha da sertleşiyor. Sömürü ve baskı olduğu müddetçe devrimci çabalar da durmaz.

Devrimci mücadele, devrimci olmayan zamanlarda oportunizm tarafından geri itilir. Ancak devrimci çaba yaşar ve devrimciler mücadeleye tekrar devam eder. Her kriz durumu devrimin meşruiyetini tazeler.

Komünizm bir ütopya değil, daha insancıl bir topluma doğru dönüşüm için reel bir mücadeledir. İşte bu mücadele bence var oluşumuzun tek güzel anlamıdır. Bunda doğru olmayan ne olabilir ki? Bunun içinde benim kendi hayatım var, benim kendi değerlerim var, bunların ortak toplumsal değerler olarak etkili olmasını isterim: Herkes için onurlu, anlamlı bir var oluş, dayanışma, hiyerarşisiz bir özgürlük, içinde bütün problemlerin ortaklaşa çözüldüğü ve dünya zenginliğinin bütün insanların yararına paylaşıldığı kolektif ve uygar bir yaşam.

>>>>>Bugün Almanya’daki solun durumu hakkında ne söyleyebilirsiniz? Almanya’da sosyalistlerin gündemi ne olmalı? Avrupa sosyalistlerinin gündemi ne olmalı?
Avrupa’da yerleşik sol, ne komünizm vizyonuna ne heyecanına ne de mücadele için gerçek bir isteğe sahip. Bu sol burjuvalaştı ve tarihte zaman zaman yinelendiği gibi    'Sol Birlik' adı altında iktidara gelse de sermayenin iktidarı kırılamayacak. 'Sol reformizm ve pasifizm', dizginlenemez, saldırgan ve katil iktidar kliğine karşı, sonsuz iktidarsızlık için alınmış bir bilettir.

Biz mevcut koşulların şekillendirilmesindeki katkıları dışında bugünkü yerleşik soldan zaten hiçbir şey beklemiyoruz. En çirkin barbarlıklara, sürekli savaşlara, devlet işkencelerine ve katliamlara karşı olduğunda bile, bu sol 'oyunun kurallarıyla' uyumludur, kural dışına çıkmaz.

Elbette barikatlara katılan ve gösterilerde ilk sırada duran solcu milletvekillerinin gösterdiği kişisel cesaret de var. Ama eksik olan şey, devrimci perspektifle donanmış bir sol partinin örgütlenmiş gücünün olmayışı.

Devrimci bir parti, kendini burjuva düşüncesinden ve eyleminden kurtarmak zorundadır. Parti, oyunun kurallarını bozmalı ve memnuniyetsiz katmanlara direniş için kendi örnek olarak, cesaret vermeli. Böyle bir partimiz yok. Büyük kriz felaketi sırasında bile, hiçbir sol parti ve hiçbir sendika, öfkeli kalabalığı bankalara ve tekellere karşı yönlendirme cesareti göstermedi, aksine bunlar 'sol kriz yönetimi' yaptı.

Avrupa’da da çok sayıda insan boğazına kadar suya batmış durumda. Bu sisteme karınları tok ve meydanları, caddeleri dolduruyorlar veya Fransa ve İngiltere’de olduğu gibi herşeyi yıkıp döküyorlar. Avrupa’da hiçbir sol güç bunlarla hiçbirşey yapamaz. İster burjuva düzenini korkakça koruyor olsun, ister radikal solun içinde bulunduğu durumdaki gibi küçük gruplara bölünmüş olsun. Ama bu güçsüzlüklerin ve ilerleyen kapitalist barbarlıkların sonunda hemen şimdi ve burada devrimci inşa sürecini örgütlemek zorunda olduğumuz baskısı yükseliyor.

>>>>>İçinden geldiğiniz devrimci gelenek olan 'silahlı mücadele' hakkında bugün ne düşünüyorsunuz?
Silahlı mücadele hakkında burada ve bu kısalıkta somut bir değerlendirmede bulunmak mümkün değil. Ben yalnızca bugünkü bakış açımla ana hatlarıyla genel siyasal eleştirilerimi ortaya koyabilirim. 

Silahlı mücadele özgürlük mücadelesi için yalnızca stratejik ve taktik bir araç olmalıydı ve her zaman için geçerliliği olan her derde deva, sonsuz devrimci bir çare olmamalıydı. Ama 60’lı ve 70’li yıllarda biz böyle gördük ve bütün başka politikaları yetersiz olarak değersizleştirdik. Ve o zaman bu gerçekten de öyleydi. Ama biz gerilla savaşını yetersiz hazırlanmış bir zeminde yürüttük. Yani var olan durumdan devrimci bir ayaklanma çıkarma.

Emperyalizmin moral üstünlüğü kaybetmiş olması, kendisine karşı uluslararası çapta acımasızca sürdürülen gizli ve açık savaşlara rağmen, özgürlük/kurtuluş hareketlerinin bütün dünyada güçlenmesine yaradı ve bu bize de ilham verdi. Biz 20. yüzyılın ikinci yarısının güncel enternasyonal sınıf savaşı cephelerini, sömürülen ülkelerin kurtuluş hareketleriyle emperyalizm arasında konumlandırdık. Buna rağmen ama kendi ülkemizdeki ve bütün Avrupa’daki toplumsal güç ilişkilerini-güç dengelerini daha az dikkate aldık. Bu demektir ki, biz gerçekten bir sınıf cephesi oluşturmak için çabalamadık, aksine yalnızca silahlı mücadeleye ilişkin bir çevrede kaldık. Bize göre, kendi kararlılığımız ve legal parlamento dışı muhalefetin silahlı mücadele alanına desteği yeterliydi.

İlk başta, karşıtlara, kendi ana üssünde ya da cephe gerisinde saldırmak çok cazipti. Bu elbette yeterli değildi. Cepheler değişiyordu ya da çöküyordu. Emperyalizm tekrar saldırıya geçebiliyordu, kontrgerilla stratejileri legal soldan gelen desteği büyük ölçüde kırıyordu. Sonunda gerilla ile toplumsal/kültürel veya alan bölünmeleri yaşamaya başlayan taban örgütlenmelerinin verdiği toplumsal ve ekonomik mücadele arasında neredeyse hiçbir bağ kalmamıştı.

Bunlar arasında siyasal arabuluculuk yapabilecek bir devrimci sınıf örgütü de yoktu. Silahlı mücadele, devletle gerilla arasında gerçekleşen ve var olan güç dengeleri karşısında kaybedilmesi kesin olan bir askeri-militarist çatışmaya dönüştü. Buna tabii zayıflıklar, saldırı eylemlerinin siyasal belirleyiciliğine çok önem verme gibi subjektif hatalar da eklendi ama bunlar belirleyici olmadı ve zaten bunlar sadece RAF’a ya da 2 Haziran Hareketi’ne özgü hatalar da değildi. Bu hatalar sistemle gerçekten karşı karşıya gelemeyen, yüzleşmeyen bütün örgütlerin yakasını bırakmaz.

Gerilla mücadelesinin kitle hareketi tarafından desteklenmeyip izole olmuş bir biçimde yenilgiye doğru gitmesinden daha acı vereni ise gerçekten yok.

YARIN

68 Hareketi neydi, geriye ne kaldı?

Gerilla lideri nasıl devlet başkanı olur?

RAF’tan geriye ne kaldı?

Egemenlerin RAF nefreti neden?

***

RAF hala parıldıyor ve devrimci ruhlara ilham veriyor
SELAMİ İNCE
 
RAF militanı Inge Viett, RAF üzerine ayrıntılarda detaylı konuşmayı ve bazı konulardaki sorulara cevap vermeyi çeşitli nedenlerle istemedi.  Görüşmenin genel değerlendirme çerçevesinde kalmasını istedi. Viett, cevaplamadığı soruların gerekçesini kısa bir biçimde şöyle ifade etti: “Yaşanan bütün süreci ‘kısaca’ tarif etmem mümkün değil. Kitap raflarını dolduran ve hala bitmemiş bir süreçle ilgili zaten ‘öylesine, geçerken’ bir şeyler söyleyemem…”

Viett’in “geçerken öylesine bir şeyler söyleyemeyeceğini” belirttiği konulardan biri, 18 Ekim 1977 tarihinde RAF militanları Andreas Baader, Jan Carl Raspe ve Gudrun Ensslin’in Stammheim cezaevinde hücrelerinde ölü, Irmgard Möller’in de ağır yaralı bulunduğu Stammheim süreciyle ilgiliydi. Almanya’da bu konuda öne sürülen “intihar ettiler” ya da “devlet öldürdü” biçimindeki iki görüş de kanıtlanabilmiş değil. Kendisinin olayı nasıl değerlendirdiğini sormuştum. Yine hapiste daha önce ölü bulunan Ulrike Meinhof ve daha sonra ölü bulunan Ingrid Schubert’i de hatırlattım.  Viett, yaklaşıl 35 yıl önce gerçekleşen bu süreçlerle ilgili olan sorulara şimdi “çalışamayacağını” belirtti.  Öte yandan RAF tarihi ile ilgili birçok soruya da cevap vermedi.

Inge Viett’in cevaplandırmadığı diğer bir bölüm ise, Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde yaşadığı döneme ilişkin sorulardı. Bu bölümle ilgili bir şey söylemesi için yeni çalışmalar yapması gerektiğini belirtti ve buna da şimdi “sinirlerinin müsait” olmadığını söyledi. Viett’in bazı konularda cevap vermek istememesinin cevapların gerçekten özel çalışma gerektirmesiyle, zaman alacak şeyler olmasıyla bir ilgisi olabilir ama çok sayıda olması ve “sıkıcılığı” ile bir ilgisinin olduğu kesin.

Aslında, ikinci dünya savaşı sonrası bütün bir Batı ve Doğu Almanya devrimci mücadele tarihini sorularla öğrenmeye kalkma “densizliği” de denebilir buna. Demokratik Almanya ya da genel olarak sosyalist ülke deneyimleri hakkında bütün dünyada “tarihin sonu” tartışmasına cevap vermeye çalışma dışında ciddi bir tartışma yaşanmadı. Oysa Inge Viett, sosyalizm için silahlı mücadele vermiş, sonra da sosyalist bir ülkede yaşamış dünyadaki herhalde ender insanlardan biri. “Reel sosyalizm hepten mi kötüydü? Oralarda neler yaşandı,  niye böyle yaşandı ve çöküşe nasıl gidildi? gibi sosyalizmin günlük hayatına dair basit ama cevabı önemli sorulara cevaplar bulmak zorundayız” diye düşünüyorum. Bunun için Inge Viett’ten Demokratik Almanya’daki günlük hayatta sosyalizmin varlığına ilişkin sorulara da cevap almak istemiştim.

Bu bölümdeki sorulara cevap vermeye sinirlerinin dayanıklı olmamasını söylemesi belki de şu soruyla ilgili olabilir:  “Demokratik Almanya’da Dresden’de sahte kimlikle yaşarken,  bir komşunuz Batı’ya turist olarak gidip döndüğünde sizin orada aranan bir terörist olduğunuzu aranıyor afişlerinden fark etmiş ve gelince ortalıkta konuşmaya başlamış. Ortamda huzursuzluk başlamış. Bunun üzerine yaşadığınız şehri değiştirmişsiniz. Anılarınızdan okuduğum bu örnek halkın çokta sosyalizmden ya da devrimcilerden yana olmadığını gösteriyor. Demokratik Almanya’da sosyalizm halka inmemiş miydi?”

Bu soru belki de hepimizi sinirlendirebilir ve cevaplar da hepimizi ilgilendirir.    

      
Silahlı mücadeleyi sonlandırıp faaliyetlerine siyasi parti olarak devam eden örgütlenmeler ile ilgili düşünceleriniz nedir?  Bir örnek vermek gerekirse, bir ölçüde RAF’ın da kendine örnek aldığı Uruguay’daki Tupamarolar ve iktidardaki „Frente Amplio“ bloğu içinde José Alberto Mujica’nın devlet başkanı seçilmesini, icraatları hakkında ne düşünüyorsunuz? 
"Frente Amplio“ (Geniş Cephe) hakkında ne düşündüğümün bir önemi yok. Uruguay’daki süreç oradaki siyasal güçler tarafından karara bağlandı. Oradaki insanlardan daha akıllı değilim. Tupamarolar faşist diktatörlüğe karşı verdikleri mücadelede moral üstünlüğü ve meşruiyeti sağlamlaştırdılar.

Burjuvazi  büyük oranda eski rejimin arkasındaydı ve rejimin yıkılmasından sonra Tupamaroları gelecek siyasal süreçlere katmama ya da iktidardan kovalayacak gücü kendinde bulamadı.

Tupamarolar devrimci mücadelede sırasında halk arasındaki itibarlarını ve meşruiyetlerini sağlamlaştırmışlardı ve bunu daha sonraki siyasal süreçlerde kendi yararlarına kullanmayı bildiler. Bu çok doğru ve önemli. Bir radikal güç olarak Tupamaroların Uruguay’ın gelişmesine yaptığı etki, tabii bu radikalliğin siyasete uyarlanırken ne kadar kullanıldığı gibi ölçülere bağlı.  Bir zaman sonra radikal olanlar da diğer siyasal aktörlerden ayırt edilemez bir hal alıyor. Bu daha önce anlattığım gibi olayların akışına bağlı bir şey.

Belirleyici olan ama,  Tupamarolar  bize ezilenlerin tarafında mücadele ederek, bazı aşamaların kazanılabileceğini gösterdi.

Bütün dünyada radikal devrimci örgütlerin yerini kapitalizm içinde de sanki “sosyalist adalar” yaratılabilirmiş gibi düşünen sol girişimler ve örgütler aldı. Çeşitli legal sol partiler topyekûn iktidarı almaya yönelik değil de küçük başarılar elde etmeye yönelik mücadele yürütüyor. Bu durum konjonktürle ilgili bir şey mi? Kapitalizm içinde legal sol mücadelenin şekli ve özü ne olmalı? Devrim bitti mi? Kapitalizmi aşmak artık hedef değil mi?
Kapitalizmin üstesinden gelemezsek, dünyadan vazgeçmeliyiz. Bu amaç uğruna çalışan milyonlarca insan var. Devrimci örgütler de bunların arasında. Muhtemelen de sizin ve benim sandığımızdan daha çok. Hindistan Naxalite Hareketi gibi, FARC, Kürtler, Tamiller, ETA gibi geleneksel silahlı devrimci hareketler hala var. Bunların Naxalite Hareketi dışındaki hemen hepsi savunmada ama hala henüz yenilmediler.

Bunlardan başka, dünya çapında başka tür bir devrimci mücadelenin baş gösterdiğini de görmezden gelemeyiz. Kitleler hareketleniyor. Buradan,  sermaye diktatörlüğünden kendini kurtarmış, özgürleşmiş, toplumsal perspektife sahip başka bir kalitede yeni siyasal pratikler,  siyasal örgütler ve siyasal bir bilinç ortaya çıkmaktadır. Hiç bir şey her zaman olduğu gibi kalmıyor.

Kapitalist merkezler çok kuvvetli, ancak,  örneğin “Almanya’da reformizm çok güçlü ve devrimci siyaset bir özne olarak yok” diye dünyanın diğer bölgelerindeki gelişmeler durmuyor.

RAF, 1970’te tarih sahnesine çıktı ve Nisan 1998’de kendini feshettiğini yani “tarih olduğunu” duyurdu. Ama ne Alman devleti ne de savcılar RAF’ın tarih olmasını istemiyor gibi. 34 yıl sonra Başsavcı Siegfried Buback’ın öldürülmesi davası yeniden açıldı ve eski RAF’lı Verena Becker tekrar yargılanıyor.  60 yaşını geçmiş bir sürü eski RAF’lı ifadeye çağrılıyor.  RAF aktif iken de, devletin “aşırı tepki” gösterdiği tartışılmıştı.   Alman devleti neden bu kadar RAF konusunda hassasiyet gösteriyor? Sağcı bazı politikacılar bugün, Berlin’deki ve diğer büyük kentlerdeki protesto gösterileri ve bazı kundaklamaları,  ‘RAF da böyle başlamıştı, RAF geri geliyor“ diye değerlendiriyor.  Sağcılar neden her fırsatta RAF’ı öne çıkarıyorlar?
Almanya Federal Cumhuriyeti Anayasal kuruluşundan beri meşruiyet sorunu içindedir. Eski faşist yerleşik yapılanma, „demokrasi“ formu içinde çok zahmetli bir biçimde gizleniyor. Faşist yetkilileri olan bütün kurum ve aparatları ile işçi sınıfını sömürme gibi olağan suçu ve insanları kitlesel olarak katletme ve mallarına el koyma gibi olağandışı suçları olan kapitalist sınıf, 12 yıl boyunca karını artırabiliyordu. Bunu hiç bir önemli konuda sorumlu tutulmadan yapıyordu.

İşte bu "demokrasi“ RAF tarafından saldırıya uğradı ve devletin meşruiyeti zedelendi,  RAF devlet suçlarının sürekliliğini de ortaya çıkardı: Devletin bütün dünyada diktatörlerle işbirliği ve suç ortaklığı, kurtuluş hareketlerine karşı bütün savaş ve saldırıları desteklemek,   kendi kaderini tayin hakkına ve ilerici süreçlere karşı olmak.

Burjuva sınıfın RAF nefreti –ki bu yalnızca sınıfın gerici kesimlerinde de değil, hiç azalmıyor. Çünkü bunlar  ne kadar azgın ve öfkeli propaganda yapsalar da-  RAF’ın ortaya çıkardığı devrimci dürtüyü söndüremiyorlar. Silahlanarak onlara saldırabilen bu radikal antifaşist, bu radikal antikapitalist hareket, hiç bir zaman kendini satmadı. Hala parıldıyor ve ‘RAF hangi hatayı yapmıştı‘ diye sormak yerine, RAF’ın cesaretini ve eylemlerini kendine ölçü alan devrimci ruhlara ilham veriyor.

Egemenler en çok neden korkuyorlar ve neden kendilerini korumaya çalışıyorlar: Kararlı devrimci güçler ile bağlantılı olan kitlesel ayaklanmalardan!

RAF ve 2 Haziran Hareketi radikal sistem karşıtı hareketlerdi. Siz her ikisinde de bulundunuz. Bu hareketlerde yer alan insanların bir kısmı hiç ortalıkta gözükmüyor, bir kısmı bambaşka işler yapıyor. Siz, radikal bir örgütlülük yaratmak ya da çevre oluşturmak yerine örneğin militarizm karşıtı eylemlerde yer alıyorsunuz, hala komünizmi savunan yazılar da yazdığınız görülüyor. Eski yoldaşlarınızla görüşme, birlikte çalışma imkânınız oluyor mu? Diğerleri neden pek ortalıkta görülmüyor?
Her birimizin siyasetten çekilmesinin kendine özgü ve ayrı nedenleri var. Bu konuda spekülasyonda bulunmak ya da onları yargılamak bana ters düşer ve buna hakkım da yok. Ama düşündüğünüzden çok daha fazla kişi siyasal olarak aktif ve ancak yeni yeni görünür hale gelmeye başladılar.

Uzun süre hapiste yattıktan sonra,  yeniden aktif hale gelen arkadaşlar siyasetin birçok alanında,  deneyimin getirdiği olgunluk ve kaliteyle iş yapıyor. Anti ırkçılık alanında çalışanlar var, siyasal ve sosyal tutuklular için çalışmalar yapılıyor, taban örgütlenmelerinde, savaş ve militarizm karşıtı hareketlerde ya da devrimci tarihin korunması ve ileriye aktarılması konusunda çalışılıyor. Ben Berlin’de hapisten çıkan yoldaşlarla birlikte uzun yıllar boyunca legal ama radikal siyasal çalışmalar gerçekleştirdim. Ama bir zaman gelir herkes yorgun düşer. Ben de.  

Öyle değil, söylediğiniz gibi ben sadece anti militarist eylemlere yoğunlaşmıyorum. Bu devrimci bir perspektif göz önünde tutularak oluşturulmaya çalışılan genel devrimci inşa sürecinin siyasal pratiklerinden sadece biri. Bu söylediklerim şimdi kulağa büyük bir şeymiş gibi gelebilir ama oldukça zahmetli adım adım ilerleyen bir pratik eylemcilerden de oldukça uzun soluklu olmasını bekler.

Yeni kuşak devrimcileri ileri doğru götüren sürece büyük bir umutla bakıyorum. Elimizde bir sihirli değneğin olmadığının bilincindeyiz.

Sizin siyasi faaliyet yürüttüğünüz ilk organizasyon 2 Haziran Hareketi’nin bir tür radikalleşmiş 68 gençlik hareketi olduğu söylenebilir mi? RAF ile 2 Haziran arasındaki fark nedir? 
68 Hareketi bir siyasal çeşitlilik ve çokluktu.  Hareket bütün büyük şehirlerde de başka başka bileşimlere sahipti. 2 Haziran Hareketi’nin içinden çıktığı sosyal çevre,   anti otoriter, yaratıcı yanlarıyla siyasallaşan ve asi genç işçilerle öğrencileri mıknatıs gibi kendine çeken, yükselen Berlin alt kültür çevreleriydi.

Kendi çevrelerine sırtını dönmüş entelektüeller ve üniversite öğrencileri de buradaydı.  Bugün 68 hareketi genel olarak bir üniversite öğrencileri hareketi olarak algılanıyor. Bu bir anlamda doğrudur. Gerçekten de Alman Sosyalist Öğrenciler Birliği  (Sozialistische Deutsche Studentenbund – SDS) radikal ve zaman zaman da devrimci öğrencileri siyasal itme gücü olarak Vietnam Savaşı’na ve emperyalizme karşı etkiledi, direnişin geniş bir örgütlenmesini sağladı.  Ama daha çok anti otoriter, radikal militan Berlin alt kültür çevreleri polise, devlete ve ABD kurumlarına yönelik saldırılarıyla, kamusal binaları işgal eylemleriyle,  son derece anti burjuva hareket ve jestleriyle isyan ortamının oluşmasında asıl belirleyici oldu.

2 Haziran Hareketi’nde sosyal devrimci bir politika geliştirmeyi denedik. Eylemlerimiz var olan toplumsal sorunlara yerinde müdahale etmeyle bağlantılıydı.  Devrimci şiddet kullanmaya, ilerici halkın yapılanları ne kadar destekleyebileceğine ve legal hareketin militan kısmının bunu ne kadar kavrayacağına, buna ne kadar sahip çıkacağına karar verdikten sonra başladık.

Burada hareketin silahlı kolu olmaktan daha çok, güçlü bir silahlı devrimci hareketin öncüsü olmak istemiştik. Benim daha önce yaptığım siyasal eleştirilerim aynı biçimde 2 Haziran Hareketi için de geçerli: Gerilla illegaliteden, yer altından, devrimci örgütlenmiş bir hareket yaratamaz. Tersine düşünülürse daha doğru olabilir: Devrimci örgütlenmiş bir hareket illegal silahlı mücadelenin şartlarını oluşturabilir.

***

YİNE "RAF'IN DÖNÜŞÜ" KORKUSU
16 Ekim 2011

Almanya’nın başkenti Berlin’de geçtiğimiz hafta içinde, tren istasyonlarına ve demiryollarına bir dizi sabotaj düzenlendi. Basının yoğun ilgisini çeken bombalı ve yanıcı maddeli bu eylemlerin hiçbirinde ölen ya da yaralanan olmazken, hem başkent içi ulaşım hem de başkentin diğer kentlerle ilişkisi büyük oranda engellendi. Berlin’in internet ve telefon bağlantılarında da sorunlar yaşandı. Daha önce de Berlin’de benzer iki saldırı yaşanmıştı. Herkes önce sabotajların birbiriyle ilişkisi olup olmadığını sonra da eylemlerin ardında eğer bir örgüt varsa, bu kadar büyük işleri başaran bu örgütün bayağı organize olacağını tartışmaya başladı. Yoksa RAF’ın hayaleti mi ortalıkta geziniyordu? RAF geri mi geliyordu?

Bombaların arkasındaki örgüt, basını ve meraklıları fazla bekletmedi. 10 Ekim günü basına içinde ‘kısa’ ve ‘uzun açıklama’ olan bir bildiri gitti. Herkes öncelikle bildirinin altındaki imzayı merak etti. İmza şöyleydi: Hekla Karşılama Komitesi–Daha Fazla Toplumsal Püskürtme İçin İnisiyatif.

Elbette hemen herkes bu ‘Hekla’nın bir şeylerin kısaltılması olduğunu düşünüyordu ki, bildiriye iliştirilmiş bir yanardağ fotoğrafı ve bildirinin sonunda parantez içine yazılmış açıklama dikkati çekti. Evet, Hekla bildiğimiz şu Hekla volkanından başkası değildi. Bildirinin altındaki açıklama şöyleydi: “İzlandalı Volkan, Avrupa’nın ekonomik dolaşımını arada sırada engelleyerek bizi çok daha sevindirecek gibi. Volkan bilimciler Hekla’nın patlamasının zamanının çoktan geçtiğini söylüyor…” 

YANARDAĞ SEVGİSİ VE VOLKANİK PATLAMA
Bildiriye eklenen Hekla fotoğrafının 1947’deki patlamanın anısına yapılmış bir pul olduğu da dikkati çekiyordu… Hekla’nın özellikle 1947’deki fotoğrafının seçilmesinin ardındaki espriyi de meraklılar için araştırdım: “Hekla’nın püskürtmeleri çok çeşitli biçimlerde olabilir ve nasıl olacağının öngörülmesi genel olarak çok zordur. Bazıları en son 2000’deki gibi çok kısa sürer ama bazıları aylarca hatta 1947’deki gibi yıl boyu sürer. 29 Mart 1947’de başlayan patlama Nisan 1948’e kadar 13 ay sürdü. Başka volkanlarda olduğu gibi burada da şu kural geçerli: Eylemsizlik ne kadar uzun sürerse, patlamanın gücü ve yol açtığı felaket o kadar büyüktür.”

Hekla Komitesi’nin yer yer naiflikler gösteren bildirisinin uzun kısmını okurken karşıma yine başka bir İzlanda volkanı hem de şu bizim meşhur ‘Eyjafjallajökull’ çıkmasın mı? Mayıs 2011’de Berlin’deki bir banliyö tren istasyonuna yapılan sabotajda hem tren ulaşımı, hem de internet ve telefon bağlantılarıyla elektrikler kesilmişti. İşte bu bildiride Hekla Komitesi’ndekiler, o eylemi ‘Eyjafjallajökull Püskürtmesi’ grubunun yaptığını ve Berlin’deki bu eylemlerde onları örnek aldıklarını yazıyor. (Meraklısı için bir not daha: Avrupa’da tren hatları sadece tren hattı değil. Bütün kentleri birbirine bağlayan bu hatlar boyunca ayrıca, elektrik, telefon ve son dönemde de internet bağlantılarının kanalları geçiriliyor. Tren yoluna yapılmış ‘başarılı’ bir sabotaj Berlin’de Mayıs’ta ve Ekim başında olduğu gibi bütün iletişim ve ulaşıma zarar verebiliyor.)  

METROPOLÜ DURAKLATMAK
Eylemlerden sonra hem ulaşımda hem de iletişimdeki aksaklıklar sadece Berlin’de değil Brandenburg eyaletinde ve Berlin’le ilişkisi olan bütün kentlerde en az 3 gün sürdü. Yapılan eylemlere bakıldığında, eylemcilerin volkanik patlamalara bu kadar ilgi duymasının ve kendilerini onlarla özdeşleştirmesinin aslında hiç de yersiz olmadığı görülüyor. Birden bire hükümetin başına bir sürü iş açtılar. Yazdıklarından ve kullandıkları genç dilden ‘anarşizan otonomlar’ olduğu izlenimi veren anti militarist Hekla Komitesi üyeleri Indymedia’nın Almanca sitesinde duran bildirilerinde, olup bitenleri şu cümleyle özetliyor: Bu metropolü mütevazı bir hamleyle duraklama moduna getirdik…

Anarşizm ile sosyalist ütopya arasında gidip gelen bir dil kullanan eylemciler, bildiride sol içi yazışmalarda ve bildirilerde kullanılan geleneksel dil tutturma peşinde değil. Sade bir dille yazılmış bildiri, alışılagelmiş ‘kararlı politik bir aksan’a da sahip değil. Belki de başlığını ‘Artık böyle gitmez’ diye çevirebileceğimiz bildiri şöyle başlıyor:

“Trenlerin çoğu gelmiyor, cep telefonu susuyor, internet bağlantısı için de bugün uzun zamana ihtiyaç var. İstese de istemese de şef bugün beklemek zorunda. Ne yapalım yani? Bonn’dan gelen bakanlık memuru hızlı trende kaldı. Hademe bugün kapıyı açamaz. Tam da toplantının olduğu bugün. Alışveriş yapmak? Para harcamak? Bugün olmaz. Arabayla hiçbir yere gidemezsin. Hareketlilik sakinleşirse, mekân oluşur. Şu cep telefonu sinir etmese. Gün senin. Kent nefesini tutuyor, temposunu yavaşlatıyor, belki de duraklıyor. Yavaşlama. Bu metropolü mütevazı bir işle bekleme moduna çevirdik. Bunun için demiryolunun çeşitli kablo şaftlarını zaman ayarlı elektronik ve yangın hızlandırıcı araçlarla ateşe verdik…”

PEKİ, BÜTÜN BUNLAR NEDEN?
Bildiriyi yazanlar da “neden“ sorusunu soruyor. Hatta “neden özellikle bugün“ sorusunu da cevaplandırıyorlar. Aslında ’ her gün, doğru gün olurmuş’ ama yine de sözü onlara bırakalım:

"Neden bütün bunlar? Niye özellikle bugün? Her gün sabotaj için doğru bir gün olurdu, çünkü normal rutin içinde geçen her gün, radikal müdahale için hiçbir biçimde yanlış olmayacak birçok neden sunuyor. Afganistan saldırısı şu sıralar onuncu yılını dolduruyor. Sebebimizi güçlendirmek için vesilemiz bu olsun, zaten koşulların kökten değişmesi gerekiyor. Buradaki her bir b..ku kabul etme ya da uygulama alışkanlığının kırılması gerekiyor. Güya Alman halkının yüzde 70’i Afganistan’a asker gönderilmesine karşı çıkıyor. Buna rağmen askerler öldürüyor, silah ticareti gelişiyor, savaş endüstrisinin hisse senetleri yükseliyor. Her gün Almanya’dan dünyaya savaş araçları ihracı yapılıyor. Her gün savaş günü.”  

Süddeutsche Zeitung, Brandenburg Kriminal Dairesi’nin bu bildirinin ‘eylemi yapanlarca yazılmış orijinali olup olmadığını hâlâ araştırdıklarını’ söylediğini yazdı. Spiegel, bildiriyi yazanların diliyle alay etti. Acaba bu kadar etkili eylemler yapan insanların dillerinin de daha etkileyici olmasını mı bekliyorlar? Saldırıya uğrayan Demiryolları İdaresi’nin Güvenlik Şefi Gerd Neubeck’in basına yaptığı açıklama, daha sahici: “Bizim müşterilerimiz Afganistan’dan askerlerin çekilmesini nasıl sağlasın? Ama öte yandan 34.000 kilometre demiryolu ağımız var. Bu kadar uzun bir şeridin güvenliğini de biz sağlayamayız…”  

TERÖRİST SENSİN
Polis ve muhafazakâr politikacılar Hekla Komitesi’ndekiler kadar espriyle yaklaşmıyor olup bitenlere. Şimdiden “zaten RAF da böyle başlamıştı” diye homurdananların sayısı hiç de az değil. İşin içine RAF girince de olayın rengi değişiyor haliyle. Bir de şöyle diyenler var: “En az üç bölgede patlayıcılı, bombalı eylem yapan ve neredeyse bir hafta Berlin’in ulaşım ve iletişimini etkileyen eylemlerin de zaten RAF’lıların başlangıç eylemlerinden geri kalır yanı yok.” Olup bitenler, hiç beklenmeyen bir anda geldiği için, sağ basın için de Eyjafjallajökull ya da Hekla patlaması gibi bir şey gerçekten de.

Sabotajlar, hemen özellikle sağcı politikacılarda bildiğimiz reflekslerin ortaya çıkmasına neden oldu. Sağcıların 1998’de kendini fesheden RAF’a karşı ne bitmez tükenmez bir ilgisi varmış! Federal Ulaştırma Bakanı Peter Ramsauer tabiî ki hemen ‘terörist saldırıyı gerçekleştirenlerin en sert biçimde cezalandırılacağını’ açıkladı. Bir diğer sağcı politikacı, Federal Meclis İçişleri Komisyonu Başkanı Wolfgang Bosbach, olanları RAF eylemleriyle kıyasladı ve “1970’li yıllardaki RAF terörü de sabotajlarla başlamıştı. Ama daha sonra 30’dan fazla insan hayatını kaybetti” dedi. (Bosbach, hayatını kaybeden RAF’lıları saymıyor.) Polis Sendikası Başkanı Bernhard Witthaut da herhalde fırsat bu fırsat deyip güvenlik kurumlarına daha fazla personel alınması gerektiğini açıkladı. Ardından da ekledi: “RAF da ilk başta sadece materyale zarar verecek, cana zarar vermeyecek saldırılarla başladı. Ama daha sonra insanlar öldürüldü…”

Yeşiller Milletvekili Volker Beck, bu ekiple RAF arasında benzerlik kurulamayacağını belirtirken Hekla Komitesi hakkında şunları söyledi: “Tutunamamış, karışık ve kaotik bir güruh!” Almanya’da hâlâ ‘sol’ ve ‘terörizmi’ yan yana getiren bir tartışma aldı başını gidiyor.

Ve kimse de çıkıp, en azından RAF döneminin ve şimdinin tarihsel koşullarının apayrı olduğunu hatırlatmıyor. Hatta basında, solun bu tartışmaya katıldığına dair herhangi bir işarete rastlanmıyor. Komite üyeleri ise, bütün bu açıklamaların yapılacağını sanki önceden biliyormuş gibi, bildirilerinde bu konuya da değiniyor: “Belki de başkent sabotajları teröristlerin veya aptalların işi olarak damgalanacak. Gülünç! Teröristler hükümetlerde, yönetim kurullarında ve şef katlarında oturuyor, gezegenin temel yaşam alanlarını bozuyor ve en yoksulları ölüme terk ederlerken bankalara milyarlar bağışlıyor…”

Ayrıca sabotajların niyetiyle ilgili de şunları söylüyorlar: “Eylemlerimiz insanları tehlikeye atmak amacı taşımıyor. Bunu mümkün olabildiğince engelliyoruz.” Gerçekten de Berlin’deki bu ‘volkanik eylemlerin’ hiçbirinde bu zamana kadar herhangibir insana en küçük bir zarar gelmedi. Bu ekibin örnek aldığı Eyjafjallajökull grubu da eylemlerinde insana zarar vermeyeceğini vurguluyor.

HER BAŞKENT BİR SİLAH İŞLETMESİ
Peki, kendileri hakkında ne düşünüyorlar? Buna da şöyle cevap veriyorlar: “Biz normal insanlarız. Silah satmıyoruz, silah üretmiyoruz da. Sadece savaş açısından önemli bir Avrupa başkentini işlemez hale getiriyoruz ve bununla birlikte bilinçli olarak rutin günlük hayatı sarsıyoruz.”

Hekla Komitesi, başken Berlin’i bir ‘işletme’ olarak görüyor ve bu konu bildiride şöyle tasvir ediliyor: “Bu başkent dünya çapında her gün açlık, sefillik ve ölüme neden oluyor. Başkentin işlemesi, en kârlı iş olan silah ticaretinin işlemesi demek. Bir çocuk bile aradaki ilişkiyi görüp anlayabileceği halde bu tamamen normal sayılıyor. Batının bir metropolü işliyorsa, ekonomik ve askeri hegemonyanın istikrarı korunur. İşlevsel bir metropol ise, dünyanın diğer taraflarındaki ayaklanmaları ve hele devrimleri olanaksız hale getirir…”

Afganistan savaşının onuncu yılında saldırılarda bulunmalarından anlaşılacağı gibi, Komite öncelikle kendini anti militarist olarak tanımlıyor. Barışçıl protestolara ve silah endüstrisine zarar veren eylemleri savunan Komite’nin bildirisinde başka kentlerde de bu tür eylemlerin yapılması savunuluyor: “Münih, Frankfurt, Berlin, Hamburg, Stuttgart, Paris, Brüksel, Viyana, Milano, Londra, Zürich, Madrid’i felç edin! Metropollerin işleyişini ve savaş başkenti Berlin’i durduruncaya, artık savaş ticareti yapılmayıncaya, artık başka emirler verilmeyinceye kadar, artık insan öldürme ya da tehdit üstünden para kazanılmayıncaya kadar sabote edin…” 

Hekla Komitesi bu eylemleri, Irak savaşında belgeleri WikiLeaks’e sızdıran ABD’li asker Bradley Manning’e ithaf ediyor.

GÜNLÜK HAYATIN VE HIZIN ELEŞTİRİSİ
Bu eylemle ana akım anlayışa karşı hareket ettiğini belirten grup, günlük hayatın akışını bozan bu eylem karşısında büyük bir destek beklemediklerini de ekliyor. Ama buna rağmen neden bu tür işlere girişiyorlar? İşte açıklamadan bir cümle: “Bu sistemden geri alınan her saniye, yeniden kazanılmış hayat için bir saniyedir…” Bildiride sıkı bir günlük hayat ve hız eleştirisi var ve “sen” hitabıyla konuşan bildiriciler bu bölümlerde sokaktaki vatandaşa “kişisel alma” diye başlayıp ağzına geleni söylüyor:     
 
“Belki de senin günlük hayatında gerçekleştirdiğimiz bu eylemi küstahça buluyorsun. Kesinlikle haklısın, bu bir küstahlık! Ama hiçbir şey yapmamak ne kadar küstahlık olurdu? Ve yapılanlara seyirci kalmak? Ya da kendinden geçmek, sonuna kadar içmek ya da ne bulursan tıkınmak? Ya da bu açgözlü oyuna katılmak? Artık çıkış yok. Emin değilsin ya da yanlış yaptığımızı düşünüyorsun. Bunu anlayabiliriz. Bir yavaşlatma aracına çok fazla zaman ve enerji harcamaktansa, çok daha güzel şeyler hayal edebilirdik. Ama biz zorla işbirlikçi yapılanlardan olmak istemiyoruz. Her zaman her yer ulaşılabilir, her zaman her şey ulaşılabilir. Biçilen rolü yerine getirmek için tam zamanında ve doğru çalışmalısınız. Hepimiz teknolojik ağa takıldık…”

Hekla Komitesi’nin söylediklerini ben de ‘kişisel almıyorum’ ve kim oldukları, ne yaptıklarıyla ilgilenmiyorum ama sordukları soruların ‘rahatsız edici’ olduğu kesin.    Bir de, Almanya’daki son tartışmalar da gösteriyor ki, sağ her yerde, her bahaneyle solun her türlüsüne karşı…   
         
Kriz var, bunalım var
Son ekonomik krizden sonra, Avrupa’da gençlik eylemleri tekrar gündeme gelmeye başladı. Ancak bunların hemen hepsi kitleleri ayağa kaldıran, sürükleyen eylemlerdi. Yunanistan’da başlayan, Fransa’da zaten dönem dönem var olan, İspanya’da kendini gösteren, kısa bir dönem sanki İngiltere’ye de uğrayan bu ‘isyancı kitlesel ruh’  Almanya’ya bu kış da uğramayacak gibi. Son dönemde ABD’de ve İsrail’de bile kendini gösteren bu ruh, Alman gençlerinin duyarlı olan kesimlerini bir hayli ‘eziyor’.

Batıdaki bu kitlesel eylemlerin önemli bir kısmına Hekla’nın bildirisine imza atacak durumdaki otonom gençler önderlik ediyor. Peki, Almanya’dan neden böyle olmuyor?
 
Geçen yüzyılda devrim ve sosyalizmin her türlüsünü deneyen Almanlar bu yüzyılda en fazla ‘çevre sorunları’ için sokağa çıkıyor. Almanlar ekonomik krizde bile, krizden çok çevre sorunlarıyla ilgili gösteri yapıyor. Çoktan bir tür ‘orta ve üst sınıf halk sporuna’ dönüşen ‘çevre duyarlığı’ eylemleri ise, bir süre sonra solcu gençleri adeta utandırıyor. Bu eylemlere önderlik eden Yeşiller, büyük oranda liberalleşti. Almanya’da sokağın son 30 yılına Yeşiller hâkimdi ve son dönemde adeta muhafazakâr bir güç olarak sokakta.
 
Almanya’da yüzde 12 oranında oy alarak Meclis’e girmeyi başaran Sol Parti ise, bırakın gençleri örgütlemeyi ve sosyal talepler için onları meydana çıkarmayı, son iki yıldır politika yapmıyor, neredeyse tamamen kendi sorunlarıyla boğuşuyor. Belki de gençlerin kitlesel eylemlerle sokağa dökülmemesinin bir nedeni de Sol Parti’nin bir atmosfer yaratamaması.    

Belki de Berlin’de patlayan ya da patlamaya hazır halde bulunan bombaların en çok da sola bir uyarı olduğunu, bombaların solun buhranının üzerine düştüğünü düşünmek lazım. Çünkü bombalar patlasa da patlamasa da, dile getirilen talepler solun talepleri…     
               
***

Erdoğan'ın Almanya'da partisi var...

Başbakan Erdoğan’ın “Alman vakıflarının PKK bağlantısı” sözleri üzerine herkes gibi ben de “Durup dururken neden böyle bir şey yaptı ki?” diye kafa yorarken, aklıma Almanya’ya daha iyi bakmak fikri geldi. Bakınca bir de ne göreyim: Erdoğan’ın Almanya’da bir partisi var. Şaka gibi ama değil! Partinin adı: Yenilik ve Adalet İttifakı (Bündnis für Innovation und Gerechtigkeit-BIG).

Alman medyasında yer alan haberlere bakılırsa, bu BIG boyundan ‘big’ işlere yelteniyor. Medya, Erdoğan’ın adamlarının İnsani Yardım Vakfı (IHH) ve bazı başka İslami dernekler aracılığı ile Batı’nın ‘terörist’ gördüğü Hamas’a para aktardığını ileri sürüyor.

Medyaya göre Scientology’den Hamas’a, Milli Görüş’ten Kaddafi’ye kadar bir dizi sosyal ilişkiler ağı içindeki Erdoğan’ın Almanya’daki adamlarının imajı hiç de hoş değil. Haliyle işlerin ucu biraz da Erdoğan’a dokunuyor. İnsanın aklına “acaba Erdoğan sırf kendi adamları hakkında yazılıp çizilenlere kızdığı için, misilleme olsun diye Alman Vakıfları meselesini ortaya atmış olmasın” sorusu geliyor. Ama önce resmin tamamına bakalım.

SİYASİ KAMUOYU ÇALIŞMASI
BIG geçen yıl Mart ayında Köln’de kuruldu. Köln, Bonn ve Gelsenkirchen kentlerindeki İslamcı dernekler, camiiler, MÜSİAD çevresi ve 2004’te AKP’nin lobi örgütü gibi kurulan Avrupalı Türk Demokratlar Birliği (Union of European Turkish Democrats-UETD) çevresindeki insanlardan oluşan 3 yerel seçim inisiyatifinin birleşmesiyle oluştu. BIG’in söylemine ve politikalarına bakıldığında, adı hakkında “herhalde Almanya gibi bir ülkede ‘kalkınma’ demenin yersiz kaçacağını düşünmüşler ki, ‘yenilik’ demişler” diye düşünüyorsunuz.

Partinin genel başkanı Haluk Yıldız. Yıldız, daha önce Bonn Yüksekokul Birliği ve Bonn İslam Meclisi’nin kurucusuydu ve bu partiden geçen yıl Bonn il genel meclisi üyeliğine seçildi.

BIG’in kurucu bileşenlerinden biri gibi görünen UETD’e bakıldığında daha ciddi bir yapı çıkıyor karşımıza. Avrupa’nın birçok ülkesinden örgütlü UETD’nin, AKP’nin Avrupa’daki lobi örgütü olduğundan kimsenin şüphesi yok. Ne AKP ne de UETD yöneticileri bunu reddetmiyor zaten.

UETD’nin iki önemli amacı şöyle formüle ediliyor: Türklerin Avrupa’daki problemlerine odaklanma. Siyasi kamuoyu çalışması yapma… Milli Görüş’ü ele geçiremeyen AKP’nin yurtdışı örgütlenmesi olarak UETD’yi kurduğu, Almanya’ya giden bütün AKP’lilerin UETD’ye uğradığı da biliniyor. Herhalde Türklerin Avrupa’daki problemlerine odaklanma amacı, AKP adına siyasi kamuoyu çalışması yapmak olarak algılanmış olacak ki, dernek AKP’lilerin siyasi ve ideolojik çalışma yapma aracı olarak işlev görüyor. Sık sık UETD etkinliklerinde boy gösteren Avrupa Birliği bakanımız Egemen Bağış, Yurtdışı Türklerinden Sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik’i aratmıyor. Aslında “Bülent Arınç’tan Ali Babacan’a kadar UETD’ye uğramamış, onların programında yer almamış hiçbir AKP’li bakan yok” demek daha doğru.

ERDOĞAN’IN BERLİN’DEKİ LOBİ BİRLİĞİ
Her neyse konumuza dönelim: Haftalık Spiegel dergisi 12 Eylül tarihindeki sayısında “Erdoğan’ın Berlin’deki lobi birliği” başlığıyla bir makale ve Hamas’a para aktarıldığını gösteren bir şema yayınladı. Spiegel, Erdoğan’ın ‘sırdaşı’ olarak nitelendirdiği UETD Genel Başkanı Hasan Özdoğan’ın Almanya’da Müslümanların tepedeki en güçlü isimlerinden biri olduğunu yazıyor.

Dergi, Özdoğan’ın BIG’in kuruluşunda resmi görev almadığını ancak kuruluş sürecinde etkili olduğunu kabul ettiğini yazıyor. Derginin ‘Insider’ çevrelerden aldığı bilgiye göre, partide asıl politikayı Özdoğan belirliyor. Ve dergi Özdoğan hakkında aynen şu cümleleri de kuruyor: “Devrik Libya diktatörü Muammer el Kaddafi ile de Scientology tarikatıyla da temas halinde. 90’lı yıllarda Scientology ileri gelenleriyle Libya Başkenti Tripoli’ye gitmişti. 2009’dan beri Erdoğan’ın Almanya’daki en önemli lobicisi.”

Şemada da, Özdoğan’ın Milli Görüş Genel Sekreter Yardımcısı, İslam Rat Başkanı ve Islamic Call Society’nin Almanya şefi olduğunu, Milli Görüş’ün IHH aracılığı ile Hamas’a para aktardığını görüyoruz. BIG’in Genel Başkan Yardımcısı İsmet Mısırlıoğlu gibi isimlerin de dernekleri aracılığı ile IHH üzerinden Hamas’a para aktarıldığı anlatılıyor.

Hamas’a para transferi ‘iddia’ düzeyinde olsa da, Almanların iddialarının bile bizim iddianamelerden daha sağlam hazırlandığını hatırlatmakta fayda var. Dergi, grafiğin 10 yıl öncesinden bilgileri aktardığını da vurguluyor.

ÖNCE DERNEK SONRA PARTİ
Alman medyası partinin asıl fikir babası ve arkasındaki kişinin Hasan Özdoğan olduğunu boşuna iddia etmiyor gibi. Özdoğan BIG’de herhangi bir görev üstlenmese de kardeşi Halis Özdoğan, 2010 seçimlerinde Kuzey Ren Vestfalya (NRW) eyaleti seçimlerinde BIG adayıydı. (Eyalet seçim bölgesi Rhein-Erft- III, aldığı oy oranı: Yüzde 0, 2) Hasan Özdoğan Almanya’da tanınan biri ve daha önce bir Milli Görüş örgütlenmesi olan Bonn merkezli İslam Konseyi’nin (Islamrat) uzun yıllar başkanlığını yaptı. Genel Başkan Haluk Yıldız ile oradan arkadaş.  

Ayrıca basından partinin Baden-Württemberg, Hamburg ve Bremen eyalet başkanlarının kısa bir süre öncesine kadar ya UETD’de aktif olduklarını ya da yönetici pozisyonunda bulunduklarını öğreniyoruz. (BIG Hamburg Eyaleti Başkanı Yaşar Erdoğan’ın Hamburg UETD Eski Başkanı ve Bremen BIG Başkanı Şahin Salbars’ın Bremen UETD eski genel sekreteri olduğu gibi.)

Bir Almanya partisi olan BIG’in 18 Aralık 2010’da İstanbul’da küçük kurultay toplaması da Alman basının dikkatini çekmiş. Almanlar, BIG’in bir Alman partisi değil, UETD’nin etkilediği, dolayısıyla da AKP’nin güdümündeki bir lobi partisi olduğunu düşünüyor. Tıpkı Erdoğan’ın vakıflardan rahatsız olması gibi Almanlar da bu dernek ve bu partiden rahatsız.

Erdoğan, bunları dile getiren basını kendilerinin burada yaptığı gibi, mutlaka hükümetin yönlendirdiğini düşündüğü için patlamış olabilir mi? Öyle ya, Erdoğan, orada da aynı ‘özel haber’ manşetiyle çıkan gazetelerin olduğunu sanıyor olabilir. 

ERDOĞAN VE ŞİŞİK ÖZGÜVEN
Ayrıca, Alman hükümetlerinin, hem UETD’nin hem de BIG’in Almanya’daki uyum çabalarına engel olduğundan yakındığı sürekli basında konu ediliyor. Alman kamuoyu 2008’de UETD’nin Köln’de düzenlediği bir toplantıda 14 bin kişiye konuşan Erdoğan’ın sözlerini unutacakmış gibi görünmüyor.

Sürekli Erdoğan’ın bu toplantıda ‘Türk topluluğu’ ve ‘Müslüman azınlık’ gibi kavramları kullanarak uyum karşıtı tavır takındığı belirtiliyor. Almanlara göre Erdoğan’ın ‘entegrasyonu asimilasyonla karıştıran’ konuşması ülkede yaşayan Türk göçmenlere ‘gereksiz bir özgüven’ verdi. Köln toplantısına benzer bir toplantı bu yıl Şubat ayında, Haziran genel seçimlerine yönelik seçim kampanyası başlangıcı olarak Düsseldorf’ta tekrarlandı. Erdoğan yine ağzına geleni söyledi. Erdoğan’ın, ‘gurbetçilerin’ bu şişkin özgüvenini ülkede oya dönüştürdüğü de başka bir tartışma konusu. 

Almanlar, Erdoğan ve Almanya’daki lobi derneği ile lobi partisinin varlığından çok, bunların Alman Anayasası ve Alman toplumu karşısına adeta ‘çok hukukluluk’, ‘paralel toplum’ gibi çıkışlarla dikilmesinden rahatsızlık duyuyor. Almanya, hem Erdoğan’ın konuşmalarını hem de AKP’ye yakın örgütlenmelerin söylemini AB’ye üyelik başvurusu yapmış bir ülkenin Başbakanının ve onun partisinin söylemi olarak görmüyor.

Örneğin Parti Başkanı Haluk Yıldız, basına verdiği demeçlerde göçmenlerin Almanya’daki kültüre değil sadece Anayasa’ya uymak zorunda olduğunu belirtiyor. Uyum için kültürel uyumun gerekmediğini, ‘gelinen ülkeden getirilen kültürün korunması gerektiğini’ söylüyor. BIG’in “Almanya’daki kültür” dışındaki kültürden anladığı, ‘İslami kural ve değerlere göre yaşamak’. Almanlar ise, özellikle kadın erkek eşitliği, kadın hakları, kızların okula gönderilmesi, Almanca, eğitim birliği gibi konularda Müslümanların paralel hukuk dayattığını düşünüyor.     

Basına yansıyan en önemli olaylardan biri ise, AKP kurucularından Nevzat Yalçıntaş’ın, Berlin’e gelip BIG’e oy istemesiydi. Yalçıntaş’ın Avrupa’da ekonomik kriz yaşandığı, Almanya’da yer yer faşizmin hortladığı bir zamanda “Türkiye’nin sapasağlam ayakta durması, buralardaki soydaşlarımıza güven veriyor. Burada bizim de artık kendi partimiz, politikacılarımız var. Onları seçin” türü konuşmalar yapması bazı kesimleri dehşete düşürdü.

SONUÇ: GÜÇLER SAVAŞI
Sorun sadece Hamas ya da PKK değil gibi. Çünkü AKP yandaşı parti Almanya’da Hamas’a para aktarıyorsa, AB’nin Filistin’deki fonlarından da Hamas’a para aktarılıyor. Asıl Almanlar, Erdoğan’ın Almanya iç politikasına karışmasından rahatsız. Ya Erdoğan neden rahatsız? Zaten bir kısmı tutuklu olan BDP’li belediye başkanlarını hedeflemekle yetinmediği kesin. Deniz Feneri’ni kurcalayıp başına dert açan, şimdi de İsrail’le sorun yaşadığı bir dönemde IHH meselesini kaşıyan Almanlara ‘aba altından sopa’ gösterirken, bir yandan da CHP’yi töhmet altında bırakıyor.

Peki, Erdoğan’ın “Öyle küçük belediyeler değil, büyük belediyelere bakın” açıklamasını nasıl değerlendirmek gerekiyor? Vakıf açıklamasında Erdoğan’ın Almanlara karşı rövanşist bir tutum içinde olduğu ortaya çıkıyor. Herhalde, ‘büyük belediye’den kastı da, çok önemsediği Antalya Büyükşehir Belediyesi’ni elinden alan, Erdoğan’a “orada kaybetmemiz çok ama çok anormal bir durum” dedirten, AKP’ye hiçbir konuda boyun eğmeyen Prof. Dr. Mustafa Akaydın’dan rövanş alma hırsıyla açıklanabilir. 
 
 
Bağış’ın Berlin MÜSİAD konuşması bir kışkırtma
Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, 10 Eylül günü Berlin'de, MÜSİAD’ın yeni bürosunun açılış törenine katıldı. Bağış’ın buradaki konuşmasında, Almanya’daki Türk toplumunu Almanya hükümetine karşı alttan alta kışkırttığı görülüyor. Bağış’ın sözlerine bakıldığında, ‘Alman vakıfları’ meselesinin ‘tesadüf’ olmadığı, konunun bayağı hükümetin gündeminde olduğu anlaşılıyor.

Bağış, ‘biz’ ve ‘onlar’ ayrımı yaptığı konuşmasında Almanya’nın ve Avrupa’nın PKK ile mücadele konusunda Türkiye’ye yeterince destek vermediğini söylüyor ve Almanya’daki Türklerin ‘baskı yapmasını’ istiyor. Bağış, ayrıca Almanya’nın ve Avrupa’nın ‘kültürümüze saldırdığı’ havası yaratıyor.

Bağış, BIG adaylarının da olduğu bu topluluğa ‘örgütlenmelerini’ öğütlüyor. Yalnız kendisine “Türkler kimi desteklesin” diye soran BIG adayına, herhalde basının önünde olduğunu hatırladığı için, “Bir bakan olarak ‘şu partiyi destekleyin’ diyemem, ama ‘sizin haklarınızı koruyan adayları destekleyin’ derim” diyor.

Erdoğan da Alman vakıflarıyla ilgili sözlerinin cımbızlandığını iddia ediyor ya, Bağış’ın MÜSİAD’ın internet sitesinde duran konuşmasının tamamını oradan okumak mümkün. İlgili cümleler şöyle:

• "Sizden ricam toplumu iyi örgütleyin. Biz gücümüzün farkına vardıkça, başkaları da bizim gücümüzün farkına varacaktır."

•  "Ülkeme çok büyük zararlar veren PKK'yla mücadelede Almanya'nın da Avrupa'nın diğer ülkelerinin de daha fazla destek vermesi için buradaki seçmen olarak, buradaki vergi mükellefleri olarak sizin gerekli mesajları vermenizi istiyoruz.”

• “11 Eylül'den sonra dünya çapında inanç ve değerlerimize karşı başlatılan saldırıya karşı Anadolu’muzun o hoşgörüsünü, Mevlana'nın ve Yunus Emre'nin yaklaşımını artık tüm dünyaya anlatmamız lazım. Çünkü bizim de çocuklarımıza ve gelecek nesillerimize karşı bir sorunluluğumuz var. Hiç kimsenin bizim değerlerimizi lekelemeye hakkı olmadığı gibi bizim de bunlara karşı duyarsız kalma hakkımız yoktur."
 

‘Sarrazin’ yazmasını bile bilmiyorlar
BIG, Alman medyasında bir hayli yer buldu ama vaatleri ya da tezleriyle değil, içine düştükleri hal nedeniyle.

Berlin’de göçmenleri ve göçmen kökenlileri ilgilendiren son bir yılın önemli konulardan biri Merkez Bankası eski Yönetim Kurulu üyesi Thilo Sarrazin’in ‘Almanya Kendini Yok Ediyor’ başlıklı kitabında dile getirdiği ırkçı görüşlerdi. Sarrazin kitapta birçok tartışmalı görüşlerin yanında, “Türklerin genetik olarak ancak manavlık yapacak kadar zeki olduğu” gibi ırkçı tezler savunuyordu.

BIG’in seçim kampanyasının önemli bir ayağını Sarrazin’in tezlerine hatta Sarrazin’in kendisine karşı olmak oluşturdu. Ama BIG’in küçük bir sorunu vardı. Parti bir türlü Sarrazin yazmayı beceremiyordu. Astıkları afişlerde Sarrazin ismini çok farklı versiyonlarda yazıyorlardı.

Parti Berlin Teşkilatı Başkanı İsmet Mısırlıoğlu “Afişleri bir arkadaş ucuz olsun diye Çin’de bastırmış. Gelecek sefer daha profesyonel çalışmalar yapacağız” dedi ama daha sonra Berlin’de hazırlanan afişlerde de ‘Sarrazin’ adının yanlış yazıldığı görülünce, artık herkes ‘bunlarla daha fazla uğraşmaya değmeyeceğine’ karar verdi. Yine de “Ne halleri varsa görsünler” diyenler bile iki soru sormaktan kendini alamadı. Birincisi, “Kendinize göçmen ya da Müslüman partisi değil, Alman partisi diyorsunuz, Alman partisi bir Alman ismini neden sürekli yanlış yazsın?” İkinci soru ise, “Çocuklar Almanca öğrenmeli, hem anadil hem de Almanca çok önemli diyorsunuz. Siz de Almanca öğrenmeyi düşünür müsünüz?” Elbette bu sorularda ve basının BIG’i komik bulmasında belli bir doz milliyetçilik vardı. Faşistlerin forumlarında ise BIG’in bu yanlışlarıyla ilgili tek soru soruluyordu: “Şimdi Sarrazin manav konusunda haksız mı?”

BIG, ‘GEY DERSİ’NE DE KARŞI
Alman basının ilgisini çeken diğer BIG Parti propagandası ise, ‘Schulfach Schwul’ karşıtı afişlemesiydi. Olay şu: Berlin eyaleti hükümeti, okullarda ikinci sınıftan itibaren verilen cinsel bilgiler dersinde kadın, erkek gibi cinsiyetlerle yetinilmeyip gey (schwul), lezbiyen, transseksüel gibi cinsel yönelimlere de yer vermeyi planlıyor. Bir de müfredatta ‘aile’ kavramını ‘anne, baba, çocuktan oluşan topluluk’ diye sınıflandırmayıp, iki kadının ya da iki erkeğin de bir aile oluşturabileceği gibi BIG üyelerinin gözünü ‘fal taşı’ gibi açan bilgileri koyuyor. BIG, seçim afişlerinde işte ‘gey dersi’ olarak gördüğü bu plana karşı bir kampanya yürüttü.

Sol basın BIG’in bu tavrının homofobik ve ayrımcı olduğunu yazdı. Örneğin die Tageszeitung’un konuyla ilgili bir yorum haberi şu cümlelerle bitiyordu: “Eşcinsellik bulaşıcı değildir, ama ne yazık ki homofobi çoğu kez bulaşıcıdır.”

BIG, yüzme dersi ve spor etkinliklerinde de kararı çocuğun ailesinin vermesini savunuyor. Müslümanların bir kısmı Almanya’da okullarda zorunlu olan yüzme dersine kız çocuklarının bedeni görünür, erkek çocuklarının da ‘kızlara bakar’ diye girmesine karşı. Karşılıklı mahkemeler sonucu çocuklar derslere mecbur tutuluyor.

***

'F..k Papa, ama kondom kullan!'
02 Ekim 2011


Yazının başlığını, 23-25 Eylül tarihlerinde Almanya’yı ziyaret eden Joseph Ratzinger’i Berlin’de protesto eden göstericilerden birinin elindeki pankarttan aldım. Pankart ile ilgili küçük bir araştırma yapmaya kalktığımda, Papa'nın her gittiği yerde, protestolarla ve bu tür pankartlarla karşılandığını da öğrendim.

Konumuza geçmeden önce hemen söyleyelim: Elbette, pankartı taşıyan gence hiçbir şey olmadı. Polis, dindarlar, liberaller bu pankartla ilgilenmedi bile. Böyle bir pankartı biri, Türkiye’de bir protesto mitinginde taşısaydı ne olurdu? Evet, “bu da soru mu?” şimdi.

Biz en iyisi geçen hafta Papa XVI. Benedikt yani Joseph Ratzinger’in 3 günlük Almanya gezisinde başka neler oldu ona bakalım. Çünkü gerçekten Türkiye’deki 'ileri demokrasi'yle Almanya’daki 'Hıristiyan demokrasi' arasındaki farklar, bu gezide olup bitenlere bakarak bile çok iyi anlaşılıyor. En azından aday olduğumuz yerlerde, bu işler nasıl oluyor daha iyi görelim.

DİNİ LİDER MECLİS'TE KONUŞABİLİR Mİ?
Tartışma daha Ratzinger gelmeden önce başladı. Hıristiyan Demokratlar Papa'yı Meclis’te konuşmaya davet etmişti. Tartışılan soru şuydu:  Din ve devlet işlerinin ayrı olduğu bir ülkede bir dini lider parlamentoda konuşabilir mi? Bu soruya Sol Parti, Yeşiller ve Sosyal Demokratlar'dan bazı isimler ve Korsan Parti’den hemen herkes “Hayır, elbette konuşamaz” diye yanıt verdi. Papa Meclis’te konuşurken bu partilerin bazı milletvekilleri Meclis önünde, 70 örgütün ortak düzenlediği, binlerce protestocunun katıldığı mitinge gitmeyi yeğledi.

Gazeteler ve televizyonlar Papa'nın aleyhine yapılan gösterilere geniş yer verdi. Meclis’te konuşturulmasının yanlışlığı üzerine yapılan tartışmalar medyada yer buldu. Hiç kimse 'dini duyguların rencide edilmesi' veya 'halkın dini inançlarına saygısızlık' gibi argümanlar kullanmaya tenezzül etmedi. Elbette, bazı uyanık Hıristiyan Demokrat milletvekillerin laiklik tartışması sırasında “Bir hoca da  Meclis’te konuşabilir mi?” sorusuna verdikleri “Papa, dini lider olarak değil, Vatikan’ın lideri olarak konuşuyor” yanıtına gülünüp geçildi. Papa da Meclis’teki konuşmasında “iyilik, güzellik olsun” gibi şeyler söyledi. Kimsenin burnu kanamadan her şey unutulup gitti.

KONDOM KULLANMA HAKKI
Peki, göstericiler ne istiyor? Sadece laiklik mi? Hayır. Önce şu “ F...k Papa” diyenlere bir bakalım. Bu kesimler Papa'ya üç açıdan karşı: Birincisi ve en önemlisi, Papa bilindiği gibi cinsel korunmaya, hatta kürtaja bile karşı. Afrika’da binlerce insanın AIDS’ten ölmesinden tutun da istenmeyen gebeliklerin önlenememesine kadar bir dizi olay bununla ilgili. Daha çok feminist kadınlar ve kadın hakları savunucuları bu alanda.

Katolik kilisesindeki çocuk tacizlerini protesto edenler de bu protesto da yer aldı. Bu kesimler Vatikan’ın taciz konusuna mecbur kaldığı için eğilmesini ve Katolik papazlara evlenme yasağını da gündeme getiriyor. Katolik kilise içinden ve diğer kiliselerden bu konuda protestolar var. Üçüncü kesim ise, eşcinseller. Vatikan’ın eşcinsellik karşıtı tutumuna, Katolik ve eşcinsel olunamayacağı tezine, kadın ve erkek eşcinseller sürekli karşı çıkıyor.         

NEOLİBERAL PAPAZ PAHALI SEVER
Laikler, “F...k Papa” taraftarları dışında protestocu bir grup daha var. Bu grup daha solda ve her iki tezin yanında özellikle Ratzinger zamanında Vatikan’ın aşırı sağcı, neoliberal, koyu muhafazakâr bir yapıya büründüğünü savunuyor. Papa'nın gezilerinin ekonomik yükünü de sorgulayan bu gruplar Ratzinger için 'şirketlerin papazı' diyor. Otoriteyi tümden reddeden bu grup hem kapitalizme hem dine doğrudan karşı.

Bu kesimlerin rakamlara bakılırsa 'ekonomik yük' konusunda hiç de haksız olmadığı görülüyor. Papa'nın 3 günlük Almanya gezisinin maliyeti resmi açıklamalara göre 30 milyon Avro'yu bulmuş. Papa ve Vatikan, 'savurganlık' ya da 'zenginlerin kilisesi' konusunda Hıristiyanlık içinden de eleştiri alıyor. Almanya’daki bazı Hıristiyanlar Papa'nın debdebeli geziler düzenlemesini protesto ediyor.

Papa'nın Almanya ziyareti sırasında Vatikan’ı içeriden eleştirmek konusundaki tartışmalarda cılız da olsa Kurtuluş Kilisesi de gündeme geldi. Bazı sol yazarlar Papa'nın savurganlığı ve muhafazakârlığı karşısında Kurtuluş Teologlarının tezlerini hatırlattı. (Dostlukları kadar entelektüelliklerini de önemsediğim Burhan Sönmez ve Kazım Özdoğan’ın bir süredir sola tanıştırmaya çalıştığı Kurtuluş Teolojisi burada da karşımıza çıktı.)

Almanya’da “Hiçbir dogma iyi değildir” sloganıyla, Papa'yı kovalayan binlerce insanın, Marksizm ve Kurtuluş Teolojisi’nden aldığı destekle "Viva Zapata!" diyerek diktatörleri kovalayan Latin Amerikalılarla bir ilgisi var mıdır?  Aşağıdaki görüşmede, "Kurtuluş  Teolojisi ne?", "Kurtuluş Teologları neyi savunuyor?", "Vatikan’ı nasıl değerlendiriyorlar", "Marksizm’le bir ilişkisi kaldı mı?" gibi sorulara, teoriyi kuranlardan biri olan Leonardo Boff yanıt veriyor.

Kurtuluş Teolojisi: Marx’ı Mesih görmek mi?

Geçtiğimiz haftalarda Ayrıntı’dan çıkan Kurtuluş Teolojisi kitabı bu konuda önemli bir kaynak. 

Leonardo Boff, ‘Kurtuluş Teolojisi’ni kuran Latin Amerikalı papazlardan biri. Kiliseye karşı yaptığı eleştirilerle dünya çapında tanınır hale gelen Boff, özellikle Joseph Ratzinger’e karşı tutumuyla da hep gündemde oldu. 72 yaşındaki Boff, Brezilya’da Petropolis’te yaşıyor. Yayınlanmış çok sayıda kitabı olan Boff ile Süddeutsche Zeitung gazetesinden Sebastin Beck konuştu. Beck’in röportajı 18.04. 2010'da gazetenin internet sitesinde de yayınladı. Almanca’dan çevirdiğim görüşmeyi redakte eden Kazım Özdoğan’a teşekkür ederken, özellikle “sıradaki görüşme İslamcılara gelsin” diyelim!   

>>>>Joseph Ratzinger, 2005'te Papa seçildiğinde, “bu Papa'yı sevmek zor olacak” demiştiniz. Üzerinden beş yıl geçtikten sonra, XVI. Benedikt’te takdir ettiğiniz bir şey var mı?
Onun neyini mi takdir ediyorum? Neredeyse hiçbir şeyini. Belki birinci Vatikan Konseyi’ni ikincisinden daha fazla ciddiye aldığı restorasyon projesini bu denli azimle takip etmesini. Bu, onun Hıristiyan toplumunu değil, Papa’yı merkeze koyduğu anlamına gelir. Papa, büyük korku içinde. Gelenekler ve doktrinlerden daha çok ruha inanmalı. 2005’teki açıklamam hâlâ geçerli. Ratzinger, yirmi yılı aşkın süredir yaptığı Engizisyon Başkanlığı sırasında 100’den fazla teologu cezalandırdı. Kurtuluş Teolojisi’ni hiç anlamadı ve çok sayıda piskoposluk konferansını sıkı kontrol altına aldı.

Papalığı altında geçen beş yıla, Müslümanlarla, Yahudilerle, Katolik olmayan kiliselerle -bunların kilise statüsünü de tanımıyor-, Anglikan kilisesiyle, Lefebvres taraftarlarıyla, kadınlarla, eşcinsellerle giriştiği çatışmalar damgasını vurdu. Yönetimde çok sayıda yanlış yaptı. İncil’e göre onun görevi erkek ve kız kardeşlerin inancını güçlendirmek. Bunu yapamıyor.

>>>>>Kulağa yıkıcı eleştiri gibi geliyor…
Onu Almanya’da bir ilahiyat profesörü olarak üniversitede dinledim. Onun gibi bir adam, bir milyardan fazla insandan oluşan bir topluluğu yönetmek ve koordine etmek için yaratılmış biri değil. Öğretmen olmayı bırakıp, kendini tamamen bir çoban olarak görmeyi başaramıyor. Hemen her şeyden yoksun, ama en çok da karizmadan. Eğer daha az Augustinus ve Bonaventura okuyup, biraz da Marx okusaydı baskı altındaki yoksulları ve Kurtuluş Teolojisi’ni daha iyi anlardı ki Kurtuluş Teolojisi mazlumların ve yeryüzünün çığlığını duydu.

>>>>Kilise eleştirileriniz nedeniyle 1984'te Ratzinger’in önünde daha önce Galileo Galilei’nin de oturduğu kâfir sandalyesine oturdunuz. Onun tarafından aşağılanmayı ne denli unuttunuz?
Ne kin besliyorum ne de o çirkin ve karanlık sorgu odasının yaralarını taşıyorum. Bu, önemli bir erdem değil. Ben davamın haklılığına inanmıştım. Bu, onu yoksulların yeni ve özgürleştirici bir müjdeyi ilan etmek için bir meydan okuma olduğuna inandırma bakımından bir fırsattı. Ama her şey boşunaydı. Kendini hiç değiştirmedi, yalnızca daha da kötü oldu.

>>>>İronik bir biçimde aslında Ratzinger’e müteşekkir olmanız gerekir. Onunla çatışmanız sizi dünya çapında meşhur yaptı.
Şan-şöhret bir yarar sağlamıyor, hele benim gibi herkesin gözü önünde durmaktan korkanlar için hiç. İster 82 kitap yazmış yazar, ister biliminsanı ya da öğretmen olarak çalışmak için sessizlik kayboldu. Taltifler bana sevinç getirmekten çok başıma iş açtı.

>>>>Kurtuluş Teolojisi’ni kuranlardan birisiniz. Kilise kendini ne kadar politikanın içinde bulabilir? 
Kurtuluş Teolojisi, bu Papa için bir tür takıntı haline geldi. Daha Mart ayında (2010) Güney Brezilyalı papazların önünde ‘Marksist Kurtuluş Teolojisi’ni eleştirdi. Ama bu teoloji gerçeklikte değil, yalnızca onun kafasında var. Ölü köpeği tekmeliyor. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra Kurtuluş Teolojisi’nde hiç kimse Marksizm’den bahsetmiyor. Burada yaptığı en kötü şey, “Papa, bizi baskı altında tutan düşmanların oyununu oynuyor. Yandaşlarımızı, Kurtuluş Teologlarını yargılıyor. Yoldan çıkmış Papa için dua etmeliyiz” diyen taban cemaatlerindeki yoksulların saldırmasıdır.

Bence kilise her zaman politikaya karıştı. Ama bunu partizan nedenlerle değil, etik nedenlerle yapmalı. Kilise, toplumsal bir güç olarak, kilise ve devletin ayrılmasını kabul etmeli, toplumsal çeşitliği tanımalı ve sadece ayrıcalıklıların haklarını savunmamalı. Vatikan’da Hıristiyanlık mesajının iletilmesinden daha çok politikayla ilgileniliyor.

>>>>Dinsel fundamentalizm tartışmaları, iyi niyet ile hareket etse bile kilisenin politikadan tamamen çekilmesi gerektiğini göstermiyor mu?
Hayır, buna inanmıyorum. Ben Katolik partilerin kurulmasına karşıyım, Katolikler Hıristiyan değerlerinin canlı olduğu her partiye üye olabilir. Ama özellikle bu Papa'nın yönetimindeki kilise yapısı, yalnızca kendisini kilise saydığı ve öbürlerini saymadığı için, fanatik karaktere sahiptir. Böylece diğer dinlerin insanları selamete ulaştırmayacağı ifade edilmiş oluyor. Bu, kilise dışında selametin olmadığı gibi bir Ortaçağ düşüncesinin yeniden canlandırılması demek. Bu, kendisinden başka herkesi aşağılayan eşi bulunmayan bir kibirdir. XVI. Benedikt, Vatikan’ı Bavyera ile Bavyera’yı da bütün dünya ile karıştırıyor.

>>>>>Çocuklara cinsel taciz skandalı Katolik kilisesinin krizine ne ölçüde yansıyor?
Pedofili, kilisenin yorumladığı gibi bir günah değil. Günahtan insan her zaman kurtulabilir, günahın başka bir yerde bırakılmasıyla yeniden başlayabilir. Kilise otoriteleri kendi inandırıcılıkları kalıcı olsun diye, gerçekleri gizlemeye çalışıyor. Bu tutum yanlış ve ikiyüzlü. Pedofili, yeri ceza mahkemeleri olan bir suçtur. Kilise tarafından yalnızca dünya kamuoyunun baskısı nedeniyle itiraf edildi.

Çocuklarını güvenerek ilk komünyon ayini için papazlara gönderen müminler de artık bunlara güvenlerini kaybediyor. Ama yalnızca suçluyu değil, kurbanı da görmek lazım. Modern kültür, yerli hakların soykırıma uğratılması, çocuk seksi, uluslararası kadın ticareti, Brezilya’da büyük çiftliklerdeki köle çalıştırma örneklerindeki gibi konulara büyük önem veriyor. Yalnızca özür dileme ve dua yetmez. Suçlu papazların cezalandırılmasıyla pedofili kurbanlarına adalet sağlanmalı.

>>>>Katolik kilisesinin krizden kurtulması için sizce ne olmalı?
Vatikan ve birçok papaz, pedofili ve papazlara evlenme yasağını birbirinden ayırmaya çalışıyor. Pedofili, kötü entegre olan bir cinsellikle ilgili olan iğrenç bir tutum. Vatikan bunu böyle görmüyor, ama böyle görmeye zorlanacak. Papazlara evlenme yasağı tartışma dışı bırakılıyor, çünkü bu mesele kilisenin yapısını ele veriyor. Bu totaliter, otoriter, merkezci ve mono-seksüel bir dini cemaat; çünkü sadece evlenme yasağı olan erkekler onun hizmetine girebilir. Kilise açısından bu oldukça rahat bir durum ki; hayatını, bağlarını, ailesini her şeyini ona teslim eden bir insan üzerine tamamen hâkim olabilir.

>>>>>Peki, Papa ne yapmalı?
Papa, muhafazakâr ve doktriner bir Hıristiyanlık bakış açısının esiri; temel değişiklikler içeren reformları önerme yeteneğine sahip değil. Ancak papazlardan ve dünyadaki Hıristiyan topluluklarının temsilcilerinden oluşan bir Ruhaniler Meclisi kiliseyi tamamen batıştan ve parçalanmaktan kurtarabilir.

>>>>>Buna karşılık Protestan kilisesi ne evlenme yasağı ne de yanılmaz bir Papa ile uğraşmak zorunda. Buna rağmen orada da kiliseler boş. Neden?

Hemen hemen bütün Hıristiyan kiliseleri fanatik yönelimlere sahip. Sadece kendilerinin tanrısal vahiye sahip olduğuna inanıyorlar. Protestanlar İncil’i, Katolikler Papa'yı takip ediyor. Kendini tarihte ve insan hayatında beyan eden tanrıyı dinlemeyi artık gerekli görmüyorlar.

>>>>>Batı dünyasında entelektüeller şimdilerde Budizm’e ve esoteriğe yöneliyor. Neden?
Hepimiz tüketim ve maddiyat kültürünün içinde boğulduk. Egemen kültürde ölçüsüz bir entelektüalizm var. Araçsal-analitik akıl hükmediyor. Ama insanın varlığı değerlerle bağlantılı duygusal akılla, dayanışmayla, kendini vakfetmeyle ve sevgiyle de kaplı. Ama nörolojik tabanlı manevi akıl da var. Demek ki, insan aklı ekmeğe olan açlıktan daha fazlasını içeriyor. Güzelliğe, özgür iletişime, aşkın olana da açlık var. Kiliseler bu mistik akla yaklaşmalı. Ama bunu yapmıyorlar. Bunun yerine eski formülleri tekrarlıyorlar ve İncil’deki kutsal metinlerden alıntılar yapıyorlar.

>>>>>>Memleketiniz Brezilya’da insanlar karizmatik cemaatler tarafından cezbediliyor. Bu da başka bir tür istismar değil mi?
Bu cemaatleri Brezilya’nın toplumsal bağlamı içinde değerlendirmek gerekir. Halkın büyük bir kısmı dindar ve yoksul. Katolik kilisesi kurumsal bir zayıflık içine düşmüş durumda. 140 milyon Katolik’ten oluşan bir halk, en azından 120 bin papaza ihtiyaç duyar. Ama sadece 17 bin papaza sahipler. Bunların yarısı da yurtdışından geliyor. Kurumsal bir boşluk var. Özgür Kiliseler mesajlarıyla geliyor ve bu boşluğu dolduruyor. Bu kiliseler, yeryüzünün lanetlilerinin sığındıkları yerler ve toplumsal bütünleşmeye dair önemli bir işlev görüyor. Kimseye sesini duyuramayan bir kişi, birden tanrı tarafından işitiliyor. Bu, onlar arasında kardeşlik ve yardımlaşma ruhunu oluşturuyor.

Öte yandan bu kiliseler inananların güvenini sömürüyor, çünkü Katolikler dâhil birçok papaz için şu söz geçerlidir: “Tanrı ve para arasındaki seçimde, sondaki başta gelir.” Ama bu durum, söz konusu kiliselerin insani bakış açısını değersiz kılmaz.

>>>>>>Bugün tekrar Galileo Galilei’nin sandalyesine oturmak zorunda kalsaydınız Papa Benedikt’e ne söylemek isterdiniz?
Sadece şunu söylerdim: Hazretleri, yorgun ve bir hayli hasta olan yaşlı bir adamsınız. Neden olduğunuz tutarsızlıklara rağmen, kiliseye en iyi niyetlerle hizmet ettiniz. Tanrı ile büyük karşılaşma için hazırlık yapmanın zamanı geldi. Bir manastıra çekilin, çok sevdiğiniz Gregoryen kilise ilahilerini söyleyin, ayinlerinizi Latince kutlayın ve küresel ısınma tehdidi altındaki dünya için dua edin, muhtemelen yok olacak olan insanlık için, her şeyden önce acı çekenler ve kilisede ya da toplumda pedofili kurbanı olmuş çocuklar için dua edin. Ve dua edin ki, yaratanın ruhu bizi hiçbir zaman terk etmesin.

***

Finlandiya'da koalisyon ortağıyız
07 Ağustos 2011

Evet, Finlandiya’da iktidar ortağıyız. Hani şu geçen ay 6 partinin ortaklığında kurulan koalisyon hükümeti var ya, orada bizden de iki bakan var. Nasıl mı? Bizim basında hiçbir şey magazinleştirilmeden verilmediği için, nelerin önemli, nelerin ‘haber’ olduğunu ayıklamak da pek mümkün olmuyor. “Finlandiya’da 6 partili koalisyon kuruldu” magazinini de belki de sırf bu nedenle, öylesine duyduk geçtik. Oysa Finlandiya’daki süreç hem aşırı sağa karşı diğer partilerin aldığı tutum hem de sol siyaset açısından oldukça öğretici deneyimler sunuyor.

Anlatayım: 17 Nisan’da yapılan parlamento seçimlerinin ardından aşırı sağcı Gerçek Finler partisi oy patlaması yapınca, onların yer almadığı bir çoğunluk hükümetinin oluşturulması neredeyse imkânsız hale geldi. Gerçek Finler de kimseyle ortak olmak istemiyor, olmayacak şartlar öne sürüyordu ama ortanın sağındakiler de dâhil partilerin çoğu Gerçek Finler’le koalisyon kurmak istemeyince, Finlandiya hükümetsiz kalma tehlikesi geçirdi. Sonunda Finlandiya’nın siyasal pragmatizminin bir göstergesi olarak, 6 partili bir hükümet kuruldu. Haziran ayında kurulan bu hükümette iki bakanla Sol Birlik (Vasemmistoliitto) de temsil ediliyor.

Peki, Sol Birlik ya da Sol İttifak’tan bize ne?

Sol Birlik, Avrupa’da çeşitli sol ve sosyalist partilerin birleşmesiyle kurulan Avrupa Solu’nu (European Left-EL) oluşturan partilerden biri. Türkiye’den de ÖDP’nin üye olduğu Avrupa Solu, üye partilerin hepsini kardeş parti görüyor ve teamüller gereği de herkes bir diğerinin de üyesi gibi sayılıyor. Evet, 2–5 Aralık tarihleri arasında Paris’te gerçekleştirilen Avrupa Sol Parti’nin 3. Kongresi’ne Avrupa’dan 37 parti katıldı ve bu partilerin hepsinin ‘ortak evi’ Avrupa Solu. 

İKİ GENÇ İSİM BAKAN
Finlandiya Sol Birlik’ten bakan olan iki isim de 30’lu yaşlarında. 1976 doğumlu Sol Birlik Genel Başkanı Paavo Arhinmäki, Finlandiya Kültür ve Spor Bakanı olurken, 1977 doğumlu  Merja Kyllönen Ulaştırma Bakanı oldu. Özellikle Arhinmäki, genç yaşına rağmen ülkenin en tanınmış sol ve radikal yeşili. Parti gençlik örgütü Genç Sol‘dan gelen Arhinmäki, 2001- 2005 arasında başkanlığını yaptığı gençlik örgütüyle anti atom başta olmak üzere çok sayıda miting ve gösteri örgütledi. 2007’de milletvekili seçilen Arhinmäki’nin milletvekili olduktan sonra da sokak gösterilerinden ve mitinglerden uzak durmadığı biliniyor.

Arhinmäki, sol retoriği iyi kullanabilen karizmatik bir kişi olarak görülüyor. Arhinmäki, uzun süren çalışmalar neticesinde Helsinki arka sokaklarında ve varoşlarda daha çok aşırı sağın seçmeni olabilecek ve daha önce aşırı sağa oy atmış, işsiz, az eğitimli gençleri partiye oy atar hale getirdi. Kültür ve Spor Bakanı Arhinmäki, ömründe hiç operaya gitmediğini belirtirken, futbol oynamadığı semt kalmadığını da eklediği konuşmaları özellikle mahalle gençleri tarafından “aaa bizdenmiş“ diye algılanıyor. (Arhinmäki gerçekten de operaya ilk kez bakan olduktan sonra gitmiş.) Arhinmäki, ayrıca HipHop müzik tutkunu ve grafitici olduğu da basına yansıdı. Önümüzdeki dönemde grafitiyi suç olmaktan çıkaracak yasa tasarısı vereceği belirtiliyor. Bütün bunlar gençlerin sempatisini kazanıyor.

Sol ve çevreci olmayı birbirinden ayrılmaz gören Arhinmäki‘nin, en son seçim kampanyasında “çevre kirliliğine yol açacak iş imkânı yaratılmasına da karşıyız“ demesi akıllarda kaldı. Resmi olarak zaten Sol Birlik 1990 yılında Kızıl–Yeşil olarak kuruldu. Partinin özellikle atom enerjisi konusunda yeni yatırımlar yapmak isteyen ve zaten yeterince yatırımları olan Finlandiya’da inandırıcılığı var.

SOVYET DÖNEMİ SONRASI ARAYIŞLARA CEVAP
Finlandiya’da Sol Birlik, Avrupa’nın birçok ülkesinde olduğu gibi, Sovyetler Birliği ve reel sosyalist ülkelerin yıkılmasından sonra ortaya çıkan arayışlar neticesinde kurulan partilerden biri. 1990’da kurulan parti, üç ana yapının birleşmesiyle oluştu. Bunlar Fin Halkının Demokratik Birliği, Finlandiya Komünist Partisi ve Fin Kadınları Demokratik Birliği idi. Daha sonra 1980’li yıllarda daha çok Komünist Parti’den ayrılanların kurduğu Demokratik Alternatif de bu oluşuma katıldı.

Parti uzun bir süre, başka yerlerden gelmiş kadroların ittifakı gibiyken, gençlerin yönetime gelmesiyle son dönemde yeni bir kültür ve parti iklimi yaratmayı başarmış durumda. Hâlâ partide 65 yaş ve üstü üyelerin oranının hiç de az olmadığını anımsatmakta fayda var. Partinin ilk başkanı Fin Halkının Demokratik Birliği Milletvekili, yazar ve jazz müzisyeni Claes Andersson oldu. Andersson 1994’te Finlandiya Devlet Başkanlığı’na aday oldu ve yüzde 3,8 oranında oy aldı. 1995–1999 arasında Sol Birlik’ten kültür bakanıydı.

Kuruluşundan kısa bir süre sonra Finlandiya Komünist Partisi’nden gelenler Sol Birlik’i terk etti ve Komünist Partisi’ni yeniden kurdu. Şimdi her iki parti de Avrupa Solu üyesi. Biraz Komünist Partili yoldaşların aleyhine konuşmuş gibi olacak ama 1994’te yeniden kurulan Komünist Parti girdiği hiçbir seçimde yüzde 1 oranında oy alamadı. Aslında Fin Halkının Demokratik Birliği de 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Finlandiya’da yasal faaliyet gösteren Finlandiya Komünist Partisi’nin legal kolundan başka bir şey değildi.1980’e kadar sürekli yüzde 17 ila yüzde 24 oranları arasında oy almıştı. Sonra bölünme, birleşme derken gerisini zaten Türkiye sosyalist partiler tarihinden biliyorsunuz.

KÖKLERİ GEÇMİŞTE AMA YENİLENDİ
Biz Sol Birlik’ten bahsetmeye devam edelim. Sol Birlik kurulduktan kısa bir süre sonra, 1995’te yaklaşık yüzde 12 oranında oy alarak kurulan sağlı-sollu ‘gökkuşağı’ koalisyonunda yer aldı. Yeşiller, muhafazakârlar, sosyal demokratlar ve Sol Birlik’ten oluşan koalisyonun başbakanı sosyal demokrat Paavo Tapio Lipponen idi. Kurulur kurulmaz koalisyonda yer alması aslında Sol Birlik’in bir başarısı gibi görünse de, partinin öncüllerinden olan Fin Halkının Demokratik Birliği’nin yüzde 24’lere varan oranda oy alıyor olmasının yanında bu ciddi bir başarı sayılmaz. Tabii Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası toparlanma için ise büyük bir başarı. 

1990’lı yıllarda Finlandiya ekonomik bir darboğaz halindeydi ve ‘gökkuşağı koalisyonu’ 1995–2003 arasında ekonominin ‘depresyona girmemesi’ için adeta neo liberal bir milli birlik ve beraberlik hükümeti olarak çalıştı. Ekonominin canlandırılması uğruna, ülkenin sosyal sistemi ve sosyal devlet mümkün olduğunca zayıflatıldı. Örneğin kira yardımları kaldırılırken emeklilik maaşları ve öğrenci kredileri düşürüldü. Bu hükümet zamanında gelir dağılımı eşitsizlikleri derinleşmeye başladı.

Elbette hem Sol Birlik’te hem de sosyal demokratlarda yürütülen politikalara karşı parti içinde muhalefet vardı. Geleneksel sol sosyal demokrat taban neo liberal politikalar uygulayan parti yönetimine karşı birkaç kez girişimde bulunsa da başarılı olamadı. Clinton-Blair-Schröder üçlüsünün Üçüncü Yolcuları bir süre daha parti yönetimini elinde tuttu. Sol Birlik ise, sosyal demokratlardan kaçan seçmeni yakalayacak durumda değildi, çünkü onlar da neo liberal politikalar uygulayan koalisyonun ortağıydı. Koalisyon sonrasında hem Sol Birlik hem de sosyal demeokratlar oylarını düşürdü.  

AVRUPA BİRLİĞİ VE NATO TARTIŞMASI
Finlandiya’da Sol Birlik neo liberal iktidarda yıpranırken, ülkedeki Avrupa Birliği, ortak para birimi Avro’ya geçiş ve NATO üyeliği tartışmalarında kendi içinde çatlaklar oluştu. Finlandiya 1995’ten beri AB üyesi ve Sol Birlik hâlâ AB konusunda bütün üyelerin kabul edebileceği ya da akılda kalıcı bir AB politikasına sahip değil. Ancak, parti üyelerinin AB’ye giriş konusunda 1994’te yapılan referendumda yüzde 76 oranında “hayır“ dediği biliniyor. Bu dönemde yönetimin çoğunluğu ise evetçiydi.

Halkın çoğunluğu AB’ye “evet“ dediği için, Finlandiya Sol Birlik kısa bir süre sonra strtejisini “Avrupa’yı içerden değiştirmek“ biçiminde değiştirdi. Aslında bu strateji birçok partinin birlikte oluşturduğu Avrupa Solu’nun genel stratejisi: Başka bir Avrupa mümkün, sosyal Avrupa ya da emeğin Avrupası…Pratikte bir parti açısından bu ne anlama gelir sorusu ise, bildiğiniz gibi, her ülkede kendi çapında ayrı bir tartışma konusu.

Sol Birlik 1997’de üyeleri arasında bir anket uyguladı. Yöneticiler, parti üyelerinin, AB para birimi Avro hakkında ne düşündüğünü bilmek istemişti. Parti yöneticileri ankete, eğer üyelerin büyük çoğunluğu Avro’yu reddederse, ’gökkuşağı’ koalisyonundan çekileceğini açıklıyordu. Parti üyeleri Avro’yu büyük oranda reddetti. Ama Sol Birlik koalisyonda kalmaya devam etti. Üstelik  anket biçiminin manipülatif olduğu tartışması da parti yönetiminin bir hayli başını ağrıttı.  

BETERİN BETERİ VARMIŞ
Bu olaydan sonra Sol Birlik, AB tartışmalarını kamuoyuna açık yürütmemeye başladı. Hatta, ülkedeki bu tür tartışmalarda da pozisyon almıyordu. Örneğin, Avrupa Parlamentoları’nda onaylanan Avrupa Anayasası ve Anayasa’nın köşe taşlarının kabul edildiği Lizbon Anlaşması hakkında Sol Birlik pek sesini çıkarmadı. Parti tüzüğü ise, bu konulardaki karar alma biçimini, ’üyelerle referandum’ diye tanımlıyor. Finlandiya Parlamantosu’ndaki oylamada ise, Sol Birlik, Lizbon Anlaşması’na da (2008) Avrupa Anayasası’na da (2006) çoğunluk olarak “hayır“ oyu verdi.

Ancak zamanın parti başkanları Suvi-Anne Siimes’in (2006) ve Martti Korhonen’in (2008) “evet“ dediği görüldü. Her ikisinin de bu oylardan sonra parti yönetiminde kalamadığı da ayrıca görüldü.

Suvi-Anne Siimes hakkında bir kaç şey daha söylememiz gerekiyor. Ben şimdi yazacaklarımı ilk okuyunca “Beterin beteri varmış. Allah beterinden saklasın“ dedim. Siimes, başkanlığının son döneminde neoliberal politikaları yanında, ülkesinin NATO’ya girmesini de savunmaya başlamıştı. Bu bardağı taşıran son damla oldu ve 2006’da istifa etti. Siimes, partiden ayrıldıktan sonra Finlandiya’nın İlaç Endüstrisi Birliği’nin başına getirildi.

2009 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde  ülkesinin en meşhur neo liberal politikacılarından biri Risto E.J. Penttilä’yı destekledi. Penttilä,  Finnish Business and Policy Forum (EVA) genel müdürü ve European Business Leaders’ Convention genel sekreteri. Ulusal Birlik Partisi üyesi Penttilä, 50 binin üzerinde oy almasına, ülkesinin en yüksek oranda oy alan onuncu adayı olmasına rağmen (partisinin aldığı toplam oy 3 milletvekili çıkartmaya yetti) dördüncü sırada olduğu için kazanamadı. Ulusal Birlik partisi ne? Kısaca “Bizdeki AKP” demek yeter. Finlandiya’nın hem muhafazakâr hem de açıkça serbest piyasanın, küreselleşmenin ve AB’nin övüldüğü tek partisi.

Sol Birlik de kaybetti. Sol Birlik adına Avrupa Parlamentosu Milletvekili Esko Seppänen yarışmayı yürütüyordu. Aslında AB karşıtı olan Avrupa Parlamentosu milletvekili Seppänen’in tekrar aday olması da ayrıca ironikti. Daha önce Avrupa Parlamentosu’nda temsil edilen Sol Birlik hâlâ buraya üye gönderemedi.

ESKİ TARZ SİYASET TERKEDİLDİ
Tartışmalar bitmek bilmiyordu. Yeni yönetim de partiyi toparlayamadı. Zaten parti yönetimi ve tabanın AB başta olmak üzere, birçok konudaki tartışmalarda farklı düşündüğü ortadaydı. AB ile ilgili tartışmalarda, tabanın eleştirel yaklaşımı karşısında parti yönetiminin “yetmez ama evet“ gibi bir pozisyon içinde olduğu  görülüyordu. Parti yönetimi daha çok sosyal demokrasiden gelen sendikacılara güveniyordu ve bu kesimin sözcüsü gibiydi.

Hezimetle sonuçlanan 2009 Avrupa Parlamentosu seçimlerinden hemen sonra eski kuşaklardan Martti Korhonen de parti başkanlığından istifa ettiğini açıkladı. 27 Temmuz 2009’da yapılan olağanüstü parti meclisi toplantısında genç kuşağın iki temsilcisi 1976 doğumlu Paavo Arhinmäki  ve 1977 doğumlu Merja Kyllönen parti başkanlığına aday oldu. Seçimi, 20 oy alan Kyllönen’e karşı yarışan Paavo Arhinmäki 34 oy alarak kazandı.

Şimdi Finlandiya ana akım medyası, Paavo Arhinmäki’nin Sol Birliği, sosyal demokrat partinin yerine geçirip geçiremeyeceğini tartışıyor. Merkeze oynayan sosyal demokratların önemli bir kitlesi Yeşillere giderken, partinin sağcılaştığını düşünen sol kesim de Sol Birliğe gelir mi? Sosyal demokratlardan yaka silken geleneksel sanayi işçilerinin aşırı sağcı Gerçek Finler’e oy attığı ancak; hizmet sektörünün eğitimli, güvencesiz çalışanlarının Sol Birlik’e gelebileceği tartışılıyor. Zaten gençlerden ve bu kesimlerden oy alan partinin destek aldığı bir yer de feministler.

Arhinmäki ise şimdilik ne sosyal demokratları ne de büyük siyaseti düşünüyor, bütün enerjisini futbol sahalarına vermiş gibi duruyor. Ama oralardan oy ve kadro da getirmesini biliyor.

Genel Seçimlerde Sol Birlik 

Yıllar    Milletvekili Sayısı    Oy Oranı %
1991     19                              10,08
1995     22                            11,16
1999     20                             10,88
2003    19                             9,93
2007    17                              8,82
2011    14                               8,13
 

Hem solcu hem futbolcu bakan!
Sol Parti Genel Başkanı Paavo Arhinmäki, Haziran 2011’den beri Kültür ve Spor Bakanlığı koltuğunda oturuyor ama henüz yeşil sahalardan ayağını çekebilmiş değil. Kendisiyle ilgili videolara bakıldığında oldukça iyi oynadığı da görülüyor. Finlandiya Parlamentosu’nun son açılış törenlerine de bakan olduğu halde, Finlandiya-Azerbaycan maçını izlediği için katılmadı. 

Sol Birlik adına hükümet programı hazırlamaya ve koalisyon görüşmelerinin birine FC Barcelona formasıyla katılan Arhinmäki daha başta herkesi şaşırttı. Bakanlık koltuğu beklemediğini, hele Kültür Bakanlığı’nı hiç ummadığını belirten Arhinmäki’nin 2006’da anti küreselleşme karşıtı gösteride Helsinki’de polise mukavemetten gözaltına alındığını ve sadece delil yetersizliğinden serbest bırakıldığını hatırlayanların birçoğu da kendisine kültür bakanlığını pek yakıştıramıyor. (Belki bizim Ertuğrul Günay kadar yaşlansaydı yakışır mıydı, bilinmez?)

Kendini, medyada ‘Spor şapkalı ve spor ayakkabılı bakan’ olarak tanımlıyor. Hatta ‘kırmızı spor ayakkabılı’ denilmesinden daha da hoşlanacağını söylüyor. Bakanlık odasına grafiti sanatçısı Egs ve NUG resimleri asan bakan, hâlâ HipHop dinlediğini de itiraf ediyor.

Her zaman kültürün de sporun da sokaklarda en iyisinin olduğunu söyleyen Arhinmäki, fırsat buldukça mahalle maçı yaptıklarını belirtiyor. Zaten Helsinki’de en çok ‘tercih oyunu’ alan aday olduğuna bakılırsa, mahallede top oynamasının kesin işe yaradığı görülüyor.

***

Açlıktan ölen her çocuk, öldürülmektedir!
31 Temmuz 2011

Uluslararası Salzburg Müzik Festivali, 27 Temmuz günü başladı ve 30 Ağustos’ta sona eriyor. Avusturya Salzburg eyalet hükümeti ve uluslararası düzenleme komitesi her dönem kılı kırk yararak festivali hazırlıyor.

Bu yılki açılış töreni konuşmacısı İsviçre Sosyal Demokrat Parti eski milletvekili ve dünyaca tanınmış küreselleşme karşıtı yazar Prof. Dr. Jean Ziegler idi. Evet, evet ‘bizim’ Jean Ziegler! Hani BM İnsan Hakları Konseyi Danışma Kurulu üyesi ve Yiyecek Hakkı Özel Raportörü olarak dünyayı dolaşan, zenginlerin aleyhine ağzına geleni söyleyen, adaletsizlikler karşısında isyan eden Ziegler.

 “...Çocuklar ölmüyor, öldürülüyor. Açlıktan ölenler parlamentonun önündeki çimenlikte ölmüyor ki, görülsün. Her beş saniyede bir bu dünyada bir çocuk açlıktan ölüyor...” diyen Ziegler.

Evet, komite, açılış konuşmacısını ‘yanlış çağırdığını’ bir süre geçtikten sonra fark etti ve beklenildiği gibi Ziegler’e “aman gelme” dedi. Elbette Ziegler, “neden” diye sordu. Komitedekilerin “sen servet düşmanısın” diyecek halleri yoktu ve kimseden bir süre ses çıkmadı. Sonunda, herkesin imdadına Kaddafi yetişti.

“KADDAFİ’NİN KOMİTESİNDE YER ALDI” HAKARETİ
Ziegler’e açıklamayı Salzburg Eyaleti Başbakanı sosyal demokrat Gabriele Burgstaller yaptı. Burgstaller’ya göre; Ziegler, diktatör Kaddafi’yi ziyaret etmiş hatta onun verdiği ‘barış’ ödülünü almıştı. Kaddafi’den ödül alan biri elbette böyle bir festivalde konuşma yapamazdı. Bu konuşma zaten, Ziegler ismini Kaddafi’ye yakınlığı nedeniyle kamuoyunda tartışılır hale getirirdi. Ziegler’i de korumak, tartışılır bir isim haline getirmemek lazımdı elbette!

Acaba? Ziegler, Süddeutsche Zeitung’tan Alex Rühle’yle yaptığı görüşmede çağrılmama nedeniyle ve Kaddafi ile ilgili bambaşka şeyler söylüyor:

“Resmi neden olarak Kaddafi’ye ‘sözde yakınlığım’ gösterildi. Bu tabiî ki saçma. Onunla en son Mayıs 1991’de karşılaştım ve o zaman daha delirmemişti. Kitaplarım Arapça’da yayınlandığı için beni davet etmişti. Her ne kadar yazdığı ‘Yeşil Kitap’ tam anlamıyla b..ktan bir şey olsa da, kendini bir yazar görüyor. Bu tür davetleri birçok kez kabul ettim, çünkü bir sosyolog için böyle despotları dinlemek faydalıdır.”

Gazeteci bir de kendisine “Peki, Kaddafi İnsan Hakları Ödülü Komitesi’nde neden bulundunuz?” diye soruyor. Bu soru Ziegler’i bayağı öfkelendiriyor: “Bu, bana karşı sürekli biçimde tekrarlanan bir iftira ve hakaret. Ama doğru değil. Açık ve net olarak tekrar söylüyorum: Kaddafi yeryüzünün en berbat diktatörlerinden biridir.”

Demek ki Ziegler, ‘Kaddafi İnsan Hakları Ödülü Komitesi’nde bulunma iddiasını bile, ‘hakaret” olarak görüyor. İnsanın aklına tabii, ‘Kaddafi İnsan Hakları Ödülü’ alan Recep Tayyip Erdoğan'ın bu konuda ne düşündüğü sorusu geliyor ama şimdi konumuz bu değil…

SPONSORLUK VE SINIF BİLİNCİ
Peki, reddedilme nedeni Kaddafi değilse, ne? Ziegler’in söyledikleri oldukça düşündürücü: “Festivalin ana sponsorları Nestlé, UBS ve Credit Suisse yöneticileri, büyük müşterilerinin ve ortaklarının salondan kaçma şansı olmadan yarım saat beni dinlemek zorunda kalacağını öğrendiklerinde kâbus görüyor gibi oldu. Bu şirketler reddedilmem için baskı yaptı.“
Ziegler başka bir gazeteye de yukarıdaki söylediklerini tekrarladıktan sonra şu yorumu ekliyor: “Elbette, Zürich’in para çuvalları oturup beni dinleyecek değil ya…”

Evet, gerçekten de bu kadar basit olmuş her şey. Sponsorlar ve sponsorların uygun gördükleri davetliler keyifli bir festivalin açılışında, fakirlik edebiyatına ya da bir nevi komünizm propagandasına maruz kalmak istememiş! Anlaşıldığına göre, Salzburg eyalet başbakanına “desteğimizi çekeriz” demişler. Sosyal Demokrat Eyalet Başbakanı da, herhalde küreselleşme karşıtı Ziegler’in ya bu kadar ‘komünist’ olabileceğini bilmiyormuş ya da sponsorlara kafa tutacak kadar güçlü değilmiş. Bir de neymiş? Son kertede her şeye hükümet hükmedemiyormuş, hükümete de sermaye hükmediyormuş.

Ziegler, Gabriele Burgstaller’in konuşma yapması için kendisini çağırdığında kim olduğunu çok iyi bildiğini anlatıyor. Hatta bu konuşma için anlaşma yaparken, ‘konuştukları her 5 saniyede bir çocuğun öldüğünü, sanatın bir silah olduğunu’ kendisine anlattığını belirtiyor.

Unutmadan söyleyeyim: Festivalin internet sitesine girip diğer büyük sponsorların kim olduğuna da baktım. Elbette bunlara sponsor denmiyor, ‘festivalin dostları’ onlar.  Dostlar meclisinde şunlar da var: Alman otomotiv devi Audi, Avusturya sigorta devi Uniqa ve Siemens.

BURJUVAZİNİN İLERİCİ ROLÜNÜ ABARTMA
Bütün bunlara rağmen, çağrılmasına Ziegler’in şaşırmaması da ilginç. Belki de eski sosyal demokrat alışkanlıkları, onlara hâlâ güvenilebileceğini düşündürtmüş olabilir. Ama ‘teknik’ olarak da orada konuşma yapmasının mümkün olmayacağını bilmeliydi.

Çünkü festivalin başkanı Helga Rabl-Stadler, Ziegler’in eleştirdiği politikaları zevkle uygulayan bir isim. Salzburg Ticaret Odası Eski Başkan Yardımcısı Rabl-Stadler’in, Avusturya Halk Partisi Milletvekili ve partinin genel başkan yardımcısıyken, Meclis’ten hangi yasaların geçmesi için çalıştığına bakmak kendisi hakkında daha iyi bir fikir verebilir: Güvencesiz esnek çalışma yasasının çıkması, uzun çalışma saatlerinin serbest bırakılması ve sponsorlara daha fazla vergi indirimi…
Avrupa muhafazakârlığının adeta hac yeri gibi olan Salzburg Festivali’nde her yaz bütün Avrupa aristokrasisiyle büyük burjuvazisi boy gösteriyor, birbirini ağırlıyor. Kısaca Avrupa’yı ve parayı yönetenler buraya kafa dağıtmaya geliyor, kendini gösteriyor ve gösterenlere bakıyor.

Ziegler de, onu çağıran eyalet başbakanı da, eğer saf değilse, orada konuşma yapabileceklerini sanma konusunda, gerçekten ‘burjuvazinin ilerici rolü’ mevzuunu biraz fazla abartmış gibi. Salzburg’un sosyal demokrat eyalet başbakanı Ziegler’i konuşturmamayı herhalde kendine yedirememiş olmalı ki, açılış töreninde kendince bir hayli ‘siyasi’ bir konuşma yaptı. Burgstaller, konuşmasında sürekli Goethe’nin Faust’unun 2. bölümüne göndermede bulundu. Yani?
Bu bölümde, birinci bölümdeki gibi bireyin ruhsal ve duygusal yaşamı merkezde değildir; aksine politik, toplumsal Faust kendini geliştirmeye başlamıştır. Faust tarihsel rolünü oynamaya niyetlenmiş bir girişimci konumuna gelmek istemektedir. Kader ağlarını örer, bizim girişimci sosyal Faust, başarılar ve başarısızlıklar sonucu özgürlükçü bir dünya görüşünün savunusuna doğru yelken açar. Böyle değil miydi? Burgstaller, Faust’an alıntı yapıyormuş gibi birkaç kez şunu vurguladı: “Güçlülerden ve onların finansörlerinden bağımsızlık…”  

ZIEGLER’IN ‘ÇEVRESİNİN ÇEVRESİ’
Sonra ne oldu? ‘Bizim’ Jean Ziegler, smokinli para çuvallarına ve onların televizyonlarına konuşamayacağını anlayınca eski yönteme döndü. “Madem konuşturulmuyorum, ben de konuşma metnini basılı hale getiririm” dedi. Ve festivalin başladığı gün bir grup, dışarıda, 16 sayfalık, 3 bin adet ‘Vicdanın Ayaklanması: Yapılamayan Festival Konuşması’ adlı broşürü herkese dağıttı. Bir ölçüde herkes muradına ermiş oldu.

Acaba Ziegler, daha sonra başbakana “Peki, bu diktatörlerin parası hangi bankalarda yatıyor? Festivalin sponsorları hangi diktatörlere benden daha yakın? Sakın bu festivali diktatörler finanse ediyor olmasın?” diye sormuş mudur? 

İki şey daha söylemek istiyorum:

Ziegler için, ‘bizim’ diyorum, şimdi Murat Belge bu ‘bizimleri’ ciddiye alıp, zaten sürekli yoksulluktan, açlıktan, sömürüden falan bahseden bu ‘zavallı adam’ın ‘çevresinin çevresini’ falan araştırmaya kalkmasın sakın! Hani 8 Mayıs’ta BirGün’de ‘Hayatta kalmak için insanlığı unut!’ başlığıyla Ziegler ile ilgili bir şeyler yayınlamıştık ya, oradan hatırlarsınız diye ‘bizim’ diyorum. Bu bir…

Kürtçe şarkı söylediği için Aynur’a gösterilen utanç verici tepkiden sonra zaten bu kaliteli müzikçilerden, açıkhava konserlerinden, sanatsever beyazlardan, sanata sponsor olan şirketlerden, sanatsever yöneticilerinden, sahtekâr sosyal sorumluluk projelerinden gıcık kapmaya başlamıştım. Şimdi Salzburg’tan sonra galiba bunlara biraz daha gıcık oluyorum. Evet, konuşmasını yer yer gözlerim dolarak çevirdiğim Ziegler, bal gibi fakirlik edebiyatı ve de komünizm propagandası yapıyor işte.  Ben biraz, ‘toplum için sanatı’ savunan bir banalliğe düşmüşüm, çok mu? Bu da iki…

Bir şey daha var. Nobel ödüllü Avusturyalı yazar Elfriede Jelinek ve yazar Peter Turrini, Ziegler ile dayanışma içinde olduklarını açıkladı ve “öyleyse festivalde biz de yokuz” dedi. “Yaşasın, hiç de yalnız değiliz” diyeceğim ama aklıma ‘pis sorular’ da gelmiyor değil. Hadi Ertuğrul Özkök’ün oralardan ballandıra ballandıra bir yazı yazma olasılığı neyse de, Nobel deyince aklıma geldi, ya Orhan Pamuk, 2008’deki gibi bu yıl da, o festivale katılırsa? 

En iyisi şimdi şu meşhur konuşmayı okuyalım. 
 
Vicdanın isyanı!

Jean Ziegler’in Almanca broşür olarak basılan konuşmasının çok az kısaltılmış çevirisi:

"Her 5 saniyede 10 yaşın altında bir çocuk açlıktan ölüyor. Her gün 37 bin kişi açlıktan ölmekte ve yaklaşık 1 milyon insan sürekli ağır bir yetersiz beslenme içinde. Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) her yıl açıklanan Dünya Besin Raporu, her yıl kurbanların sayısını vermekte ve bugün dünya tarımının, dünya nüfusunun iki katını normal düzeyde besleyebilecek duruma eriştiğini söylemekte.

Sonuç: Soğukkanlı bir normallikle izlediğimiz günlük açlık katliamını açıklayacak objektif bir kusur ve felaket ortada yok. Açlıktan ölen her çocuk, öldürülmektedir!

Ölüm her yerde aynıdır. İster Somali mülteci kamplarında, ister Karaçi’nin çaresiz yoksul semtlerinde ya da Dakka’nın gecekondularında olsun; can çekişme, ölüm aynı aşamaları takip eder. Yetersiz beslenmiş çocuklarda birkaç gün sonra yıkım başlar. Vücut önce şeker sonra da yağ rezervlerini tüketir. Çocuklar önce hareketsizleşir, sonra da zayıflama başlar. Bağışıklık sistemi çöker. İshaller zayıflamayı hızlandırır. Ağız parazitleri ve enfeksiyonlar solunum yollarında korkunç acılara neden olur.

Sonra kasların yok oluşu başlar. Çocuklar artık ayağa kalkamaz hale gelir. Kolları güçsüz bir biçimde yanlardan sarkar. Yüzleri yaşlı insan yüzüne döner. Sonra ölüm gelir.

Bir örnek: Günümüzde Doğu Afrika’da gerçekleşen trajedi. Etiyopya’nın, Cibuti, Somali ve Tarkana’nın (Kuzey Kenya) savanlarında, çöllerinde ve dağlarında 12 milyon insan göçmen durumda. Beş yıldır herkese yetecek kadar hasat yapılamıyor. Toprak beton gibi sertleşmiş. Kurumuş su kaynaklarının başında susuzluktan kırılmış Zebu sığırları, keçiler, eşekler ve develer yatıyor. Kadınlar, çocuklar ve erkeklerden her kim kendinde takat buluyorsa, BM Yüksek Komiserliği’nce göçmenler ve göç ettirilenler için kurulan kamplara doğru yola düşüyor. 

ÇOCUKLARI HAYATA DÖNDÜRECEK PARA YOK 
Örneğin Kenya topraklarındaki Dadaab’a doğru. Orada 3 aydır 400 binin üzerinde açlık göçmeni sıkışmış durumda. Çoğu, El Kaide bağlantılı korkunç El Şabab milislerinin yıktığı komşu Güney Somali’den geliyor. 

Haziran’dan beri her gün sabah sisinin içinden yeni 1.500 kişi çıkıyor ortaya. Kampta çoktan beri yeni insanlar için yer yok. Dikenli tellerin içindeki kapı kapandı. BM memurları kapının önünde seçme yapıyor: Yalnızca çok azı, biraz yaşama şansına sahip olanlar içeri alınıyor. Eğer çok zarar görmemişse, bir çocuğu 12 gün uygulandığında kendine getirecek serum tedavisi ve tedaviye yönelik özel beslenme için para yok.

Para yok. Acil insani yardım götürecek BM Dünya Gıda Programı, 1 Temmuz’da üye ülkelerden 180 milyon Avro istedi. Yalnızca 62 milyon geldi. Normalde Dünya Gıda Programı’nın 2008 bütçesi 6 milyar dolardı. 2011 bütçesi ise, 2,8 milyar dolara indi.

ÇÜNKÜ PARA HAYDUT BANKALARA GİDİYOR
Neden? Çünkü para veren zengin ülkeler, özellikle Avrupa Birliği ülkeleri, ABD, Kanada ve Avustralya binlerce milyar Avro ve dolarları kendi ülkelerinin haydut bankalarını kurtarmak için harcıyor: Banka kredilerinin tekrar canlandırılması ve vurguncu haydutların kurtarılması için. Sonuçta acil insanı yardım için para kalmıyor.

Finans piyasalarının çökmesinden sonra ‘Hedge fund’lar ve diğer büyük vurguncular Tarım Ürünleri Borsası’na yöneldi. Spekülatif alımlarla, kâğıt üzerinde vadeli alımlarla temel gıda maddeleri fiyatlarını astronomik yükseltiyorlar.

Bugün dünya pazarında bir ton tahıl 270 Avro. Bunun bir yıl önceki fiyatı tam yarısı kadardı. Pirinç yüzde 110 mısır ise, yüzde 63 oranında pahalandı.

Sonuç ne? Kuraklık felaketi 5 yıldır kestirilebilir olduğu halde ne Etiyopya, ne Somali ne de Cibuti ya da Kenya gıda depolayarak önlem alabildi. Dahası var: Afrika boynuzu ülkeleri, dış borçları nedeniyle baskı altına alındı. Yapısal yatırımlar için para yok. Afrika’da Sahra’nın güneyinde yalnızca yüzde 3,8 oranında tarım toprağı sulanabiliyor. Etiyopya’nın yüksek arazileri, Kuzey Kenya ve Somali’de daha az toprak sulanıyor. Kuraklık rahatsız edilmeden öldürmeye devam ediyor. Bu sefer, birçok on binleri öldürecek!

BU YAMYAM DÜZENİN PATRONLARI
Bu dünyanın en zenginleri ve en güzelleri, büyük bankacıları ve holding patronları Salzburg’ta biraraya geliyor. Onlar, bu dünya düzeninin böyle olmasına neden olanlar ve onlar bu yamyam dünya düzeninin patronları.

Benim hayalim ne? Müzik, tiyatro, şiir, kısaca; sanat, zamanın ötesinde insanı kendine döndürür. Sanat, analitik aklın sahip olmadığı bir silaha sahip: Dinleyicileri heyecanlandırıyor, izleyicileri kendi derinliklerine döndürüyor; sanat egoizmin, yabancılaşmanın ve uzaklığın en kalın beton örtülerini bile zorluyor. İnsanın içine işliyor ve farkında olmadığı duygusal hareketlenmelere yol açıyor.

Ve birden bire kendini haklı çıkarmanın savunma duvarları yıkılıyor. Neoliberal kâr çılgınlığı toz dumana karışıyor. Bilinç, gerçeği zorluyor, ölmekte olan çocuklar zorluyor. Salzburg’ta bir mucize gerçekleşebilirdi: Dünyanın sahipleri uyanabilir. Vicdanın ayaklanması! Hayır, korkmayın, Salzburg’ta bu mucize gerçekleşmeyecek. Rüyadan uyanıyorum. Gerçeklikten uzak hayal kurmamalıydım. Sermaye her zaman her yerde ve sanat karşısında daha güçlü. Tekeller için ‘Ölümsüz, devasa bir kişi’ diyor Noam Chomsky.

SERMAYE SANATTAN HER ZAMAN GÜÇLÜ
Dünya Bankası rakamlarına göre, geçen yıl, bütün sektörlerden en büyük 500 özel şirketin dünya sosyal üretim hâsılasının yüzde 52,8’ini, yani dünya zenginliğini kontrol ettiği görüldü. Stratejileri, kendilerini bağlayan sosyal zincirlerden tamamen kurtulmak, kârı en üst düzeye çıkarmak. Şirketin başında kimin olduğunun hiçbir önemi yok. Bu onun duyguları, bilgileri ve hissiyatıyla ilgili bir şey değil. Bu sermayenin yapısal gücüyle ilgili bir durum. Bu gücü yeniden üretmezse, zaten yönetim katından kovulur. Sermaye birikiminin tunç yasası karşısında Beethoven ve Hofmannsthal bile güçsüzdür.

Théophile Gautier, 19. yüzyılın ortasında "L'art pour l'art" (sanat için sanat) diye yazmıştı. Bu özerk, herhangi bir toplumsal gerçeklikten arındırılmış sanat tezi, iktidar sahiplerini kendi duygularından da, olası değişim tehlikesinden de korur.
 
Umut, Mısır ve Suriye’den Bolivya’ya kadar güney yarım küredeki halkların mücadelesinde ve sabırlı, zahmetli bir biçimde çalışarak Batı’daki egemen ülkelerde radikal muhalefeti oluşturmakta yatıyor. Kısacası, devrimci karşı şiddeti, canlı, yorulmaz, dayanışmacı, demokratik örgüt içinde geliştirmek.  

Ölümden önce hayat var. İnsanların barış ve adalet, akıl ve özgürlük içinde, maddi ihtiyaçları karşılama korkusundan kurtulmuş, birarada yaşadıkları gün gelecek.”

***
 
Norveç: Solun tabanı ve aşırı sağcı katiller
24 Temmuz 2011

Norveç’te en azından sosyal demokratların gençlik kampındaki katliamı gerçekleştiren kişinin aşırı sağcı ve milliyetçi bir silah fanatiği olduğu kesinleşti. Avrupa’da ve ABD’de son yıllarda bu profile uyan çok sayıda kişi benzer katliamlar gerçekleştirdi. Genellikle yaşları daha genç ve siyasi işlenmişliği daha az olan bu aşırı sağcı katiller, eylemlerinin sonunda intihar ediyor. Buna dair okul baskınları gibi farklı görüntüler hepimizin gözünün önünde canlanmıştır.

Aşırı sağcılık, milliyetçilik, asosyal kişilik ve silah tutkusu bu kişilerin ortak özellikleri ancak bu saldırganların başka bir önemli ortak özelliği daha var: Yabancı düşmanlığı, daha doğrusu yoksul ve Müslüman yabancı düşmanlığı! Belki de, olayların sonuçlarına bakıldığında şöyle demek daha doğru: Silah tutkunu aşırı milliyetçi asosyal kişilikler, okul vs basıp kedilerini de öldürürken, bu özelliklerine yabancı düşmanlığı, yoksul Müslüman karşıtlığını da ekleyenler, katliamdan sonra kendilerini öldürmüyorlar. (ABD’de geçen hafta idam edilen, 11 Eylül saldırısından sonra, Müslüman sandığı Asyalıları öldüren katili hatırlayın.)

Bu tür saldırganlar, hükümetlerinin ülkelerindeki yabancılara ve Müslümanlara karşı olan tutumlarını onaylamıyorlar, hükümetlerini yoksul yabancılara karşı fazla müsamahakâr buluyorlar. Devletlerinin Ortadoğu’da ya da Afganistan’da oynadığı rolden çok, ülkelerindeki göçmenlere karşı uyguladıkları politika ilgilendiriyor bu kesimleri. Şimdi Norveç’te özellikle iktidardaki sosyal demokrat partinin gençlik kampının seçilmesinin elbette gençlerin savunmasızlığıyla, kolay hedef olmalarıyla ya da sayıca çokluklarıyla bir ilgisi vardır ama bence, saldırırın sosyal demokratlara zarar verme isteğiyle de doğrudan ilgisi var.

Sosyal demokratlar Avrupa’nın bütün ülkelerinde kaybederken, aşırı sağcılar sosyal demokrasinin kaleleri İskandinav ülkelerinde bile örneğin, Danimarka’da iktidar ortağı, İsveç’te ve Finlandiya’da Meclise girme başarısı gösterirken Norveç’te bunların tersine bir eğilim var.  Norveç’te sosyal demokratlar,  sosyalist sol ve yeşil - çifti partisiyle başarılı bir koalisyon hükümeti yürütüyor. Belki de Norveç sosyal demokrasisinin iktidarı koruyabilmesinin temel nedeni, kendisinden daha soldaki solla koalisyon kurma cesareti gösterebilmesinde yatıyor. Aslında diğer Avrupa ülkeleri gibi, Norveç’te de aşırı sağ çok güçlü ve herhangi bir partiyle koalisyon kuracak kadar oya sahip.

ANLAMSIZLIĞI SAĞINDAKİYLE AŞMA SEVDASI
Avrupa sosyal demokrasisi, küreselleşme döneminde yaşadığı anlamsızlık krizini aşmak için, kendisinden daha sağa baktı ve sağa kurtarıcı olarak sarıldı. Özellikle Tony Blair – Bill Clinton sosyal demokrasisi olan 3. yolculuk ise, klasik sosyal demokrat partilerin neo liberal merkez partisi haline gelmeleri denemesiydi ve Avrupa’nın her yerinde kısa süreli parlak dönemlerin ardından 3. yolculuk hüsranla bitti. (Son 10 yıldaki İngiltere, Almanya, İtalya, Fransa, İsveç gibi ülkelerdeki iktidar değişikliklerini hatırlayın.)    Bu sosyal demokrasi adına yürütülen ve iflas eden iktidar denemeleri de aslında klasik Avrupa sosyal demokrasisini ya da “İskandinav sosyalizmi”ni bitirdi. Kürselleşme öncesi ya da Sovyetler Birliği yıkılmadan önce, sosyal demokratlara oy atan seçmen ve sosyal demokrat üyeler, bu partilerden uzaklaştılar.  Öncende sosyal demokratlara oy atan yoksul, eğitimsiz, kalifiye olmayan işçiler ve işsizler bu sefer radikal sağı kurtarıcı olarak görmeye başladı. Çünkü, bu kesimleri sosyal demokratlar temsil edemediği gibi, bu kesimlerin rakipleri göçmenleri de ülkelere çağırarak onlar için tehdit oluşturmaya başladı. Klasik sosyal demokrat partilerin bilinçli, sol üyeleri ise, partilerinden istifa ederek daha sol arayışlar içine girdiler.  Hatta bu partilerin bölünmesine, parti liderinin partiyi terk etmesine kadar gitti. (Örneğin Almanya Sosyal Demokrat Parti Genel Başkanı Oskar Lafontaine’nin partiden ayrılıp Sol Parti’yi kurması gibi.)

SOLUYLA KOALİSYON KURMUYORLAR
“Belki de Norveç sosyal demokrasisinin iktidarı koruyabilmesinin temel nedeni, kendisinden daha soldaki solla koalisyon kurma cesareti gösterebilmesinde yatıyor “  dedik, bu çok önemli. Çünkü,  2009 yılındaki son genel seçimlerde Norveç İşçi Partisi oyların  yüzde 35,4’ünü alırken, ikinci parti olarak aşırı sağcı İlerici Parti (Fremskrittspartiet) oyların yüzde 22,9’unu alarak ikinci parti oldu. Avrupa’nın diğer ülkelerinde olduğu gibi, sosyal demokratlar eğer, “biz sosyalistlerle, komünistlerle koalisyon kurmak istemeyiz” deselerdi belki de Norveç’te hükümeti aşırı sağcılarla liberaller, muhafazakarlar birlikte kuracaktı. (Bu örnek şunun için önemli: Avrupa’da sosyal demokratlar, biraz da kendilerinden kopan üyelerin kurduğu yeni sol partilerle ya da yeni sosyalist partilerle koalisyona yaklaşmak istemiyor. Örneğin, yine Almanya’da geçen dönemde sosyal demokratlar bazı eyaletlerde Sol Parti ile koalisyon kurup iktidara gelebilecekken sırf Sol Parti ile bir araya gelmeme adına iktidardan vazgeçtiler. Bir de fantezi yapalım: CHP, BDP’leri kaybettiği için yıllardır kaybediyor olmasın sakın? CHP, BDP ile koalisyon kursa ne olur sonuç? AKP ne olur?)

KAMU ÇALIŞANLARI BİTİNCE
Norveç’teki kızıl – kızıl- yeşil koalisyonu elbette sağ ve merkez partilere göre, yoksullardan, yabancılardan, kadınlardan ve ezilenlerden yana siyaset izliyor. Özelleştirmeleri durdurdu, sendikacıları önemsiyor ve sendikalarla siyaset yürütüyor. Sosyal demokrat İşçi Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Jens Stoltenberg kısa süren  Tony Blairciliğin ardından tekrar klasik sosyal demokrasiye döndü. İkinci dünya savaşından beri kesintisiz 40 yıl iktidarda kalan sosyal demokratlar bir tek 2001 yılında bir dönemliğine 3. yolculuk yaptıkları için seçim kaybetmişlerdi. Ancak, yoksulları kendi yanına çekmede bir hayli geciktiği, daha dün yüzde 1 oy alan aşısı sağcı partinin şimdilerde yüzde 25’lere çıkmasından belli.

Sonuç olarak, Norveç de son zamanda, refahı paylaşmak istemeyen insanların çoğunlukta olduğu bir ülke haline geldi. Hele Norveç yoksulları, yoksul yabancılarla, ekmeklerini hiç paylaşmak istemiyor. Neo liberalizm uygulamaları orta sınıf Avrupa’yı tasfiye ederken, orta sınıfın yoksullaşan kesimleri sağcılaşıyor ve yılardır düşmanlık yapılan sola değil aşırı sağ partilere gidiyor. Ve çok önemli bir şey daha var: Orta sınıf Avrupalı devlet memurları ve kamu çalışanları sosyal demokratlara oy atıyordu, neo liberal sosyal demokratlar büyük salaklık edip kamuyu biçtiklerinde, sendikalı kamu çalışanlarını da biçmiş oldular. Bunu hala anlamayanlar bile var. Elbette sol ütopyanın kaybettiği ideolojik hegemonyanın yaşanan her şeyde belli bir payı olduğunu da unutmamak lazım.

***

İspanya'da polis müdürlerine ETA soruşturması
25 Temmuz 2011
 
İspanya’da Bask ülkesinin özgürlüğü için mücadele veren ETA ile (Euskadi Ta Askatasuna, Bask Ülkesi ve Özgürlük) 2006’da ‘ateşkes görüşmeleri’ yürüten sosyal demokrat hükümetin en önemli üç emniyet görevlisi hakkında, özel yetkili savcılık on gün önce soruşturma başlattı. Savcılığın “terör örgütü ETA’ya yardım etmek, silahlı çeteyle işbirliği yapmak ve devlet sırlarını teröristlere vermekle” suçladığı emniyet görevlilerinin adını ve statülerini yazarsak olayın boyutları daha iyi anlaşılır:

İspanya Eski Emniyet Genel Müdürü Victor García Hidalgo, Bask Özerk Bölgesi Emniyet Genel Müdürü Enrique Pamiés ve Álava (Araba) Özerk Bölgesi Polis İstihbarat Sorumlusu José María Ballesteros. Bu üç isim yetkileri dışında aslında ETA’yla mücadelede ülkenin en önemli uzmanları arasında sayılıyor. 

Evet, İspanya’ya bakarak biraz Abdullah Öcalan ile İmralı’da görüşenleri, biraz Hanefi Avcı’yı ve başına gelenleri, biraz da elbette Ergenekon’u düşünmemek elde değil. Ama adeta heyecanlı bir ‘siyasi polisiyeyi’ andıran İspanya’daki gelişmelere yakından bakıldığında, Türkiye’dekilerin mi yoksa İspanya’daki entrikacıların mı daha başarılı olduklarına karar vermek zor. Olup bitenlerin bize benzeyen birçok yanı olduğu gibi, “bunlar bizim elimize su dökemez” dedirten de çok yanı var. Şimdi olup bitenlere bakalım. 
    
BAKAN ETA’YA BASKINI ÖNLEDİ İDDİASI
İspanya İçişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Alfredo Pérez Rubalcaba, 21–22 Mayıs tarihlerinde yapılan İspanya yerel seçimlerinde sosyal demokratların ağır yenilgi almasından sonra, Başbakan José Luis Rodríguez Zapatero ile anlaşarak geçen ay hükümetteki bütün görevlerinden istifa etti. Zapatero, gelecek yıl yapılacak genel seçimlere kadar kendisinin görevi yürüttüğünü, Rubalcaba’nın gelecek yıl yapılacak genel seçimlerde sosyal demokratların başbakan adayı olacağını, partiyi seçime hazırlamak ve yeni ekibi oluşturmak için hükümetteki görevlerinden ayrıldığını açıkladı. Yani gelecek kongrede Rubalcaba, büyük olasılıkla Partido Socialista Obrero Espanol’un (İspanya Sosyalist İşçi Partisi-PSOE) başına geçecek ve seçimde Partido Popular’ın (Halk Partisi-PP) rakibi olacak. Konumuzla ilgisiz gibi görünen bu bilgileri biraz aklınızda tutun. Bundan sonra anlatılacakların bunlarla doğrudan ilgisi var.

Hem İspanya sağ basını hem de sağcı PP, hükümetin ETA ile ‘ateşkes’ ya da ‘silah bırakma’ görüşmeleri yürütmesini hep ‘terör örgütüyle masaya oturmak’ ya da ‘teröre yardım etmek’ olarak değerlendirdi. İktidarda sosyal demokratlarda olsa da, bu konuda özel yetkili savcılar ve özel yetkili mahkemeler de hep sağcılardan yana tavır aldı. Son yerel seçim döneminde tekrar gündeme getirilen eski bir iddia, ETA ile görüşmeleri ‘Zapatero adına yürüttüğü sanılan’ Alfredo Pérez Rubalcaba’nın başbakan adayı olacağını açıklamasının ardından, daha da yoğunlaşarak basında yer bulmaya başladı.

Sürekli “az sonra, az sonra” diyen TV sunucuları gibi yazdığımın farkındayım. Tamam, şimdi en önemli detayları veriyorum.  

Beş yıldır süren ve şimdi polis müdürlerinin soruşturulmasına neden olan iddia şu: “İçişleri Bakanı Rubalcaba, 2006 ilkbaharında Bask Bölgesi’nin Irun kentinde ‘Faisán’ adlı bir barda toplanan ETA üyelerinin gözaltına alınmasını engelledi. Bakan Rubalcaba, Emniyet Genel Müdürü Victor García Hidalgo’ya engelleme emri verdi. Hidalgo da emrindeki diğer polis yetkililerine emir vererek, operasyon öncesi teröristlere bilgi verilmesini sağladı.”

Neden? “Çünkü ETA, o dönem sosyal demokrat hükümetle yaptığı gizli görüşmeler neticesinde ‘şartsız ve sınırsız ateşkes’ ilan etmişti ve hükümet ETA’nın üstüne gitmek istemiyordu.”

BASKINI KİM HABER VERDİ?
Halk Partisi, bugün olduğu gibi o dönemde de ana muhalefetteydi ve ETA’yla masaya oturmamayı, ‘sözde ateşkes’e inanmamayı ve son ETA’lı kalıncaya kadar mücadeleyi savunuyordu. ETA konusunda tarihi boyunca oldukça irrasyonel bir tutum sergileyen Halk Partisi, El Kaide’nin Madrid’deki kanlı tren sabotajını da ETA’ya yüklemişti. (11 Mart 2004’teki bombalamada trende bulunan 191 kişi ölmüş ve 2.051 kişi yaralanmıştı.) Halk Partisi o zaman aslında ETA’ya ‘müsamahalı’ davranan İspanya solunu cezalandırmak istemişti. Çünkü ülkede, bombalama tarihinden üç gün sonra, genel seçimler gerçekleşecekti. Olay daha sonra El Kaide tarafından üstlenildi ve İspanya polisiyle çatışmaya giren, El Kaide üyesi olduğu sanılan 7 kişi bulundukları evi havaya uçurarak intihar etti. (Hoş, bu olayın da birçok yönü aydınlatılmadı.)

Yeniden ETA’ya, 2006’ya gelelim. Alfredo Pérez Rubalcaba, 2006’da da gündeme gelen bu iddialara elbette hem o zaman hem de şimdilerde cevap verdi. İspanya yakın siyasi tarihine ‘Faisán Baskını’ diye geçen olayın Rubalcaba’nın anlattığı versiyonu şöyle:

“Birincisi, Faisán bara yapılması düşünülen baskının İçişleri Bakanı’nın emriyle engellendiğine dair hiçbir kanıt yok. Zaten böyle bir şey asla olmadı. Baskın öncesi barın basılacağına dair oradakilerden birine bir telefon gelmiş ve herkes barı boşaltmıştır. Ne telefon dinlemelerde ne de daha sonra yakalananların ifadelerinde telefonunun polisten geldiğine dair bir bilgi yok. İkincisi, zaten uzun süredir gözetim altında olan bu bar, daha sonra basılmış ve o gün kaçtığı söylenen kişilerin de içinde olduğu 16 kişi yakalanmıştır. Ancak, burada yakalananlar Halk Partisi’nin iddia ettiği gibi ETA teröristleri değil, ETA’ya maddi destekte bulunduğu sanılan, ETA için ‘devrim vergisi’ topladığı iddia edilen sempatizanlardır. Ancak, Halk Partisi ve sağ basının tepkisi yüzünden zaten polis kontrolünde olan bu bardan, gerçek teröristlere ulaşma şansı kaçırılmıştır.”
 
Muhafazakâr El Mundo gazetesi o dönemde, Halk Partisi’nin sesi gibi yayın yapmış ve “Hükümet ETA’yla görüşme uğruna polisi örgütün yanında yer almaya zorlamaktan çekinmiyor” diye yazmıştı. Peki, baskını kim haber vermiş olabilir? Rubalcaba, barın bulunduğu kentin Bask Özerk Bölgesi’nde olduğunu hatırlatıyor sadece.

Halk Partisi, bu Faisan baskınının engellenmesi meselesini aslında ETA’yla görüşmeye karşı olan siyasetinin sembolü haline getirmiş durumda. Örneğin hiç gündemde değilken ve olayın üzerinden 4 yıl geçmişken Halk Partisi Avrupa Parlamentosu Milletvekili Teresa Jiménez-Becerril Barrio, Strasbourg’ta konuyla ilgili bir konuşma yaptı ve Avrupa Parlamentosu’ndan şunu istedi:

“Bar Faisan olayı hâlâ aydınlatılmadı. Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi’ne uygun olarak terör kurbanlarının isteğini yerine getirmelidir ve İspanya’ya çağrıda bulunmalıdır. Bu istek de teröristlerle pazarlık yapılamayacağı ve teröristlerin cezalarını affa uğramadan tamamen çekmeleridir.”

HÜKÜMETİN BAŞARISI RAHATSIZ EDİYOR
2006’dan beri arada sırada gündeme getirilen bu iddiaları ülkenin tanınmış sağcı-muhafazakâr savcılarından Pablo Ruz, geçtiğimiz haftalarda birden bire oldukça ciddiye aldı ve üç önemli polis yöneticisi hakkında 13 Temmuz tarihinde soruşturma başlattı. İspanya siyasi gözlemcileri bunun nedeni olarak şu tezi öne sürüyor:

Sağcı Halk Partisi, yerel seçimlerde iktidardaki sosyal demokratların 10 puan önüne geçti ve hemen şimdi genel seçimler yapılmasını istiyor. Yani “sosyal demokratlar zaten ekonomik kriz ve başka nedenlerle köşeye sıkışmışken, toparlanamadan baskın seçime gidilmeli” diyorlar. 

Oysa soysal demokratlar eski İçişleri Bakanı Rubalcaba ile toparlanmaya çalışıyor ve seçimleri zamanında yaptırmaya uğraşıyor. Bu iddia ve soruşturma en çok Rubalcaba’yı yıpratıyor. Çünkü Halk Partisi, ‘terör destekçisi’ Rubalcaba’nın ülkeyi yönetecek özelliklerden uzak olduğu propagandasına başladı bile.

Acaba, Rubalcaba’nın yerine İçişleri Bakanlığı’na yeni getirilen Antonio Camacho mu Halk Partisi’ne ya da savcılara eski dönemle ve polis şefleriyle ilgili bilgi sızdırıyor? Hayır, çünkü Rubalcaba’nın İçişleri Bakanlığı döneminde Camacho bakanlık müsteşarıydı ve şimdi Camacho da Halk Partisi’nin hedefinde. Sağcılar, “Camacho işin içindeydi, en azından baskının engellendiğini görmezden geldi” diyor.

Suçlanan polisler ve hükümet, savcıya ateş püskürüyor. Örneğin Bask Özerk Bölgesi Emniyet Genel Müdürü Enrique Pamiés, Hanefi Avcı tadında, soruşturmayı ‘bu zamana kadar kendisine karşı yapılan en büyük hakaret’ olarak değerlendirirken; hükümet, savcı Ruz’un ‘saçmaladığını’ açıkladı ve kendisini hâkimler yüksek kuruluna havale etti. Rubalcaba, soruşturmanın tek bir nedeni olduğunu söyledi: “Çünkü ben adayım…”

ETA’NIN SİYASALLAŞMASI HAZMEDİLEMİYOR
Konunun ETA’yı ilgilendiren yanı da var elbette. ETA destekçileri, yerel seçimlere ‘bildu’ seçim ittifakıyla girdi ve Bask Bölgesi’nde birçok yerde yerel seçimlerin galibi olarak çıktı. (Ayrıntıları daha önce ‘Ve ETA yerel seçimleri kazandı’ başlığı ile yazmıştık.) ETA, 13 Temmuz’da, kendine yakın Gara gazetesinde ‘bildu’nun başarısını önemseyen, ayrıca daha önce ilan ettikleri eylemsizliğin derinleşerek süreceğini bildiren, siyasal mücadelenin önemli olduğunu vurgulayan bir bildiri yayınladı.

Yani sosyal demokrat hükümetle uzun süren görüşmeler sonrasında ETA, silahlı eylemlerdense, siyasi eylemlere yönelmiş ve ‘terör’ü bırakmış olarak şimdi siyasi arenaya çıkmış oluyordu. Bu elbette Halk Partisi’ni rahatsız eden, sosyal demokratları başarılı gösteren bir durumdu. Halk Partisi açısından en kötüsü de, ‘bildu’nun terörü desteklememesine ve açık alanda siyaset yapıyor olmasına rağmen, Bask Ülkesi’nin özgürlüğü için mücadeleyi savunmaktan vazgeçmemiş olmasıydı. Halk Partisi’ne kalsa, bildu da yasaklanmalıydı. Belki de savcılar, ‘terörün uzantısı’ olarak gördükleri ‘bildu’ politikacıları hakkında da dava açacaktı ama henüz erkendi.

Zaten savcılar, henüz ‘bildu’ politikacılarına karşı dava açmasa da, ETA’ya yakın gördükleri kişiler hakkında davaları sürdürüyor. Yine geçen hafta, özel yetkili mahkeme Audiencia Nacional, ülkenin tanınmış kadın avukatlarından Arantza Zulueta hakkında ETA’ya yardımdan soruşturma başlattı. Zulueta, ETA’lıların ve diğer siyasi tutukluların davasını almasıyla tanınıyor ve daha önce de ETA’ya yardım ve yataklıktan yargılanmış biri. Fransa ve İspanya’da yargılanan Zulueta’nın en ağır soruşturma konusu ise şuydu: Zulueta, ETA’nın silahlarını sakladığı yeraltındaki üç silah deposu hakkında bilgi sahibi. El Pais’in ‘polis çevrelerinden aldığı bilgiye göre’, şimdiki soruşturma ise, ETA’nın bombalamak istediği özel yetkili mahkeme Audiencia Nacional hakkında örgüte bilgi vermek, ETA’nın özel istihbarat ağı sorumlusu olmak.

TÜRKİYE’YE BENZİYOR MU?
İspanya Halk Partisi’nin ETA ile görüşmeye ve pazarlığa şiddetle karşı çıktığı için bu dolapları çevirdiğini söylemeye çalıştık. Peki, İspanya Sosyalist İşçi Partisi ve Başbakan Zapatero, ETA ile masaya oturmaya ve görüşmeye çok mu meraklıydı ya da ne kadar masada kalındı? Evet, sosyal demokratları masaya oturmaya ETA zorladı ve başta sosyal demokratlar da masaya oturdu. Ancak hem ETA’nın bazı ‘özensizlikleri’ hem de sosyal demokratların kararsızlıkları tarafları masadan kaldırdı. İspanya’da masa hâlâ ortada duruyor ve ETA, masanın başında olduğunu söylüyor.  Her ne kadar sağcılar masanın tekmelenerek devrilmesini savunurken, sosyal demokratlar görmezden gelse de, masanın kurulu olduğunu biliyorlar.   

“Türkiye ve İspanya ne kadar birbirlerine benziyor değil mi?” Bu soruyu sorduğum İspanyol gazeteci arkadaştan “evet” cevabını alamadım. Arkadaş daha güncel ve teknik meselelerle ilgiliydi. Şöyle cevap verdi: “Sizde çok çabuk tutukluyorlar, bizde hiç değilse tutuksuz yargılama var hâlâ…”

ETA: Siyasi ve ideolojik üstünlük elde ettik
ETA, 13 Temmuz günü Bask dilinde yayın yapan Gara gazetesinde yayınlanan bildirisinde, 10 Ocak’ta ilan edilen ‘kalıcı’ ateşkesten bu yana “kat edilen yolda daha ileri gitmeye hazır olduklarını" açıkladı. 2009’dan bu yana eylemsizlik sürecinde bulunan ETA, Bask ülkesinde barış için fırsat oluştuğuna ‘tamamıyla ikna’ olduğunu belirtirken, diyalog ve müzakere için alanın genişletilmesi çağrısında bulundu.
ETA, 22 Mayıs’taki yerel ve bölgesel seçimlerde Bask’ta elde edilen başarının ‘siyasi ve ideolojik olarak zafer’ anlamına geldiğini belirtti. Seçim sonuçlarının yeni bir dönemin kapısını açtığını kaydeden ETA, tüm aktörleri çözüm için çaba göstermeye çağırdı. ETA, bu yolda mücadele eden herkesle birlikte yürümeye hazır olduğunu açıkladı.

Bu bildiri, ETA’nın 6 ay önce ilan ettiği ‘kalıcı, genel ve kontrol edilebilir ateşkes’inden sonraki ilk bildirisi. 1959’dan beri sosyalist bir Bask Ülkesi için mücadele eden örgüt, bu bildiride, ‘bildu’ seçim alternatifinin başarısından sonraki siyasi durumu tahlil ediyor. Seçimlerde, 2009’dan beri yasaklanan Bask sol partileri yerine, böyle bir modelin denenmesini olumlu bulduğunu açıklayan ETA; devleti barış görüşmelerine militarist yöntemle değil de kitlesel halk hareketiyle zorlamayı daha doğru bulduklarını da açıkladı. 

İlk icraat Kral Carlos’un portresini kaldırmak
20 yıldır sosyal demokratların belediye başkanlığını elinde bulundurduğu San Sebastian’da yeni belediye başkanı ‘bildu’lu Juan Karlos Izagirre, göreve geldikten sonra ilk işlerinden biri olarak belediyedeki İspanya Kralı 1. Juan Carlos’un portresini kaldırmak oldu. Fotoğrafı kaldırırken Izagirre, “Bu portre bu şehri temsil etmiyor. Bu şehri artık hem İspanya’da hem de bütün Avrupa’da biz temsil ediyoruz” dedi.

Bask Özerk Bölgesi’ndeki 100’den fazla belediye gibi, Guipúzcoa’nın başkenti Donostia (San Sebastian) Belediye Başkanlığı’nı da kazanan ‘bildu’ hem sağcıları hem de sosyal demokratları üzmeye devam ediyor. Bildu’dan seçilen Izagirre, kendilerinin seçilmesinin Bask Bölgesi’nin ‘siyasi olarak normalleşmeye başlaması’ olarak değerlendirirken diğer partiler karşı atağa hazırlanıyor. Bütün partiler, yasa gereği portrenin asılması gerektiğini savunurken, kralın yazlarını bu şehirde geçirdiğini belirtiyor ve en azından bunun için portrenin kalmasını istiyor. Partiler, Izagirre’nin meşruiyetini sorgulamaya başladı.

Ancak, San Sebastian belediye başkanı, hiç ummadığı bir desteği de AB’den almış durumda. San Sebastian, 2016 için, Polonya’nın Wrocław kentiyle birlikte Avrupa Kültür Başkenti ilan edildi ve şimdiden Izagirre bütün Avrupa’da meşruiyetini kurmuş durumda.

***

Kapitalizmde sosyalist İtalyan adası

“Berlusconizmin gücü her şeyden önce, Berlusconi’nin İtalyanlara başarılı bir biçimde yutturduğu gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayale dayanıyor: İnsanların durumunun iyi olduğu duygusu. Berlusconi bu mesajı emrindeki televizyonlarla, gazetelerle ve diğer komünikasyon araçlarıyla sürekli işliyor ve insanlara buna inanmak dışında bir yol kalmıyor… “

Nichi Vendola, bu sözleri 2008’de söylediğinde Silvio Berlusconi 4. kez seçimi kazanmıştı. Herkes, tıpkı AKP’nin üçüncü kez kazanmasının ardından, “durumundan memnun insanlar oy atıyor abi” diye analizler yaparken o, bunun bir illüzyon olduğunda ısrar ediyordu.  Vendola’ya göre, insanların durumu iyi falan değildi, sadece propaganda bombardımanıyla durumlarının iyi olduğu dayatılıyordu.  

Evet, propagandanın gücü üç yıl dayanabildi ve bugün İtalya, Vendola’nın kehanetini doğrularcasına, Avrupa’nın ‘her an kopmaya hazır zayıf halkası’ durumuna geldi.  Gayri safi yurtiçi hâsılalarına kıyasla, Avrupa’nın en borçlu ülkesi durumundaki İtalya’ya, bundan sonra Avro krizinin vuracağı ilk ülke gözüyle bakılıyor. İtalya’nın Türkiye ile benzerliği sadece başbakanlarının hamurunun aynı olması ile sınırlı değil, cari açıklarının da baş edilemeyecek kadar büyük olması gibi konularda da aynılıklar gösteriyor. En son mecliste oylanan kemer sıkma politikası ise, onların geçmişi bizimse geleceğimiz gibi görülüyor.

BİR KOMÜNİST EN TUTUCU YERDE BAŞKAN
Peki, kim bu Nichi Vendola? Vendola bir komünist, inanmış bir Katolik, açık yaşayan bir eşcinsel ve İtalya’nın en tutucu bölgelerinden Puglia’nın (Apulien) iki dönemdir de seçilmiş başkanı. Ünü, İtalyan haritasının topuğundaki bölgeden bütün ülkeye yayılan Vendola’ya, Berlusconi sonrasının başbakanı gözüyle bakılıyor.  Bugünlerdeki Avro krizi nedeniyle adı tekrar gündeme geldi. Bu kadarla da bitmedi. Nichi Vendola, 2009’da sol, sosyalist, yeşil ve çevreci beş partinin birleşmesiyle kurulan Sinistra Ecologia Libertà’nın da (Sol, Ekoloji ve Özgürlük–SEL) genel başkanı. Partinin gücü, ‘şimdilik’ yüzde dörtlerde görülse de, bölgede başardıklarına bakıldığında Vendola, Berlusconi’yi alt edecek tek isim olarak görülüyor.
 
Vendola 2005 seçimlerinde İtalya’nın 20 bölgesinden biri olan Puglia’da solun ortak adayı olmak için öne çıktığında merkez solun bileşenleri tarafından bile, “hem bu kadar komünist hem de açık eşcinsel olarak hiç şansı olamayacağı” gerekçesiyle desteklenmemiş. Ancak sol, ortak adayını halkoyuyla belirlemeye karar verince, 4 milyon nüfuslu bölgede sandığa giden tam 80 bin kişi Vendola için oy atmış. Yani hep sağın kazandığı bölgede, solun ortak adayının kim olacağına halk karar vermiş. Vendola, aday gösterildiğinde Partito della Rifondazione Comunista–Komünist Yeniden İnşa Partisi üyesi olduğu için özellikle eski komünist Massimo D’Alema’nın yönetimindeki sosyal demokratlar, kendilerinden birinin aday gösterilmesini istiyordu.

Nichi Vendola, o günleri basına şöyle anlatıyor: “Orta–sol birlik, beni aday göstermek istemedi. Benimle hiçbir zaman kazanılamayacağını söylüyorlardı. Ama gerçekçi olmak gerekirse, arkadaşlar haklıydı, benden önce bu bölgede sol hiçbir zaman seçim kazanamamıştı. Ama sorun iyi politikaya halkın itibar göstermemesinde değil, halka iyi politika arz etmemekte yatıyor. Ben bu bakış açısıyla ortaya çıktım…”

KOMÜNİSTLER VE SOSYAL DEMOKRATLAR AYRILDI
Vendola, 3–4 Nisan 2005 tarihindeki seçimlere solun ortak adayı olarak katıldığında ‘Komünist Yeniden İnşa üyesi idi’ dedik. Çok kısaca İtalya sol yakın tarihe bakalım. İtalyan Komünist Partisi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, ikiye bölünmüş ve parti içindeki komünistler, Komünist Yeniden İnşa’yı (Partito della Rifondazione Comunista–kısaca Rifondazione Comunista) kurmuştu.

Vendola, Komünist Parti yıkılmadan önce Merkez Komite üyesi idi. Ünlü İtalyan Komünist Partisi’nin sosyal demokrat kanadı ise, Demokratik Solcular Partisi (Partito Democratico della Sinistra) diye partileşmişti. Sosyal demokratlar komünizmle bütün bağlarını kopardı ve ‘modern bir yeni sosyal demokrat parti olduklarını’ ilan etti.

Vendola, 28–29 Mart 2010’da ikinci kez kazandığı seçimlere, halen başında bulunduğu Sinistra Ecologia Libertà’den girmişti. Çünkü Vendola, Partito della Rifondazione Comunista’ya genel başkanı seçilemeyince ve partide istediği değişikliği gerçekleştiremeyince ayrılıp SEL’in kuruluşunda yer almıştı.

Vendola’nın istediği değişiklikler neydi? Vendola, ‘partiyi modernleştirmek, hem teorisini hem de pratiğini çağa uygun hale getirmek amacında olduğunu söylüyor; parti içindeki tutucuların, statüleri sarsılmasın diye buna izin vermediğini’ iddia ediyordu. Karşıtları ise ona, “liderlik hırsına kapılmış kariyerist, kendini kızıl Berlusconi ya da İtalyan Obama sanıyor” gibi suçlamalarda bulunuyordu.

EN AZINDAN HÂLÂ BİRAZ KOMÜNİST
Vendola, kendisini ‘kızıl Berlusconi’ diye nitelendirenlere ve komünizmden koptuğunu iddia edenlere hâlâ “tabii ki biraz komünist” olduğunu    söyleyerek cevap veriyor. 15 yaşından beri Komünist Partili olduğunu söyleyen Vendola bir İtalyan gazetesine o günlerdeki faaliyetlerini şöyle anlatıyor:

“Doğduğum evin bir duvarında Papa’nın fotoğrafı, diğer duvarında Rus Kozmonot Yuri Gagarin’in fotoğrafı asılıydı. Okuldan sonra okuryazar olmayan tarım işçilerine her gün Komünist Parti’nin günlük gazetesi L’Unità’dan yazılar okurdum. İşçiler, Latin Amerika’daki topraksız köylülerin mücadelesini, oradaki işçilerin muhalefetini okumamı ve olup bitenlerin nerede gerçekleştiğini harita üzerinde onlara göstermememi çok seviyordu. Onlara o kadar çok Latin Amerika’daki mücadeleleri ve hayat hikâyeleri okudum ki, hayatımda ilk kez bu bölgelere gittiğimde sanki daha önce buralarda yaşamış gibi hissettim kendimi… Bugün İtalya’da 20 yaşındaki bir gence ‘Şili nerede’ diye sorsanız hiçbir parıltı göstermeden öylece yüzünüze bakar…” Felsefe eğitimi alan ve gazetecilik yapan Vendola bu tür hikâyeler anlatmayı seviyor.

Vendola gençleri beğenmiyor ama sözünü ettiği Antonio Gramsci tarafından 1924’te kurulan L’Unità, Vendola’nın işçilere okuduğu zamanlarda 240 bin satıyordu. Şimdi ise, artık komünistlerin olmayan gazetenin hisseleri borsada işlem görüyor ve 62 bin adet satılıyor.

Her neyse, 2009’da Vendola’nın partisi Sinistra Ecologia Libertà’nın oluşmasında Yeniden İnşa’dan kopanlar öncülük yapsa da, başka küçük partiler de bu yeni yapılanmaya katıldı. SEL’i oluşturan diğer partiler şunlar: Federazione dei Verdi (Yeşiller), Movimento per la Sinistra (Sol Hareket), Partito Socialista (Sosyalist Parti), Sinistra Democratica (Demokratik Sol), Unire la Sinistra (Birleşik Sol)

Partito della Rifondazione Comunista (PRC) ise, Vendola’nın söylediklerinin aksine kendini bir hayli yenileyerek yoluna devam ediyor. Bütün ülkede örgütlü olan PRC, 2008’e kadar zeytin dalı koalisyonlarında yer aldı. PRC, Marksist Leninist klasik sosyalist parti olmadığı gibi, klasik sosyal demokrasiyi de reddediyor. Aslında bu haliyle Vendola’nın partisi olmaya çok yatkın. Avrupa Sol Parti üyesi olan PRC, Avrupa Parlamentosu’nda da milletvekillerine sahip.

KÜÇÜK AMA EMİN ADIMLAR
Ünlü genç İtalyan romancı ve gazeteci Roberto Saviano’ya göre, Nichi Vendola’nın yönetimindeki Puglia, dünyanın geri kalanından kendini kurtarmış şanslı bir toprak parçası. Gerçekten de bütün İtalya bir süredir “Berlusconi’nin ülkesi” olarak anılırken,  her geçen gün artan sosyal yatırımları ve demokratik gelişmeleriyle Puglia’ya ‘kurtarılmış İtalya’ gözüyle bakılıyor. ‘Paralel İtalya’ olarak da anılan Puglia’da sol, çevre kirliliğinin önlenmesinden, mafyanın el konulan arazilerinin sosyal kurumlara verilmesi gibi birçok başarıya imza atmış.

Puglia’nın Avrupa’da kanser oranının en yüksek olduğunu bölgelerden biri olduğu belirtiliyor. 2008’de çıkarılan bir bölgesel yasayla çevre kirliliği ile ilgili bir dizi kurallar getirildi ve bölgedeki büyük çelik fabrikasının karbondioksit salınımının önüne geçildi.   Ancak Vendola, yine aynı bölgeye kurulan iki çöp yakma tesisine engel olmadı. Ulusal yasaların bunu belirlediğini söyleyen Vendola, “yavaş yavaş sıranın o yasaların değişmesine de geleceğini” belirtiyor. Vendola döneminde Puglia bölgesinde yapılan ciddi yatırımların başında temiz enerji geliyor. İtalya’da kullanılan güneş enerjisinin yüzde 13’ü ve rüzgâr enerjisinin de yüzde 24’ü bu bölgede üretiliyor. Bölgenin gençleri, bölge dışında yüksek öğrenim ve üstü eğitim için bölge hükümetinden kredi alabiliyor ve eğitimleri sonrasında iş yapmak için bölgelerine dönerlerse, projeleri için ayrıca 25 bin Avro destek veriliyor.

MAFYAYLA MÜCADELENİN SOSYAL YANI
Nichi Vendola, mafyayla mücadele komisyonlarında yer almış tanınmış bir ‘anti mafya’ isim. Mafyayla mücadelenin sadece polisiye tedbirlerle olmayacağına dikkat çekiyor. Bu bölgede 1983’te kurulan ve bütün Avrupa’ya yayılan mafya örgütü Sacra Corona Unita’ya karşı verilen mücadelede de Vendola ismi öne çıktı.
Mafyayla mücadelede öncelikle mafyaya katılanların ailelerinin güçlendirilmesi ve mafya bölgelerinin kalkındırılması amaçlanıyor. Vendola, mafyanın bir yoksulluk fenomeni olduğu görüşünde ve “asıl mafya uygulamalarının da İtalya’daki zengin bölge hükümetlerince yapıldığını” söyleyiverdi. Vendola’nın özellikle ‘mafya uygulamalarının merkezi’ diye bahsettiği İtalya’nın en zengin bölgesi Lombardi’yi tesadüfen mi seçtiği bilinmez. Çünkü Avusturya sınırındaki bu bölgenin başkanı aşırı sağcı Forza İtalya üyesi Roberto Formigoni.

Sacra Corona Unita’nın el konulan arazileri ise, Vendola’dan önce açık artırmayla satılırken yani mafyaya geri verilirken; Vendola’dan sonra bu araziler yoksullara ev yapan yapı kooperatiflerine, gençlik ve kültür merkezlerine dağıtılıyor. Vendola, ortanın sol tarafında olan herkesin ‘kapitalizme alternatif, toplumsallığı öne çıkaran bir çizgide’ birleşebileceğini söylüyor.

Le Monde Diplomatique’in 14 Ocak 2011 sayısında Chase Madar, Vendola için “Başka İtalyan” diyor. Madar, aynı yazısında İtalyan siyasi elitinin ülkede iki partili sistem kurulmasını savunduğunu ve sağ ve sol orta sınıfı temsil eden siyasal ortanın oluşmasıyla birlikte İtalyan siyasetinin normalleşeceğine inandığını belirtiyor. “Oysa” diyor Madar, “Vendola, kitlelerin siyasal katılımından yana ve asıl onun savunduğu katılım oluşursa İtalyan sistemi normalleşecek.”

Ne dersiniz, Madar’ın ‘Başka İtalyan’ından yola çıkarak soracak olursak, “kapitalizmde bile başka bir İtalya ya da başka bir dünya mümkün mü?”


Sol, yerellerde başarı kazanıyor
Sinistra Ecologia Libertà Partisi’nin desteklediği iki aday Mayıs sonunda yapılan yerel seçimlerde Milano ve Sardunya Adası’nın başkenti Cagliari’de seçim kazandı. Eski Komünist Yeniden İnşa Partisi Milletvekili olan Giuliano Pisapia bütün solun adayı olarak Milano’da seçim kazanırken, yine bütün solun desteklediği Sinistra Ecologia Libertà üyesi Massimo Zedda, Cagliari’de sağın adayına karşı zafer kazandı.

Komünist Yeniden İnşa (Rifondazione Comunista) İtalyan Komünistleri’nin Partisi (Comunisti Italiani sowie) ve Vendola’nın Sinistra Ecologia Libertà’nın ortak adayı olarak seçime katılan Giuliano Pisapia’yı, ana muhalefet partisi Demokrat Parti (sosyal demokratlar) de desteklemek zorunda kaldı.

‘Kapitalizm içinde sosyalist adalar yaratma’ siyasetine şeklen de uyan bu Sardunya adası başarısı, aslında Avrupa’da son zamanlarda sıkça rastlanan ‘büyük başarılar ve topyekûn devrim peşinde koşarken küçük başarıları göz ardı etmeme’ eğilimine de uyuyor… Olay Sardunya adasında gerçekleştiği için, teknik biçimiyle de bu başarı, kelimenin tam anlamıyla ‘kapitalizm içinde sosyalist bir ada yaratma’ başarısı.
Elbette, kapitalist ülkelerde adeta ‘sosyalist kurtarılmış bölgeler’ yaratma başarısı, ülkelerin idari yapılarıyla da ilgili. Belki de bizde Kürtlerin Türkiye’nin tümü için bölgesel özerklik çabalarını bu örneklerle de değerlendirmek gerekiyor. Bölgede ilan ettikleri demokratik özerklik de bu çerçevede anlamlı. (Belki yerel seçimlerde ÖDP’li ve EMEP’li adayların kazandığı başarıyı da yerel güç birliğine örnek olarak değerlendirmek mümkün.)

Avrupa’da sosyalistler Almanya’dan İspanya’ya kadar genel iktidarı almaya aday bile olamazken, yerellerde ve eyalet yönetimlerinde iktidara gelebiliyor. İktidara gelince de hiç değilse yerel bazda kapitalizme karşı, insan ve komün odaklı önemli uygulamalar gerçekleştirebiliyor. Bazen yerel adayların kazanması, çeşitli sol partilerin ve çevrelerin biraraya gelerek ortak adayı desteklemesi gibi gerçekleşirken, bazen de bir sol parti genelde şansı olmadığı halde tek başına yerelde başarı elde edebiliyor. (Birincisine örnek, İspanya Bask Bölgesi’ndeki seçim ittifakı ‘bildu’, ikincisine örnek ise,Almanya’daki Sol Parti’nin iki eyalette koalisyon ortağı olması…)

Şimdi yine İtalya’ya dönelim. İtalya'da ilk turu 15–16 Mayıs'ta yapılan, ikinci turu ise 29–30 Mayıs’ta sonuçlanan kısmi yerel seçimlerde Silvio Berlusconi liderliğindeki merkez sağ iktidar, muhalefetteki merkez sol karşısında ağır bir yenilgi almıştı. Ancak bu başarıda sosyal demokrat sol dışındaki solun da başarısı vardı ve bu başarı Türkiye’de pek gündeme gelmedi.

Örneğin Milano'da belediye başkanlığını, Marksist solun da desteklediği Giuliano Pisapia kazanırken Türkiye basınında sadece olay biraz magazinleştirilerek “Öcalan’ın avukatı belediye başkanı oldu” diye verildi. Oysa Pisapia milletvekilliği de yapmış tanınmış bir komünistti. İtalya’daki sol davaları almasıyla tanınan Pisapia, 2001’de Genova’da anti küreselleşme karşıtı gösteride vurulan Carlo Giuliani’nin davasında, ailenin avukatı olarak da basında tanınmıştı.

Sinistra Ecologia Libertà adayı Massimo Zedda ise, yine ikinci turda zafer kazandı. 35 yaşındaki genç politikacı, hem solu hem de Berlusconi karşıtlarını biraraya getirmeyi başardı ve Sardunya Adası’nın başkenti Cagliari’de oyların yüzde 60’ını aldı.

***

Sol, İsrail’i ne kadar eleştirebilir?
Bu soruya birkaç haftadır Almanya’daki Sol Parti de (Die Linke) cevap arıyor. Bu ‘soru’nun başka versiyonları da var: İsrail’i eleştirmek antisemitizm mi? Antisemitizmin sınırı nerede başlar–nerede biter? Die Linke bunlarla bir hayli ilgilendi çünkü az kalsın ‘antisemit’ olarak yaftalanıyordu. Partinin içinden bile böyle olmasını isteyenler vardı.

Tartışma yaz başı alevlendi ve ana akım medyaya göre, bu tartışma yüzünden Parti neredeyse bölünüyordu. Daha doğrusu, bizde solu Ergenekon’la ilişkilendirmek isteyen bazı sol çevreler ve ana akım yandaş medya gibi, Almanya’da da, Sol Parti’nin antisemit olduğunun kanıtlanması, Parti’nin bölünmesi, siyasal sahneden silinmesi çok isteniyordu.

Sonucu söyleyelim: Parti bölünmedi hatta bu tartışmadan güçlenerek çıktı. Bir hayli bocaladıktan sonra Sol Parti Meclis Grubu, ‘İsrail’in varlığının sorgulanamaz olduğunu ama politikalarının bal gibi de eleştirilebileceğini’ karara bağladı. Hatta 40 kişilik Parti yönetimi, 37 kişilik ezici bir çoğunlukla gelecek yıl karara bağlanacak olan Sol Parti Program Taslağı’na “İsrail’in varlığını tanıdığını, ancak bölgenin demokratikleşmesi için iki devletli çözümden yana olduğunu” da koydu.

Partinin hem İsrail’in varlığını savunan hem de politikalarını eleştiren bu özgüveni karşısında, diğer Parti yöneticilerini antisemitlikle suçlayan bazı Partililer de, bu kişileri manşetlere taşıyan ana akım medya da ortada kaldı. Çünkü bu kesimler Sol Parti’yi Hamas’la İsrail çizgisi arasında bir seçim yapmaya zorluyordu. Parti’nin seçimi ikisi de olmadı.

SOL PARTİ’NİN İSRAİL KARŞITLIĞI
Almanya’da bir Parti’ye ya da bir insana yapılabilecek en büyük hakaretlerden biri, ‘Yahudi düşmanı’ ya da ‘antisemit’ olduğunu söylemek. Sol Parti, zaman zaman basının ve basının desteğini arkasına alan sağcıların çeşitli suçlamalarına maruz kalıyor. Her zaman asıl amaç Parti’yi siyaset sahnesinden silmek. Parti ile ilgili adeta kampanyaya dönüşen en son suçlama geçen kış başlayan, “Sol Parti komünizmi savunuyor” tartışmasıydı ve bu tatlıya bağlandıktan hemen sonra, antisemitizm tartışmasının başlaması tesadüfle açıklanacak gibi durmuyor.

Sol Parti’nin antisemitist olduğunu iddia edenlerin tezlerine ya da kanıtlarına bakıldığında, şöyle bir görüntü ortaya çıkıyor: 
1.      İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres, 27 Ocak 2010’da, Alman Parlamentosu’nda Auschwitz Toplama Kampı’nın kurtuluş günü anması için yapılan törende konuştu. Konuşma sonrasında milletvekilleri Peres’i ayakta alkışladı. Sol Parti’nin sol kanat milletvekillerinden, Komünist Platform Sözcüsü Sahra Wagenknecht ve iki milletvekili ayağa kalkmadı ve alkışlamadı. Basın ve bütün Partiler kıyameti kopardı. Parti’nin ne antisemitliği ne de Yahudi düşmanlığı kaldı. Solcu milletvekilleri, Filistinlilere uygulanan ablukayı protesto ettiklerini açıkladı. Tartışma, Parti içi muhalefetin de bunu koz olarak kullanmasıyla sürüp gitti. Bu yaz konu “zaten onlar da bunu yapmıştı” biçiminde tekrar gündeme getirildi.
 
2.      Bu yılın Nisan ayı sonunda basın, Sol Parti Duisburg ili örgütü internet sitesinde İsrail mallarına boykot çağrısı yapıldığını ve bu metne Gamalı Haçlı Davud Yıldızı yerleştirildiğini keşfetti. Parti yönetimi her ne kadar bunu gençlik örgütünün yaptığını, merkezi bir karar olmadığını açıklasa ve sayfayı iptal etse de kıyamet koptu. Üstelik Bremen örgütünün de boykot çağrısı yaptığı, bunu da doğru bulduğu açıklaması geldi. Bremen geri adım atmadı.
 
3.      Sol Parti Milletvekili Inge Höger, 7 Mayıs’ta Wuppertal kentinde düzenlenen bir Filistin toplantısına konuşmacı olarak katıldı ve basın omzundaki atkıda İsrail haritası olmadığını keşfetti. Höger, atkıyı orada verdiklerini, üstünde ne olduğuna bakmadığını açıkladı. Basın hemen Höger’in geçen yıl diğer Sol Parti Milletvekilleri Norman Paech ve Anette Groth ile birlikte Mavi Marmara’ya bindiğini, bu üç ismin sık sık antisemitist açıklamalar yaptığını yazdı. Basın Parti’ye şöyle yüklendi: İsrail’i tanımıyor, İsrail’in Filistin topraklarında kurulduğunu savunuyor ve İsrail–Filistin sorununun, Filistin devletinin kurulması ve Yahudilerin de devletsiz olarak bu ülkede yaşamasıyla çözülebileceğini savunuyor…
 
BİRİNCİ ÖNLEM: “KİMSE GEMİYE BİNMESİN…”
Sol Parti’nin antisemitist olduğuna ilişkin o kadar çok konuşuldu ki, Parti’nin Meclis Grup Başkanı Gregor Gysi, 7 Haziran’da grubun bu konuda bir karar almasını istedi. Grup, sert tartışmalara ve bazı sol grup milletvekillerinin iddiasına göre, “Gysi’nin üstü örtülü istifa tehditlerine” rağmen özetle şu kararları aldı:
“İsrail–Filistin sorununun çözümü noktasında Sol Parti milletvekilleri ve Parti yöneticileri, bu yılki Gazze’ye yardım filosuna katılamaz ve İsrail mallarına boykot çağrısı yapamaz.” Grup ayrıca, Parti’nin ‘tek ülke Filistin’ çözümünden yana olmadığını bildirdi. Gysi, basına Parti’de asla antisemit bir tutum olmadığını, kendisinin faşizm döneminde yakınlarını kaybetmiş bir Yahudi olduğunu açıkladı.
İş bununla bitmedi. Parti içindeki tartışma da basına sızdı. Parti’nin sağ kanat sözcüleri adeta ‘Parti içindeki antisemitlerin’ linç edilmesini isterken, sol kanat sözcüleri, grup kararının ‘milletvekillerine tasma takılması’ anlamına geldiğini açıkladı. Almanya Yahudileri Merkez Konseyi Başkanı Dieter Graumann 20 Haziran’da Süddeutsche Zeitung gazetesine yazdığı bir makalede, Sol Parti’de bazılarının ‘Yahudi nefretinden kudurmuş’ olduğunu yazıverdi.
Parti içinde sağ kanat, sol kanada, “yaaa gördünüz mü şimdi” diye parmak sallarken, sol kanat, sağ kanada, “siz ne biçim Partilisiniz, herkes bize saldırırken siz onların yanında yer alıyorsunuz” diye yüklendi.
 
‘ANTİSEMİT’ KAVRAMININ SIK KULLANIMI…
Gel zaman git zaman derken, Parti Meclis Grubu, 28 Haziran’da tekrar toplandı ve aynı konuda bir kez daha karar aldı. Bu sefer, daha önce alınan kararlara değinilmedi ve sanki konu ilk kez görüşülmüş gibi kararlar açıklandı. Açıklamanın daha başında bu sefer kendine daha güvenli bir tutum izlendi: “İsrail politikaları, insan haklarına ve uluslararası hukuka aykırı olduğu sürece, Sol Parti olarak İsrail’i kınamaya devam edeceğiz…”
Parti ayrıca, İsrail politikalarına bu tür eleştiriler yapıldığında bunun ‘antisemitizm’ olarak nitelendirilmesine ve açıklama yapanların ‘antisemitist’ olarak yaftalanmasına izin vermeyeceğini açıkladı ve “Ayrıca, antisemitizm kavramının enflasyonist bir biçimde kullanımı antisemitizmle mücadeleye zarar vermektedir” dedi.
 
TÜRKİYE’DEN DE BİLDİĞİMİZ MANEVRALAR
Parti içindeki sağ kanat, Sol Parti’de antisemitlerin bulunduğunu söylese de, köklerini antifaşist mücadeleden alan ve hâlâ kendini antifaşist olarak gören Sol Parti’nin ‘Yahudi düşmanlığı’ yaptığını savunmak gerçekten biraz insafsızlık. Almanya’da Yahudi düşmanlığı ve antisemitizm hâlâ aşırı sağın önemli var oluş gerekçesi ve bırakın solun antisemit olmasını, diğer ülkelerin soluyla kıyaslandığında fazla İsrail yanlısı olduğu bile söylenebilir.  
Sol Parti nasıl oluyor da bu kadar kolay ‘antisemit’ ilan edilebiliyor? Dışarıya ‘antisemitizm’ olarak yansıyan tartışma aslında, Parti içindeki iktidar kavgasının bir versiyonundan başka bir şey değil. Özellikle Doğulu sağ reformist kanat, Sol Parti’nin Yeşiller ve Sosyal Demokratlar ile koalisyon yapacak hale gelmesini savunuyor ve Marksistleri bunu engelleyen ‘dogmatikler’ olarak görüyor. (Bu antisemitizm suçlamasını, bizde muhalif olunan tarafa ‘Ergenekoncu’ denmesi fenomeniyle ve ‘çevresinin çevresi’ manevralarıyla birlikte düşünmenizi öneririm.)
Eski Sosyal Demokrat Oskar Lafontaine başta olmak üzere, sol kanat “o zaman onlardan ne farkımız kalır” diye reformistlere karşı çıkıyor. Ancak, her iki tarafın pragmatizmi birlikte yaşamaya ve birlikte iş yapmaya izin veriyor. İki tarafın birbirlerine ayar verme çatlaklarından, dışarıda dört gözle bekleyenler yararlanıyor.  (Dört yıl önce doğulu ve batılı solcuların birleşerek kurduğu Sol Parti’nin bu zamana kadar gerçek bir Parti programının bile olmadığı dikkate alınırsa, bu pragmatizmin kapsama alanı hakkında bir fikre varılabilir.)
Sol Parti, “NATO’ya hayır” diyen, Alman askerlerinin yurtdışında görev almasına karşı çıkan, neoliberal politikalar uygulayan Partilerle koalisyon yapmayacağını açıklayan bir Parti ve yönetimi de ağırlıklı olarak sol kanattan oluşuyor. Yüzde 12 oranında oy alan Parti, bütün söylemine karşın Almanya’da iki eyalette Sosyal Demokratlarla koalisyon kuracak kadar da manevra yeteneğine sahip.

İÇ TARTIŞMA BİTİNCE SORUN BİTİYOR
Yazının başında “Sol Parti’nin İsrail’in varlığını tanımayı parti program taslağına koyduğunu” söyledik. Parti içinde bir uzlaşma olmalı ki, sonuçtan herkes memnun gibi. Sol kanat İsrail’i eleştirmenin antisemitizm olmadığını, reformistler de İsrail’in varlığının sorgulanmaması gerektiğini kayıt altına aldırdı. Komünist Platform Sözcüsü ve Genel Başkan Yardımcısı Sahra Wagenknecht, “zaten pratikte olanı kayıt altına aldık” diye açıkladı olup biteni.

2 Temmuz akşamı yapılan toplantıda alınan bu karar, Sol Parti’yi İsrail’den de Hamas ve Hizbullah’tan da ayıran nokta aslında. Karşıtları Sol Parti’yi İsrail’in haritadan silinmesini savunmakla suçluyordu. Sol Parti, karşıtlarının elinden bu kozu almış oldu, hatta İsrail’i insan hakları ihlali yaptığında eleştirme hakkı elde etti. Elbette Parti programına böyle yazıp, sonra başka şeyler savunmak da mümkün ama İsrail konusunda bu kadar manevra yapma yeteneğine herhalde dünyada bir tek AKP’liler sahip. Baksanıza, hem Hamas’ı savunuyorlar, hem El Fetih çizgisi doğrultusunda politika geliştiriyorlar. Hem İsrail ile dostlar hem de başka Partileri İsrail dostu diye yaftalıyorlar. Ne demişler, Osmanlı’da oyun çok. Yeni Osmanlıcılar’da da “olacak o kadar” mı diyelim?  
 
*
 
Herkes için ‘serbest zaman’ yaratılmalı
Die Linke, 2007’de Emek ve Toplumsal Adalet Seçim Alternatifi (WASG) ile Demokratik Sosyalizm Partisi’nin (PDS) birleşmesiyle kuruldu. Program yerine ‘programatik köşe taşları’na sahip olan Die Linke, 2009 Aralık ayından beri program tartışması sürdürüyor.

Sol Parti Avrupa Parlamentosu Grup Başkanı Lothar Bisky ve Eski Eşbaşkanı Oskar Lafontaine’nin ‘el ürünü’ olan Program Taslağı’nın teknik çalışmalarını bir komisyon yürütüyor ve taslak katkıya açık. Taslağın 2 Temmuz’da Parti Yönetim Kurulu’nda kabul edilen son biçiminin 11 Temmuz Pazartesi (yarın) parti eş başkanları Gesine Lötzsch ve Klaus Ernst tarafından basına resmen sunulması bekleniyor.  

40 kişilik yönetim kurulunun 37’sinin kabul oyu verdiği taslakta, İsrail’in varlığının tanınması ve Filistin–İsrail sorununun iki ülkeli çözümünü savunmak dışında önemli ve genel sol program açısından özgün noktalar bulunmakta.

Taslak, reformist bir çizgiden çok Oskar Lafontaine ve partideki Marksist solun çizgisine daha yakın görülüyor. Taslak son biçimini Sol Parti’nin Ekim ayındaki genel kurulunda oylanarak alacak.

KİMİZ VE NEREDEN GELİYORUZ?
“Biz kimiz ve nereden geliyoruz?” Bu soruyla başlayan taslak, cevabı da şöyle veriyor: “Die Linke, sosyal demokrat, sosyalist ve komünist işçi hareketinin demokratik sol tutum ve geleneğine ve aynı zamanda feminist ve diğer özgürleşme hareketlerine dayanır. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde ve Federal Almanya Cumhuriyeti’nde bu doğrultudaki siyasal deneyimleri kendinde birleştirmek ister.”

Bundan sonra, Avrupa ve Almanya tarihi analizi yapılıyor. Marksist düşüncenin dönüştürücü ve devrimci önemi ve Marksist siyasal çalışmalarla, örgütlenmeler anlatılıyor. Parti’nin ne isteğine dair cümlelerden birkaçı şöyle: “Egemen politikaya, kapitalist sisteme, onun krizine ve haksızlıklarına karşı alternatif bir politika mümkündür: Doğayla uyumlu, eşitlik ve özgürlüğün sağlandığı, sömürü ve baskının olmadığı bir toplum. Biz buna ulaşmak için mücadele ediyoruz!” 

NEOLİBERAL İDEOLOJİ İLE HESAPLAŞMA
‘Kapitalizmin krizi, uygarlığın krizi’ ve ‘Neoliberal ideoloji ile hesaplaşma’ adlı bölümlerin özünde ise; kapitalizm, kriz, kürselleşme, emperyalizm ve kâr hırsı inceleniyor. Alternatif model arayışı dile getiriliyor.

‘Kapitalizmin krizi, uygarlığın krizi’nde, bölümün ‘ruhu’ sayılabilecek şu cümleler dikkat çekici: “Bugünün kapitalizmi zaman ve mekândan sınırsız bir biçimde bütün dünyaya hükmediyor. İnsanın doğayla ilişkisi ve neredeyse insanların birbirleriyle ilişkisinin tümü, emtia ilişkisi haline geldi.”

‘Neo liberal ideoloji ile hesaplaşma’da Sol Parti, neo liberal ideolojiye karşı, alternatif bir kalkınma yolu koymakta: “Biz alternatifi, işletmelerdeki, yerellerdeki ve günlük hayattaki deneyimlerle ve çatışmalara birleştirmek istiyoruz ve bunu kamusal ideolojik tartışmalara popüler ve baskın bir biçimde taşıma niyetindeyiz.”

Bu ‘alternatif arayışı’nın genel anlamda solda yenilik olduğunu ve yeni saptamalar içerdiğini söylemek gerekiyor. Yeni bir sol programın köşe taşları sayılabilecek ‘yeni başlıklar’ şöyle sıralanıyor:

SOSYAL EKOLOJİK YENİDEN YAPILANMA
Avrupa’da yeni solun önemli kavramlarından biri ‘ekoloji’ ancak, bu daha çok ‘ekolojist sol’ veya Yeşiller’in ana gündeminde kalıyor. Die Linke gibi partiler her ne kadar ekolojiyi önemsese de, ana gündem maddesi yapacak kadar da değildi.

Program taslağında artık ekolojinin Die Linke’nin ana gündemlerinden biri haline geldiği görülmekte. Genel teorik çerçeve dışında Parti, alınması gereken önlemleri de sıralıyor. Örneğin 2050’ye kadar Almanya’nın bütün elektriğinin güneş enerjisinden sağlaması gerektiği, fosile dayalı yakıt kullanımının düşürülmesi ve ozon gazı salınımının yarıya indirilmesi gerektiği programa alınmış.

Almanya’da özellikle Japonya’daki nükleer felaketten sonra, kamuoyu yoklamalarında Yeşiller’in oy oranının sosyal demokratlardan bile yüksek çıkmasının elbette Die Linke’nin ekoloji konusuna eğilmesinde bir etkisi oldu.

ÇALIŞMA HAYATI VE SOSYAL POLİTİKA
Çalışma hayatı Die Linke’nin önceden olduğu gibi şimdi de asıl konusu. Parti, ortalama geçim standardını garanti altına alacak bir zorunlu asgari ücret belirlenmesi için mücadeleyi; toplumsal dayanışmaya dayalı emeklilik, sağlık ve bakım sigortasını programına koyuyor.

Taslakta yeni olan şey ise, partinin Marksist teorideki “niçin çalışırız” sorusu etrafında bir hayli kafa yorduğunun ve ‘zaman’ meselesiyle ilgilendiğinin görülmesi. Daha önce ‘herkese iş güvencesi, çalışma hakkı’ konusunu öne çıkaran partinin, ‘üretim araçlarının ve güçlerinin gelişmesiyle herkese yetecek kadar serbest zamanın yaratılacağı’ tespiti dikkati çekiyor.

ÖZELLEŞTİRMECİLERLE İŞBİRLİĞİNE HAYIR
Almanya’da genellikle koalisyon hükümetleri kuruluyor ve Sol Parti de kimlerle koalisyon kurmayacağını programına almış. Klasik sol parti jargonunun burada daha rahat kullanıldığı görülmekte: Sol Parti, savaş sürdüren, kâr amacıyla temel hizmetleri özelleştiren ya da temel hizmetlerin yürütülmesinde kamuyu tasfiyeci bir hükümetle koalisyon kurmaz…

Önceden teoride ve pratikte kamusal alandan personel çıkarılmasına karşı duran, taşeronlaştırmaya ve esnek çalışmaya karşı çıkan Die Linke’nin şimdi ‘kamusal alanın tasfiyesine karşı çıkma’ gereği duyması, herhalde Almanya’nın geldiği nokta açısından da ilginç olmalı.

***
 
Ve ETA yerel seçimleri kazandı...
 
Seçimler dolayısıyla kaç haftadır krizle yatıp krizle kalkıyoruz. Tam da Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu’nun bazı adaylarını seçime sokmama kararının ardından ilk krizimizin patladığı günlerde, İspanya’da da oldukça benzer bir kriz baş gösterdi. İspanya Yüksek Mahkemesi, tıpkı Türkiye’deki gibi birkaç sol-sosyalist parti ve bağımsız adayların bir araya gelerek oluşturduğu ‘bildu’ adlı seçim bloğunu seçime katılmaktan men etmek istedi.

Türkiye’de olduğu gibi İspanya’da da adaylar, ‘terör’le ilişkilendiriliyor ve ‘seçilme hakkına sahip olmadıkları’ ileri sürülerek engellenmek isteniyordu. Türkiye’de o günlerde ortaya çıkan krizlere yenisi eklenerek bugüne kadar gelindi, oysa İspanya’daki kriz sadece dört günde çözüldü.

İspanya’nın BDP’si ya da Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu ise, 22 Mayıs’taki yerel seçimlere katıldı ve katıldığı bölgede seçimlerin galibi çıktı. İspanya tarihinde ilk kez açıkça ‘Bask ülkesinin ayrılığını savunan ETA sempatizanı ve sosyalist’ olduğunu söyleyen Martin Garitano, Bask ülkesinin üç bölgesinden birinde, yerel hükümet başkanı oldu. Evet, İspanyollar Basklıları, parti kapatmayla, yasaklarla, tutuklama ve baskıyla dize getiremedi.  

Öteden beri Kürt sorunu ve Bask sorununun benzerlik gösterip göstermediği hatta Türkiye’nin İspanya modelini benimseyip benimseyemeyeceği tartışılıyor. Kürt ve Bask sorunu birbirine ne kadar benzer tartışılır ama her iki devletin bu sorunlar karşısında aldığı tavrın, son seçimlerde de görüldüğü gibi tamamen aynı olduğu bir kez daha anlaşıldı.
 
Şimdi İspanya’daki krizin ortaya çıkışına ve çözülüşüne son gelişmeden başlayarak bakalım. Bask ve Kürt sorununun ortak ve ayrı yanlarına, devletlerin tutumlarının benzerlikleri ve ayrılıklarına siz karar verin.

BASK-KÜRT SORUNU VE ANAYASA
İspanya’da 22 Mayıs’ta yerel seçimler gerçekleştirildi ve Türkiye medyasını izleyen biri, seçim sonuçlarıyla ilgili olarak, iktidardaki sosyal demokratların seçimi kaybettiği, muhafazakârların kazandığından daha fazla bir şey öğrenemedi. Oysa İspanya’da tıpkı bizdeki gibi seçimin başka bir galibi daha vardı: ‘Bildu’ seçim bloğu… Bask dilinde ‘toplantı’ ya da ‘kongre’ anlamına gelen Bildu, Bask bölgesinde faaliyet gösteren ‘Eusko Alkartasuna’ ve ‘Alternatiba’ gibi sol-sosyalist partilerle bazı sol örgütlerin oluşturduğu blok idi. Hiçbir partiye üye olmayan isimler de bu listeden aday gösterildi. Özellikle ETA’nın siyasi kolu olduğu gerekçesiyle kapatılan Batasuna’nın eski üye ve yöneticilerinin de bu bağımsızlar içinde olduğu belirtiliyor.

Adayların açıklanmasından sonra, Bask bölgesindeki sağcı partilerin ve savcılığın “adaylar ETA’ya yakın” şikâyeti üzerine İspanya Yüksek Mahkemesi, YSK’nın bazı bağımsız adayları yasaklama girişiminde olduğu gibi, ‘bildu’ koalisyonunun yerel seçimlere katılmasını yasakladı. Seçimlere az bir zaman kala, 1 Mayıs’ta alınan bu karara Bildu hemen itiraz etti. Anayasa Mahkemesi yasağı inceledi ve 5 Mayıs’ta yasağın dayanaksız olduğunu açıkladı.

Anayasa Mahkemesi’nin kararı ilginçti: “Yüksek mahkemenin Bildu hakkında duyduğu şüphe, parti kapatmak için kabul edilebilir, yeterli yasal bir kanıt değildir!"  Ayrıca, Bildu'nun seçimlere girmesinin yasaklanmasının, öncelikle anayasal devleti riske sokacağı da açıklandı.

BİLDU BAŞKA YERLERDE DE KAZANDI
Bildu öncelikle, Bask bölgesinde yıllardır yasaklı ya da engelli olan sosyalist solun ilk kez seçimlere etkin olarak katılması başarısıydı. İkinci önemli sonuç ise, ilk kez ETA’yı ve hedeflerini açıkça savunan adayların seçim kazanması. Zaten Bildu, seçimlerde İspanya’nın Bask Özerk Bölgesi sınırları içinde bulunan Guipúzcoa bölgesinde oyların üçte birini alarak birinci oldu. (Bask Özerk bölgesi kendi içinde 3 bölgeye ayrılıyor.)

Seçim bloğu Bildu, Guipúzcoa bölgesi dışında Bask ülkesinin birçok yerinde ve Basklıların yaşadığı komşu Navarra’nın kuzeyinde toplam 120 şehir ve ilçede de yönetime geldi. (Basklılar Navarra’yı da Bask ülkesinden sayıyor.) Bask bölgesi başkenti San Sebastián’da da (Donostia) Bildu’nun adayı belediye başkanı oldu. San Sebastián’da 20 yıldır belediye başkanlığını elinde bulunduran sosyal demokratlar, buradaki belediye meclisi üyeliklerini de Bildu’ya kaptırdı. Yine tanınmış sahil kenti Gernika’da (Guernica) iktidarda olan belediye başkanı seçimlerde Bildu listesinden katılınca, yüzde 60 oranında oy alarak seçimi tekrar kazandı. Bütün Bask bölgesinde birinci parti olan Bildu, yerel meclislere de 1.138 belediye meclisi üyesi sokmayı başardı. Bizdeki bloğun bölgedeki başarısı gibi, Bildu da bölgesinde başarılı oldu.

BASK SOLUNUN DURUMU
Bask bölgesindeki sosyalist partilerin çoğunun Bask bölgesinin bağımsızlığı ve özgürlüğü için mücadele ettiği anlaşılıyor. İspanya’nın idari yapılanmasından ve özerklikten memnun olan bir sol da var elbette. Ancak, birinci kategorideki sol, ETA’ya yakın olmasa da, ‘terör örgütüne yakın’ damgası yiyor. İşte Bildu seçim ittifakı da, bölgedeki sağcı partiler tarafından ETA’nın seçim ittifakı olarak nitelendirilmişti.

Yeni siyasi partiler yasası gereği İspanya’da siyasi partiler, ETA’yı terör örgütü ilan edip eylemlerini de kınamak zorunda. Bir sol parti ETA’ya yakın olmadığını ve şiddeti kınadığını ilan etse de, somut olarak ETA’yı kınamazsa yine kapatılıyor. Yani bir partinin, kapatılan ayrılıkçı Batasuna çizgisinde olmasa da ya da o partiyle organik bir bağı bulunmasa da, ayrılıkçılığa yakın görüşleri savunması Batasuna’nın devamı ya da ETA’cı damgası yiyerek kapatılmasına yetiyor. Şubat’ta kurulan Sortu adlı Bask sosyalist partisinin seçimden önce kapatılması buna örnek oluşturuyor. Bask bölgesindeki sosyalist partilerin çoğu da, bizdeki Kürt solu gibi, ‘ulusal kurtuluşçu’ bir karaktere sahip. Sortu, taban demokrasisini önemsediğini ve şiddetin her türlüsüne karşı olduğunu programına yazsa da, Avrupa Sol Parti benzeri bir çizgi izlese de, seçimlere giremedi. Sortu, ETA’ya silah bırakma çağrısı yapan örgütler arasındaydı.

Savcılık ve polis, Sortu’nun ETA’lılar tarafından kurulduğunu iddia etmişti. Sortu ile ilgili basına sızan İçişleri Bakanlığı raporunda şu ifadeler vardı: “Sortu, ETA ve Batasuna partisinin yöneticileriyle doğrudan bağlantılı bir girişim. ETA'ya hizmet eden Batasuna'nın bir aracı olarak işlev görüyor." 2002’de çıkarılan yeni siyasi partiler yasası, adeta ülke sorunları ve gelişmelerle ilgili partilerin alması gereken tutumları tek tek düzenliyor. Seçimlerde Sortu dahil solun genel olarak Bildu’yu desteklediği bildiriliyor.   

BAĞIMSIZLIĞI SAVUNAN BİR ENTELEKTÜEL
Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu’nun milletvekilleri hâlâ yemin edemedi ama Martin Garitano, seçimden bir ay sonra, 23 Haziran’da kurulan yerel hükümetin başkanı olarak yemin etti. Gazeteci-yazar Garitano, seçime girmeden önce, ETA’ya yakın olduğu iddia edilen günlük Gara gazetesinin yöneticilerinden biri idi. Daha önce de, 1998’de kapatılan Gara’nın öncülü Egin gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yapıyordu.

Garitano’nun yemin törenine gelişinde yakasına taktığı bir rozet, ilk seçildiğinde yemin eden Leyla Zana’yı andırdı biraz. Kapatılan Batasuna partisinin ambleminden ve partinin tutuklu sözcüsü Arnaldo Otegi’nin tutuklu numarasından oluşan rozeti ceketinin yakasına takan Garitano, ‘barış’ ve ‘Bask sorununun çözümü için çalışacağını’ söyledi.

Tıpkı bizde, diğer partilerin BDP’lilere “PKK’yi kına, terörü kına” dayatmaları gibi,  Martin Garitano’ya da muhalefet, yemin sırasında “ETA’yı, terörü kınamayı” dayattı. Ancak, kimse üstüne yürümeye kalkmadı, kimse “atın şunu dışarı” diye bağırmadı.

ETA ATEŞKES İLAN ETTİ AMA SİLAH BIRAKMADI
İspanya’da ve hatta Bask ülkesinde ETA karşıtı muhalefet, ETA’nın ateşkes ilan etmiş olmasıyla yetinmiyor, ‘silahlarını teslim etmesini’ de istiyor. (ETA’nın, 8 Ocak 2011 tarihli bir video açıklamasıyla ‘sürekli ateşkes’ ilan ettiğini ve ateşkes videosunun Martin Garitano’nun genel yayın yönetmen yardımcısı olduğu Gara’nın internet sitesinde yayınlandığını hatırlayalım.)

Garitano, konuşması boyunca ETA’dan hiç söz etmeyerek, ‘birçok yüze sahip olan Bask sorunu’nundan bahsetti ve “sorunun bütün kurbanları için üzgünüm” dedi. Elbette bu söylem de, basında, “858 terör kurbanıyla, içeride bulunan katilleri bir tuttu” yorumlarına neden oldu. Bask sorununun çözümü üzerine çeşitli kitapları da bulunan Martin Garitano, ETA’nın ‘teorik destekçilerinden biri’ sayılıyor.

Seçim kampanyasında açıkça Bask ülkesinin bağımsızlığını ve sosyalizmi savunan Garitano, 22 Mayıs akşamı seçim zaferinden sonra kentin spor salonunda toplanan kalabalığa yaptığı konuşmada ise, Bask sorunundan çok ‘vahşi kapitalizme’ niçin karşı olduğunu anlattı. Neoliberal kapitalist partilere karşı kazandıklarını vurgulayan Garitano, kapitalizme karşı sosyal projeleri destekleyeceklerini de bildirdi. Bask ülkesinin eşit ve özgür bir sosyalist ülke olması gerektiğini vurguladı.
Konuşmanın İspanya gençliğinin meydanlarda olmasının etkisiyle yapıldığı sanılmasın. Çünkü zaten kendini dinleyen kitle, tam da benzer bir konuşma istediğini şu sloganlarla karşılık vererek gösterdi:

“Gora Euskal Herria askatuta, Gora Euskal Herria sozialista!”
“Yaşasın bağımsız Bask ülkesi, yaşasın sosyalist Bask ülkesi.”

Bask, ETA, Batasuna, Egin, Garzon…
ETA, (Euskadi Ta Askatasuna-Bask Ülkesi ve Özgürlük İçin) Franko diktatörlüğüne karşı mücadele için 1959’da kurulmuş olmasına rağmen, asıl 1970’li yıllarda adını duyurdu. İspanya’nın ‘demokrasiye’ geçişinden sonra da, Bask ülkesinin bağımsızlığı ve özgürlüğü için mücadeleye devam eden ETA, 1979’da yapılan özerklik düzenlemesinde Bask bölgesine tanınan özerkliği yeterli bulmayarak bağımsızlık mücadelesini sürdürdü.

ETA’nın hedefi İspanya’nın kuzeyindeki Navarra ve Bask bölgesiyle Fransa’nın güney batısındaki Bask bölgesini sosyalist bağımsız bir Bask ülkesi olarak birleştirmek. ETA, kültürel ve siyasal çalışmaların yanında çoğu kez önceden haber verdiği bombalı eylemler de gerçekleştiriyor. 

ETA, silahlı-illegal bir örgüt biçiminde faaliyet gösterirken, 1978’den beri ETA’ya paralel olarak Bask ülkesinin bağımsızlığını ve sosyalizmi savunan, Herri Batasuna (Halk Birliği) ve Herri Batasuna’nın kapatılmasından sonra kurulan Batasuna, (Birlik) Bask siyasetini belirliyor. Aslında hem Herri Batasuna hem de Batasuna, Kürtlerin yasal parti macerası gibi, yasallık-legallik mücadelesiyle öne çıktı.

Örneğin Batasuna’nın yasal ömrü sadece 2001–2003 arasındaki 3 yılla sınırlı olduğu halde, siyasal etkisi hiçbir zaman bu süreyle sınırlanmadı. İspanya, Batasuna’nın ETA’nın siyasal kolu olduğunu kanıtlamak hiçbir zaman mümkün olmadı. ETA’nın Batasuna ile örgütsel ve finansal ilişkisi kanıtlanamayınca da, İspanya sırf Batasuna’yı kapatmak için yeni bir siyasi partiler yasası çıkardı. Yasanın en önemli maddesi, ETA’nın kınanmasının zorlanması. Evet, tuhaf ama gerçek.

2003’te kapatılan Batasuna’nın üye ve yöneticileri de, Demokratik Toplum Partisi kapatıldıktan sonra DTP’lilerin de içinde bulunduğu Demokratik Toplum Kongresi benzeri yapılanmalarla siyasal mücadeleyi sürdürdü. Yani Batasunalılar, parti olmadan etkinlik sürdürmeye devam etti. Ancak 2006‘da savcılık ‘Batasuna etkinliklerini’ de yasakladı. Parti yöneticilerinin tümü gözaltına alındı ve tutuklandı. Batasuna, AB ve ABD’ye göre terör listesinde ancak Fransa’da yasallığını koruyor.

ETA, BATASUNA VE PARTİDO POPULAR
İspanya’nın ETA ya da ETA ile ilişkili gördüğü siyasal kurumları yasaklamasının, ‘sosyalist blok’un yıkıldığı, Avrupa’nın yeniden dizayn edildiği 1990’lı yıllarda yoğunlaştığı görülüyor.
Zaten o yıllarda Avrupa ve ABD’de muhafazakâr hükümetler, reel sosyalist ülkelerin yıkılmaya başlamasıyla altın çağını yaşıyordu. 1996–2004 yılları arasında iktidarda bulunan José María Aznar başbakanlığındaki sağcı İspanya Halk Partisi’nin (Partido Popular) önemli misyonlarından biri, ETA’yı bitirmekti. Hele 1998’den sonra Aznar’ın bazı yaptırımları hükümeti, Bask terör örgütünden çok Bask kültürü ve Basklılarla mücadele eder bir duruma getirdi.  

Basklılarla mücadeleye dair baskılar, Bask dilinde eğitim veren özel okullar birliğinin basılmasıyla başladı. Birliğin saymanı ETA üyesi olmaktan tutuklandı. Aynı yıl Bask dilinde yayın yapan bazı gazete ve radyolar kapatıldı, yöneticileri hakkında yargılamalar başladı. Bask dilinin en büyük günlük gazetesi Egin ve radyo Egin de ETA yayın organı diye basılan ve kapatılanlar arasındaydı.

15 Haziran 1998’de kapatılan gazete ve radyonun ETA’nın yayın organı olduğuna dair kanıt bulunamadı ve mahkeme tam 11 yıl sonra yayınların lehinde karar verdi. Bizde Özgür Gündem kapatıldıktan sonra nasıl başka gazeteler kurulmuşsa, orada da 30 Ocak 2009’da hemen hemen aynı kadroyla Gara gazetesi kurulmuştu. Gara’nın sözlük anlamı da Bask dilinde ‘Biz’ demekmiş. Herhalde bu ismi seçerken düşünmüş olmalılar.

HER DEVRİN HUKUKÇUSU: BALTASAR GARZÓN
Hem yayın organlarının basılması ve yasaklanmasında hem de Batasuna’nın kapatılmasında ‘süper star’ hâkim Baltasar Garzón görev alıyordu. Garzón, aslında bu kurumları her seferinde ‘geçici’ olarak kapatıyordu ve mahkeme o kadar uzun sürüyordu ki, bu geçicilik ciddi bir cezaya dönüşüyordu.

José María Aznar hükümeti döneminde astığı astık, kestiği kestik bir star olan Garzón, sosyal demokrat José Luis Rodríguez Zapatero hükümeti döneminde de görevini aynı hızla sürdürdü. Ancak, bırakın Batasuna ve Bask kültürünü yasaklamayı savunmayı, 2006’da ETA ile görüşmelere de başlayan Zapatero hükümeti, görüşmelerin tam da olumlu sonuçlanacağını açıkladığı bir dönemde onun bir sürpriziyle karşılaştı.

Garzón, bir bombalama eyleminden sonra, ETA adına İspanyol hükümeti ile görüşmeleri sürdüren sözcü Francisco Javier López Peña’nın tutuklanması kararı çıkarttı. 1983’ten beri ETA üyesi olduğu açıklanan Peña, ETA adına görüşmelere ‘siyasi ve askeri sözcü’ olarak tam yetkili katılıyordu. Pena, 21 Mayıs 2008’de yanındaki bazı ETA yöneticileriyle birlikte Fransa’nın Bordeaux şehrinde yakalandı ve tutuklandı.

Baltasar Garzón daha sonra o kadar çok star oldu ki, bir sürü iyi-kötü işler yaptı. En sonunda da kendisini star yapan Halk Partisi aleyhine yasayı bilerek yanlış uygulamaktan yargılandı ve ceza aldı. Ardından da meslekten men edildi. Darısı bizimkilerin başına diyelim!

***
 
Suriye Kürtleri ne istiyor?
26 Haziran 2011

Haziran ayının ilk iki gününde Suriyeli muhalif siyasetçi, işadamı, gazeteci-yazar ve aşiret liderleri ‘Değişim İçin Suriye Konferansı’ çerçevesinde Antalya'da bir araya geldi. Dünyanın çeşitli ülkelerinden Türkiye'ye gelen yaklaşık 300 Suriyeli muhalifin toplantısıyla ilgili basında birçok haber yer almasına rağmen, haberler detaydan çok magazin kısmıyla ilgiliydi.

Magazin kısmıyla ilgilenmeyenler de hükümeti güzellemeye ağırlık verdi. Hükümete yakın gazeteler ve medya, muhaliflerin “Türkiye'de özgürlük ve demokrasi olduğu için buradayız ve Türk devletine ve halkına teşekkür ediyoruz” dediklerini öne çıkardı.  Toplantıya katılanlardan biri olan Almanya’da yaşayan Suriyeli Kürt yazar Helîm Yûsiv ile hem Antalya konferansının ayrıntılarını, perde arkasını ve hem de Suriyeli Kürtlerin bugünkü durumunu konuştuk.

Görüşme sonunda aslında Suriye muhaliflerinin Türkiye’ye bakışının hiç de AKP’li medyanın söylediği gibi olmadığını, muhaliflerin önce Mısır’da toplanmak istedikleri, birçok kişinin de “Türkiye’de özgürlük yok ki, bize de versin” diye düşündüğünü anlıyoruz.

Helîm Yûsiv 2000 yılından beri Almanya’da siyasi göçmen olarak yaşıyor. Almanca, Türkçe, Kürtçe ve Arapça’da çeşitli kitapları bulunan Yûsiv; roman, tiyatro ve hikâyeler yazıyor. Kürtlerin çeşitli yayın organlarında çalışan Yûsiv, Türkiye Kürtleri tarafından da tanınan bir isim.

Görüşmenin gerçekleşmesinde ortak arkadaşımız Servet Çiftehan’ın katkısı büyük oldu. Çiftehan, ayrıca bazı bölümlerine Helîm Yûsiv’in sözlerini Kürtçe’den Türkçe’ye çevirdi. Görüşmenin diğer yarısı ise, Almanca gerçekleştirildi. Üç hafta önce gerçekleştirilen görüşmenin yayınlanması için çevirisinden, fotoğraflarına kadar bazı detaylarında sürekli bir aksaklık çıktı. Suriye meselesi hâlâ güncel olduğu için görüşmenin, üç hafta önce yapılsa da güncelliğini koruduğunu düşünüyoruz. 

>>>Antalya'daki toplantıyı kimler organize etti? Kimler katıldı? Suriye içinden de gelenler oldu mu? Yoksa katılanlar sadece diaspora Suriyelileri miydi?
Bu toplantı diasporadaki Suriye’li muhalifler adına gerçekleştirildi ve ülke dışında yaşayan her kesimden katılanlar oldu. Aslında toplantı Suriye’nin çok kültürlü ve çok renkli yüzünün bir dışavurumuydu. Tüm tarafların; etnik, ideolojik, dini, mezhep temsilcileri ve bağımsız şahsiyetlerin katıldığı bir buluşmaydı. Ancak şunu vurgulamakta yarar var ki, toplantı sadece diasporada yaşayanlar tarafından gerçekleştirilmedi. Suriye’deki direnişi örgütleyenlerin, meydanlardaki gençlerin temsilcileri de toplantıdaydı.

>>>Antalya'da bir araya gelenlere bakılırsa, toplananların herkesi kapsayan, ‘meşru Suriye muhalefeti’ toplantısı olduğu söylenebilir mi?
Suriye rejimi o kadar totaliterdir ki, Suriye’de muhaliflerin oluşmasına hiç bir şekilde izin vermedi. Suriye muhalefeti diye bir şeyden bahsetmek zor. 15 Mart’ta başlayan isyan ve devrim için başkaldırı ise, yeni bir durum ortaya çıkardı. Zaten fazlasıyla halkı sindiren polis ve gizli servis gücüne (Muhaberat) ek olarak ordu, tanklarıyla bu isyan dalgasını bastırmak için sokağa indi. Sivil insanların kanı döküldü. Sokaklardaki kan daha kurumadığı için, ülke dışında yaşayan muhalifler bir sorumlulukla yüz yüze kaldı.

Bu kongre her şeyden önce ülkede direnen insanlara acil yardım amacını taşımakta. İkinci adım olarak da Suriyeli tüm muhaliflerin bir çatı altına toplanması hedeflenmekte. Bu açıdan bakıldığında kongre bir ilk. Dolayısıyla birçok eksikliği de içinde barındırmakta. Örneğin acilen toplandığı için her kesimi kapsamıyor. Ama yıllar sonra, eksik de olsa, böyle bir adımın atılmış olması umut verici. Ben sadece toplantı yerinin Türkiye olması çok isabetli bulmuyorum.

>>>Neden?
Çünkü Türkiye, muhtemelen Suriye’nin geleceğini kendi çıkarına göre dizayn etmeye çalışacaktır. Özellikle Suriyeli muhafazakâr kesim göz önünde bulundurulduğunda bu kaygım daha çok ete kemiğe bürünüyor. Ayrıca, Türkiye’nin muhaliflere tolerans ve Kürtler konusunda sicili çok temiz değil. Suriye’de devrim için ayağa kalkan halk, sadece bir kelime için, bugüne kadar bin insandan fazla şehit verdi. Amaç sadece bir kelimeydi: Özgürlük! Türkiye’de de otuz yılı aşkındır Kürtler özgürlük diyor, üzerlerinde uçaklar, tanklar eksik olmuyor. Arapçada bir söz var: “Sende olmayanı başkasına veremezsin…”  Peki, Türkiye sahip olmadığı bir şeyi Suriye halkına nasıl verebilir?

>>>Türkiye hükümeti ya da devleti ile teması oldu mu toplantının? Türk tarafı zorluk ya da kolaylık gösterdi mi size?
Şayet güvenlik ile ilgili boyutu bir kenara bırakırsak, Türkiye’nin bir şehrinde toplandık ve bu bile toplantının Türkiye ile temasını gösterir. Ancak Türkiye devletinin ve hükümetinin doğrudan bir müdahalesini görmedim. Lakin Türk hükümetinin siyasi yandaşları ki onların kim olduklarını biliyorsunuz, özellikle İslami kesimden temsilciler, toplantıda her açıdan hazır ve nazırdı. O kesimler ki, içlerinden kimileri Osmanlı’yı savunup güzellemesiyle neredeyse toplantının boşa çıkmasına neden olacaktı. Her şeye rağmen katılımcıların çoğunluğunda toplantının başarılı geçmesine dair öyle bir istek vardı ki, sorun çıkaran kesimin önü alındı ve tüm eksikliklerine rağmen toplantı başarılı sonuca ulaştı.
 
>>>Muhalefetin bileşenleri Kürtler, Araplar vs şeklinde mi oluşuyor yoksa siyasi görüş ayrımı mı var? Antalya toplantısına katılanlar bundan sonra bir platform olarak varlığını sürdürecek mi, yoksa bir kerelik mi bir araya geldi?  
Toplantıya katılan muhalifler, Suriye’nin çok renkliliğinin bir yansımasıydı. Muhalif Arap ve Kürtlerden tutun da Alevilere, muhafazakâr dindarlar, Müslüman Kardeşler, sol liberal platform, Şam Deklarasyonu Üyeleri, hukukçu ve yazarlar gibi birçok farklı kesimden renkli bir katılım vardı. Özellikle Arap Aşiretleri bir cephe olarak yer aldı. Eski tutsak Marksistler de bir örgütü temsilen olmasa da şahsi olarak Kongrede yer aldı.

Toplantının ikinci günü sonunda 31 kişiden oluşan bir ‘Danışma Komitesi’ seçildi. Komitede 4 kişi ile temsil edilenler Kürtler, Şam Deklarasyonu üyeleri, Müslüman Kardeşler ve aşiret temsilcileriydi. Bunun yanı sıra kimi hukukçu ve bağımsız şahsiyetlerden de temsilciler burada yer aldı. Komitede her kesimin temsilcisi mevcuttu. Bu komite de kendi içinde 9–13 kişiden oluşan, Suriye’de yaşananları izleme ve devrimi desteklemek için başka bir komisyon seçti. Zaten Antalya toplantısının asıl amacı buydu.

>>>Toplantının gündeminde neler tartışıldı? Nasıl geçti toplantı?   
Toplantı iki gün sürdü. İlk gün katılmacıların sunumları oldu. Suriyeli bir işadamı ve aynı zamanda toplantının düzenleyicilerinden olan Xesan Ebûd duygusal bir konuşma yaptı. Ardından şehit yakınları adına Mûrad Xeznewî, şehit şeyh Maşûqê Xeznewî’nin oğlu olarak takdim edildi. (Tanınmış Kürt Şeyh’i olan Maşûqê Xeznewî, Suriye’de 2005 Newroz kutlaması ve sonrasında yaptığı Kürt özgürlük mücadelesini destekleyici konuşmalardan yaklaşık altı hafta sonra devlet güçleri tarafından kaçırılmış, 1 Haziran’da ölüsü bulunmuştu).

Ardından sunuşlar okundu. Müslüman Kardeşler’in açıklamasını Mulhim Aldurûbî okudu. Şam Deklarasyonu adına açıklamayı ise Dr.Ebdurreazaq Îd okudu. Dr. Redwan Ziyadê hukukçular adına konuşma yaparken aşiretler ve bağımsız şahsiyetler de konuşmalar yaptı. İkinci gün katılımcılar gruplar halinde çalışma gruplarına katıldı. Ardından her grup tartışmalardan çıkan sonuçlar da dâhil olmak üzere sunumlarda bulundu. Sıcak bir atmosfer ve yüksek sesli sloganlar eşliğinde 31 kişilik komite seçildi.

>>>Türk medyasında Müslüman Kardeşlerin de toplantıda temsil edildiği ve kararlara ‘laiklik’ maddesinin girmesine engel oldukları yazıldı. Kim daha çok neye karşı çıktı, neyi öne çıkardı?
Toplantıda yaşanan ateşli tartışmanın nedeni Kürt Şeyh’i Murad Xeznewî’nin konuşmasıydı. Xeznewî konuşmasının başında, Suriye’deki başkaldırının miladı olarak 12 Mart 2004’te Kamışlı (Qamişlo) Ayaklanması olarak bilinen tarihi gelişmeleri dile getirdi. Aynı zamanda geniş bir biçimde Kürtlerin ulusal ve siyasi haklarından bahsetti. Xeznewî, Şeyh Maşûq Xeznewî Araştırma Kurumu’nun temsilcisi olarak seküler bir devleti savundu. Bu birçok kesimden destek gören bir talepti.

Tabii bu durum ve talep özellikle Müslüman Kardeşler’i telaşlandırdı. İmza toplayarak yeni Suriye için ‘seküler’ sözcüğünün sonuç bildirgesinde yer almamasına çaba harcadılar.
 
Toplantının temel amacının gölgelenmemesi ve toplantının boşa çıkmaması için bu tür bir tartışmanın gündemi boğmasına müsaade edilmedi. Kürtlerin ulusal ve siyasal hakları konusundaki tespitlerin sonuç bildirgesinde nasıl yer alacağı konuşuldu. Herkesin ortak istemi ise, Suriye’deki durumun hassasiyetinin, yani sokaklarda akan kanın göz önünde bulundurulması ve özel istemler ile bu toplantıyı etkisizleştirmemekti. Seküler yaşam biçimi talebinden vazgeçilmese de, sırf toplantının karar alabilmesi için bu talep öne çıkarılmadı. Dolayısıyla sürekli tartışma konusu olan şey, muhalefetin birlik ve beraberliğinin nasıl sağlanacağı ve bunun müttefiklere tek ses olarak nasıl ulaştırılacağıydı.

>>>Siz kim adına toplantıya katıldınız? Kendi adınıza mı yoksa bir grup/etnik aidiyet adına mı?
Ben kendi adıma, bağımsız bir yazar olarak katıldım. Suriyeli kimi eski yazar arkadaşlarım tarafından davet edildim. Siyasi duruşum dışında toplantıya katılmam, vicdani ve ahlaki olarak kendimi, her gün Suriye caddelerinde hain istihbarat kurşunlarıyla vahşice ve çağ dışı bir mantıkla katledilenlere karşı sorumlu hissetmem nedeniyledir.

>>>Antalya’da toplanan muhaliflere karşı protestolar yapılmıştı. Bu Suriye hükümetinin tepkisi mi yoksa kendiliğinden gelişen protestolar mı?
Suriye hükümeti, Suriye’nin değişimi adı ile düzenlenen bu toplantıya karşı her yönüyle bir çaba içine girmişti. Bir yandan katılımcıları dış güçlerin ajanı ve komplocu olarak adlandırırken, diğer yandan taraftarlarını Antalya’ya göndererek kaldığımız otelin önünde iki gün boyunca protesto gösterisi düzenletti. Eğer imkân verilseydi otele de saldıracaklardı. Zaten Suriye’nin muhaliflerine gösterdiği tolerans bundan daha fazla olmamıştır.

Havaalanında da kimi katılımcılara saldırılar olmuş. Rejimin yaptıklarına bir bakın; 300 üzerindeki katılımcının çoğu, görüşlerini Suriye’de özgürce dile getiremedikleri için yurtlarını terk edip her biri başka yere dağılmış durumda. Şimdi Suriye’ye yakın bir yerde bu toplantının yapılmasıyla, rejim yine katılımcılara fiziki olarak zarar verip, özgür düşüncenin kendisini ifade etmesini engellemek istiyor. Yani yarım bıraktığını devam ettiriyor. Bu zamana kadar böyle bir rejimin varlığını sürdürmüş olmasını yaşadığımız gün adına utanç verici buluyorum. Bizim rejimle ilgili sorunumuz, bu rejimin yaşadığımız gün ile ilgisinin olmayışıdır. Son kullanma tarihi çoktan geçmiş olan bu tip rejimlere fatiha okuyup bir kenara bırakmak gerekiyor.

Kürtlerin durumu Araplardan çok daha kötü

>>>Bugün Suriye Kürtlerinin muhalefet içindeki durumu nedir? Suriye Kürtleri rejimden özellikle hangi noktalarda rahatsız, neler istiyor?
Suriye’deki Kürtlerin siyasi durumu Araplarınkinden çok daha kötü ve vahim. Bırakın demokratik, özerk, ulusal haklarını Kürtlerin ayrı bir varlığı bile hiçbir kesim tarafından kabul edilmiyor. Şimdi bile bir taraftan Kürtlerden rejime karşı muhaliflerle beraber tüm başkaldırılarda yer alıp mücadele etmesi isteniyor, diğer taraftan da statü ve hak sahibi olmaları rejim yıkıldıktan sonraya bırakılıyor.

Kürtler Suriye’de tarih boyunca tüm kötü dönemlerde bile yurtsever ve ulusal hassasiyetleriyle sürekli ayaklanmış fakat her defasında da ulusal haklardan paysız kalmıştır. Örneğin, Suriye’nin Fransa’ya karşı verdiği özgürlük mücadelesinde Kürtlerin oynadığı rol Araplardan geri değil. Beraber Fransızları Suriye’den çıkardıktan sonra milliyetçi Araplar iktidar olup Kürtleri tüm meşru haklarından yoksun bırakıyor. Kürtlerin bu rejimden hoşnut olabileceği hiç bir şey yok. Onun için Kürtler herkesten daha fazla bu rejimin yıkılmasından ve demokrasinin yerleşmesinden yanadır.

>>>Suriye’de Kürtlerin örgütlülüğü nasıl? Siyasi konumları ne durumda?
Suriye’de Kürtler tanınmıyor ve hiçbir hakları da yok. Suriye devleti, Suriye’nin kurtuluşundan bu yana Kürtlere karşı Araplaştırma politikası uyguladı. Kürtlerin isimlerini, köylerini, şehirlerini Araplaştırdılar, Kürtlerin yeryüzünü ve hatta gökyüzünü Araplaştırdılar. Kürtler çocuklarına Kürtçe isim veremez. Okullarda anadillerini öğrenemez ve Kürtçe gazete, dergi ve kitap yayınlayamaz. Ama Kürtler hakları için yasak olmasına rağmen gizli de olsa sürekli mücadele etti.
 
Suriye’de ilk Kürt partisi 1957’de kuruldu. Bugün Suriye’de en az 12 Kürt partisi var ve bunların hepsi de illegal çalışıyor. Kürtler, bütün Suriye’de en örgütlü güç durumunda. Suriye Anayasası’nda ikinci büyük ulus olarak tanınmak istiyorlar. Kürtler, ana dilleri Kürtçe’nin Suriye’de ikinci resmi dil olarak tanınmasını istiyor. Bu konuda bütün Kürtler hemfikir olmuş durumda. Ama gelecekteki siyasal biçimlenmenin nasıl olması gerektiği konusunda elbette çeşitli fikirler var. Federalizm, otonomi, bağımsız bölge… Ama bütün öneriler, çözümü Suriye’nin içinde düşünüyor.

>>>Geleceği nasıl görüyorsun? Hedeflere ulaşmak yakın mı?
Suriye halkını korkarım ki daha kötü günler bekliyor. Esad rejimi şiddeti tercih etti. Sokakta gösteri yapan insanları öldürüyorlar. Ordu ve gizli servis sokakta her gün  insan öldürüyor ve BM bile buna engel olmuyor. Çin ve Rusya Suriye’den yana tavır alıyor. Binlerce Suriyeli Türkiye ve Lübnan yönüne doğru kaçtı. Ama bütün bunlara rağmen Suriye’de değişim olacak. Suriye rejimi zamanımıza uygun değil ve varlığı eşyanın tabiatına aykırı.

Bugünlerde özgürlük rüzgârı yönünü bir miktar Suriye’ye doğru çevirmiş durumda. Elli yıllık tek partili iktidar ve istihbaratın üstünlüğü karşısında Suriye milleti özgürlüğüne ilk defa bu kadar yaklaştı. Suriye’nin geleceğini karartan rejim, günlük katliamlar ve ordunun sokağa çıkarılmasıyla halk üzerinde muazzam bir korku yaratmış durumda. Şayet rejimin kendi içinde büyük bir çatlak ya da darbe olmazsa ya bir dış müdahale olur ya da daha fazla akacak kan, rejimi kendisi ile beraber götürür.

Her şeye rağmen şöyle düşünüyorum ki, Suriye topraklarında özgür günler yakındır artık. Lakin bu yüz karası rejim ve onun karanlık güçleri ellerinden geldiği kadar bunun gecikmesini için çalışacak. Ben bu arada Suriye halkının, iki gözünde yansıyan özgürlük aşkını büyük bir sevgiyle izliyorum. İki tarafın arasında asker, muhaberat, akan saf bir kan ve yetim çocuklar var.

***

İran’da İslam’ın günlük hayatla imtihanı
19 Haziran 2011

Simorgh Hotel, Tahran’ı kuzeyden güneye kesen en uzun caddesi Vali Asr’ın zengin kuzey bölgesinde bulunuyor. Üç gün süren ve bana sanki üç yıl anlatsam bitmeyecekmiş gibi gelen izlenimler edindiğim Tahran gezim, 8 Haziran sabahı bu otelin önünden başladı. Hem Türkiye’den birlikte gittiğimiz arkadaşlar, hem de niyetimi anlayan herkes, ısrarla, gideceğim yere taksiyle gitmemi, Tahran’da ‘şehri gezmek’ diye bir şey olmadığını, ‘hedef belirleyip oraya gitmem gerektiğini’ dayattı. Her nasılsa, otobüs durağına indim ve önüme çıkan ilk İranlı ile konuşmaya başladım. O andan itibaren de üç gün boyunca önüme gelen herkesle konuştum, her yere girdim çıktım. İran’da İslam ve günlük hayat ilişkisinin ne olduğunu görmeye çalıştım.

Duraktaki, adının Reza olduğunu söyleyen orta yaşlı adamdan başlayalım. Kanada’da yaşadığını, gezmeye geldiğini ve yakınlarda bir yerde akrabalarının lokantasını ziyaret ettiğini bir çırpıda anlattı. Hangi dilde konuştuğumuzu bile konuşma bitince anladım. Reza, kendisinin kenti iyi bilmediğini, akrabalarının bana yardımcı olacağını o kadar ısrarla söyledi ki, sonunda üç yüz metre ötedeki lokantaya girdik.

Beni Mahmoud isimli lokanta sahibi genç akrabasıyla tanıştırdı. Her ne kadar Mahmoud’un makam masası en az iki müşteri masası kadar yer kaplayan azamette olsa da, kendisi oldukça alçakgönüllüydü. Mahmoud gerçekten de Reza’nın dediği kadar vardı. Bir çırpıda bütün Tahran’ı anlattı. Güney’e inmememi, Kuzey’de dolaşmamı istedi. “Şimdi” dedi, “bana şu paralarını göster, sana paraları tanıtacağım.” Elbette aklımdan ilk, “İşte, kimseyi dinlemesen olacağı budur” geçti.

Ama hayır, Mahmoud gerçekten de tıpkı 20 yıl önce Diyarbakır’da, Nusaybin’de falan rastlanabilecek türden insanların naifliği ile 50 bin riyalle neler alabileceğimi anlatmaya başladı. Sonra bunu bozuk para yaptı. Çünkü her şey küçük parayla halledilirmiş, örneğin otobüs sadece bin riyalmiş. Çıkarken, “bari bozuk param varken, suyun parasını ödeyeyim” diyecek oldum, yine örneğin 20 sene önceki bizim köylülerin verebileceği tepkiyi verdi: “Misafirden para alınmaz. Bir de akşam yemeğine kesin bekliyorum…” Mahmoud, eklemeyi de unutmadı: “Yeni otobüslere bin, onlar klimalı.”

METRO, İSLAM’IN KURALINI ALTÜST ETMİŞ
Yeni bir otobüse bindim. Otobüslere önden biniliyor ve girişte para ödenmiyor. Herkes inerken öne geliyor ve yaklaşık 30 kuruş kadar olan ücreti ödüyor. Bunun mantığının ne olabileceğini düşünürken, arka kapıdan sadece kadınların inip bindiğini ve arka tarafın kadınlara ayrıldığını fark ettim. Kadınlar, indikten sonra öne dolaşıp aşağıdan parayı uzatıyor. Karı-kocalar ya da akrabalar da haremlik–selamlık biçiminde oturuyor.

Vali Asr Meydanı’nda inip Azadi Heykeli’ni görmeye Mehr Abad yönüne gitmek için yine durağa gittim. Bu sefer, otobüs durağında da haremlik selamlık vardı ve tıpkı bizdeki metrobüs sistemi gibi bir sistem çalışıyordu. Metrobüs durağında kadınlar ve erkekler bölümü yazıyla da işaretlenmişti ve görevliler de karıştıranlara ‘yardımcı’ oluyordu.

Azadi Heykeli fotoğraflardakilerden daha çirkindi ve zaman kaybetmeden, başka yerleri de görüp, sonra üniversitelerin bulunduğu meydana metroyla gitmeye karar verdim. Gördüm ki, Tahran’da İslam’ın kuralları metroya kadarmış. Tıklım tıklım dolu olan metroda haremlik selamlık yok. Ayrıca iniş ve binişlerde de herkes istediği kapıyı kullanıyor. Kentin merkezlerinde, kapitalist pazarın gereklilikleri İslam’ı kendine uydurmuş. Hatta metrodan indikten sonra sanki İstanbul’daymışçasına üç kadınla bir taksi dolmuşu paylaşarak İnkılâp Meydanı’na geldik. Kentin çeperinde haremlik selamlık otobüslerde sakin ve dingin bir biçimde bana gülümseyen İranlılar, metroda birden bire öne geçmek için itişip kakışan yolculara dönüşüyor. Kadınlar da bu yarışın içindeydi. Aslında metronun ön vagonu kadınlara ayrılmış diye duydum ama kadınlar koşuşturma içinde, nereyi bulursa oraya oturuyor.

Metroya binerken çok ilginç bir şey oldu. Metro kartı almak istedim. Sorumlu kişi Türkiye’den geldiğimi anlayınca, “Ne bileti ya, benim biletimle geç” deyip turnikeyi açtı. Bunu bir kere de otobüste bozuk para aranırken başka bir adam yaptı.

“ÇOK KİBİRLİSİNİZ… ABD’LİLER GİBİSİNİZ…”
Metrodan üniversitelere yürüyerek gidilebilecek bir yerde indim. Kısa sürede bu denli yeni deneyimden başım dönmüş bir biçimde İnkılâp Meydanı’nda bir kitapçıya girdim. Bizde Kadıköy ve Beşiktaş’ta rastlayabileceğimiz ‘bonus’ saçlı, kolu dövmeli, kolyeli bir gence selam verdim. Zaten yabancı olduğumu anlayan genç de merakla yanıma yaklaştı. Azad İslam Üniversitesi Öğrencisi Resul bana gönüllü rehberliğe de başladı.

Önce raflardan başladık. Marquez, Irvin David Yalom, Andre Gide, Salinger ve Hitler birbirine yakın yerdeydi. Sonra onun en sevdiği İranlılara geçtik: Mustafa Mestur, Ahmet Şamlu, Sadık Hidayet, Mehdi Akhavan Sales de o taraftaydı. Ancak, Orhan Pamuk, Yaşar Kemal yoktu kitapçıda.

Resul, bana o kadar çok şey anlatmak istiyordu ki, bir ara saatine baktı ve “saat 15’e kadar dersim yok, seni gezdirebilir miyim” dedi. Körün istediği bir göz… Adı meydan olan ama uzun ve genişçe bir caddeden ibaret İnkılâp Meydanı’nda dolaşmaya başladık. Resul felsefe seviyor. Batılı felsefecileri merak ediyor. Avrupa’yı görmek istiyor. Onun için İngilizceye önem veriyor. Türkiye’ye hiç gelmemiş. Gelmeyi de düşünmüyor. Israr edince nedenini anlatıyor: “Çok kibirlisiniz. ABD’lilere benziyorsunuz. Kendinizi beğenmişsiniz…”

22 yaşındaki bir genç hiç Türkiye’ye gelmeden bunları nereden çıkarıyor? Şunları söyledi: “Buraya çok Türk gelir. Onlarla konuşmak isteriz. ABD’liler gibi cevap verip giderler. Hiç vakitleri yokmuş gibi davranırlar, küçümserler. Bizimle sohbet etmezler…” Resul, belki on kez “sen öyle değilsin” dedi elbette!

MİLLİYETÇİLİK DİNDARLIKTAN ÖNCE
Söylediklerini 3 gün boyunca başkalarına da sordum. Evet, Türkiye, İran’da zengin ve şımarık akraba gibi algılanıyor. Hem kıskançlık hem de biraz düşmanlık duygusu var. Elbette bunun için de Türkiye’nin emperyal ruhunu ve Türkiye’den giden insanların bu ruhu taşıyor olmasını da tartışmak gerekiyor.

İran’da Perslerin Türklere dair başat duygusu buyken; Azeriler ise, tam tersine örneklerini yaşadığım biçimde Türkiye hayranlığı içinde. Mezhep olarak Perslere ama dil olarak Türklere yakın olan Azerilerin Türkiye sempatisini herhalde milliyetçilikle açıklayabiliriz. Milliyetçilik, Perslerin de dindarlıktan daha ağır basan duygusu gibi görülüyor. Konuştuğumum herkes dini, milli aidiyetini belirleyen unsurlardan biri olarak görüyor.

Örneğin başka bir İranlı üniversite öğrencisi, bana “bizi nasıl görüyorsunuz” diye sorduğunda, ‘milliyetçiliğini okşayan’ klişe özellikleri saydıktan sonra “dindarsınız” dediğimde bana şöyle itiraz etmişti: “Çok yanlış. İranlılar asla dindar değil. İran’da devlet dindar. Halk değil…” Makine Mühendisliği öğrencisi Mohsin, “çalışkansınız, dürüstsünüz, ticareti çok iyi biliyorsunuz” gibi başka milletlere de söylenebilecek, pozitif gördüğü hiçbir şeye itiraz etmedi. Günlük hayatta gerçekten de dinin ulusal motiflerden arındırılmış farklı herhangi bir izine rastlamak mümkün değil.

Bir de dini politika olarak görüyorlar. Örneğin bir öğrenciye dindarlıkla ilgili soru sormaya kalktığımda bana “ben politikayla ilgilenmiyorum” dedi. Humeyni ile birlikte Ali Hamaney’in de fotoğrafı asılı. En az on kişiye Humeyni’nin yanındakinin kim olduğunu sordum. Yarıdan fazlası bilemedi. Savunmalar arasında “politikayla ilgilenmiyorum” en baştaydı. Rejimin halkla bütünleşmesi ya da halkın rejimi ne kadar içselleştirdiğine dair bu durum bir fikir verir mi? Belki.

BÜTÜN BÖLGE KAYNIYOR, İRAN NİYE SESSİZ
Azad Üniversitesi kütüphanesinin tam karşısında 6 katlı bir binanın bir cephesine yağlı boyayla, kafası üç kata sığacak büyüklükte bir gencin portresi yapılmış. Resul bunun ne olduğunu anlattı: “Hani savaş olmuştu ya Irak’la. Bu gencin evi buradaymış. Savaşta ölmüş…” Başka yerlerde de benzer portreler görünce anlıyorum ki, Irak–İran savaşı yeni İran ulusunun oluşumunda ciddi bir rol oynadığı kadar, hâlâ ulusal ruhu ayakta tutan bir figür. Belki de, yüzyıllardır Kerbela’nın yasını tutan İranlılar ve Azeriler, bu savaşın şehitlerini de bu ‘yas’a dâhil ederek daha yıllarca diri tutacak.

Parkların, sinemalarının, kitapçı dükkânlarının önlerinde dolaşırken Resul’un arkadaşlarına rastladıkça bize ‘takılanlar’ oldu. Tahran Üniversitesi’nin önünden geçerken, “demek o büyük gösteriler burada oluyor” dedim, ortaya. Hepsi sustu. Bu sefer Ayşe Arman gibi sordum: “Siz kendinizi özgür hissediyor musunuz?” Birbirlerine baktılar. Resul, felsefi bir cevap verdi: “Özgürlük ihtiyaçlarınızla ve bildiklerinizle ilgili bir şeydir…” Ayşe’liğe devam ettim: “Bütün bölge kaynıyor, siz de niye bir şey olmuyor?” Baktım ortamı iyice bozuyorum, beni ajan sanacaklar. Hemen işi dalgaya vurdum. Bu soruların cevabı herhalde sokaktan alınmaz. Hele üç günde hiç alınmaz.

İkinci gün. Laleh parkta bir banka oturuyorum. Yanıma el ele tutuşmuş, üniversite öğrencisine benzer iki genç gelip oturuyor. Kadın ve erkeklerin birbirlerine çok yaklaşmadığı İran’da nasıl oluyor da, iki genç el ele parkta geziyor! Yavaşça tüymeye yelteniyorum ama yıllar önce Hakkâri’de de böyle insanlar gördüğümü, buralarda geleneksel bir davranış biçimi olduğu aklıma geliyor. Zaten çocuklar da kendi hallerinde. Birisi cep telefonuna dalıyor, diğeri gidip dondurma alıyor kendine. 

İnsanların giysileri de çok dikkat çekici. Genç modernler, oldukça dar pantolon giyiyor ve kadınlar pantolonun üstüne etek ya da etekli elbise giyiyor; saçlarının sadece arkası kapalı, başörtüsü düştü düşecek gibi. Erkekler de çok dar pantolon, dar gömlek giyiyor ve saçlarını şekilden şekle sokuyor. Bizde son dönemde ‘apaçi’ dedikleri saç şekilleri oralarda çok moda.

SINIFLI TOPLUM VE YOKSULLUK
Kentin ortalarından, güneyine doğru giden bir otobüse biniyorum, pencereden dışarıyı izliyorum. Her köşe başında bir banka şubesinin bulunduğu İran’da, insan herhalde her aileye bir banka şubesi düşüyor hissine kapılıyor. Enflasyonun yüzde 20-25’lerde dolaştığı İran’da banka şubelerinin çokluğu neye delalettir anlamadım ama bu bankaları dolduracak kadar ekonomik zenginlik de sokakta görülmüyor.

Merkezde ve kuzeye doğru ilerledikçe büro ve dükkân tabelaları daha bir cafcaflı ve büyük görülse de, kent, tabelalara bakıldığında bir esnaf cenneti gibi. Kitapçılardan başka, lokantalar, pastaneler, elbise mağazaları, bakkallar, manavlar ve gazete bayileri de herhangi bir uluslararası şirketin uzantısı olmadığı gibi başka da şubesi olmadığı hissi veren küçük işletmeler. En büyük tabelalara tabii bankalar sahip.

İran’ın sınıflı toplum olduğu, İslami bir eşitlik olmadığını, kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerine sahip olduğunu unutmamak gerekiyor. Bunu en çok da yoksul kesimlerde görmek mümkün. Zenginlik ve varlık, dışarıdan bakana her ne kadar rahatsız edici görülmüyorsa da, yoksulluk oldukça belirgin bir biçimde görülüyor. Özellikle İstanbul’daki Kapalıçarşı’nın benzeri olan Büyük Bazar’ın güneyinden itibaren Tahran’ın en az yarısında, yoksulluğun ve sınıflı toplumun ne olduğu somut bir biçimde anlaşılıyor. Kentin güneyinde, bırakın kışkırtılmış ihtiyaçların karşılanmasını, temel ihtiyaçların karşılanması için bile insanların ne kadar çok çalıştıklarını ve karınlarını zor doyurduklarını öğreniyorsunuz.

Herkesin öve öve bitiremediği Büyük Bazar’a geliyorum. Artık bir Çin pazarına dönmüş olan Bazar’ı dolaşmadan hemen çıkıyorum. Hem Büyük Bazar hem de etrafı hayatımda gördüğüm en kaotik ve sürreal mekân. Binlerce motosikletli Bazar’a müşteri taşıyor. Motosiklet bir taşıma aracı olarak kullanılıyor ve sanki özellikle yoksul güneyde herkese bedava dağıtmışlarcasına her yerde.

Bazar’ın karşısındaki Bank Melli şubesi önüne gölgeye atıyorum kendimi. Büyük banka şubesinin demir duvarları Kuran ayetleri levhalarıyla süslenmiş. Ayetler İngilizceye de çevrilmiş. Ayetlerin gölgesinde yorgun düşmüş esnaflar, pazar ziyaretçileri, işçiler ve kadınlar da oturuyor. Yanımdaki adamla konuşmaya çalışıyorum. Şansım varmış o da Erdebil bölgesinden Ali isimli bir Azeri çıkıyor.

YOKSUL AZERİLERİN AFYONU: TÜRK ARABESKİ
Ali, İbrahim Tatlıses’in sağlığını soruyor, Sibel Can, Hülya Avşar, Emrah ve Mahsun Kırmızıgül hakkında da sorular soruyor. Sorduğu konulardaki cahilliğimi anlayamıyor. Ben de ona geçim meselesini soruyorum. Verdiği cevap her şeyi açıklıyor: “Geçim iyi olsa ben serin Erdebil’i bırakıp tozun toprağın içine buralara gelir miydim?” Burada da işler kötüymüş.   

Tekrar İnkılâp Meydanı’na doğru dönüyorum. Asıl derdim üniversiteye girmek. Tahran Üniversitesi binası da bir hayal kırıklığı ve kapıda görevlilerin beklediği bir lise bahçesi gibi kampus. Zaten kampusa girmeye de izin yok. Daha önce Resul’den duyduğum ama sevmediğini anladığım Cafe Frenc’e giriyorum. Bu ‘Fransız Cafe’ dedikleri, birden fazla kahve çeşidi olan sıradan bir pastane işte. Yeme içme ayakta. Tezgâhın arkasında makam masasının yanındaki koltuğa izin falan almadan çöküyorum. Bir kahve istiyorum. Kahveyi getiren çocuğa “Türkçe bilen biri var mı” diye soruyorum.

Beş dakika sonra iri yarı bir genç geliyor. İhsan, 27 yaşında. Bir küçük Azeri köyünde doğmuş. Birkaç yıl önce Tahran’a göçmüş. Yarım saat sohbet ediyoruz. Özetle anlattıkları: “Aylığım yaklaşık 45 dolara geliyor. Avradım da var, uşağım da. İstanbul’a gelip iş bulmak istiyorum. Burada yaşam zor, her şey pahalı. Kira veriyorum, yol parası da var…” Kendisi normalden biraz daha az maaş alıyormuş. Normal maaş da 60 dolar falanmış. Çıkarken yaklaşık 5 dolar kadar bir bahşiş bırakıyorum. Çok utanıyor, konuştuklarından pişmanlık duyuyor, bu paranın çok büyük olduğunu söylüyor. Bahşişi onun için vermediğimi söylüyorum: “Uşağın için, çocuğa hediye al” Gelecek sefer onlarda kalmaya söz verince parayı alıyor.

Sonra bir telefon kartı almak için, bir büfeye uğruyorum. Büfenin sahibi orta yaşlı Azeri hemen sohbete başlıyor. “Benim avrat tam Türk’tür” diyor. Telefona sarılıyor. “Ne oldu” diyorum. “Yahu sizin kızınızdır, bir sesini duysun diye arıyorum…”

Büfenin önünde bir sürü gazete var. Bir kısmının başlıklarını tercüme etmesini istiyorum. Konuları şöyle karikatürize edebiliriz: “İran çok büyük bir ülke ve dünya çapında siyaset yapıyor, ABD bütün kötülüklerin anası, İsrail de az domuz değil.” Ön sayfalarda o gün Bahreyn ve Suriye ile ilgili haberler vardı. Şii bağlantılı veriliyordu bunlar. Bir de Kuzey Kore’nin büyük lideri Kim Il Sung’un konuşması bazı gazetelere tam sayfa yer bulmuştu! Ahmedinejad’ın ve birkaç sporcunun fotoğrafı da her gün her gazetenin birinci sayfasındaydı.

Havaalanında başörtülü Alman hostesleri görünce takıldım. “Siz de mi başörtüsü takıyorsunuz artık?” Nereli olduğumu sordular. “Türkiye de İran olursa görürsünüz o zaman” diye biri bana çatacak oldu. “O olur mu bilemem ama böyle giderse, İran kesin Türkiye olur…”

İnandım mı söylediklerime? Büyük oranda…

***

Gilad ve Furkan'ı birlikte hatırlamak
12 Haziran 2011

“Ben, Kattab el-Şahid Azz-a-din el-Kassam’ın hapsindeki Noam Schalit’in oğlu asker Gilad. Anne ve baba, kardeşim ve kız kardeşim, İsrail Ordusu’ndaki asker arkadaşlar, hepinize hapisten özlemlerimi ve selamlarımı gönderiyorum. İsrail hükümetinin ve ordusunun benim durumumla artık ilgilenmemesini ve Kattab el-Kassam’ın isteklerine cevap verilmemesini üzüntüyle karşılıyorum. Hapishaneden serbest bırakılmam için isteklerinin karşılanması ve mektuplarına cevap verilmesi gerektiği açık.

Ben uyuşturucu ticareti yapan bir çetenin üyesi olarak değil, bir askeri operasyonun parçası olan bir asker olarak hapsedildim. Anne ve baba, nasıl benim aileme geri dönmem gerekiyorsa, aynı biçimde binlerce Filistinli anne ve babaya da çocukları geri verilsin. Hükümetin benimle ilgileneceğinden ve Mücahitlerin isteklerine cevap vereceğinden umudum büyük… Uzun bir hastane muayenesine ihtiyacım var. Hapisteki asker oğlunuz Gilad Schalit.”

Gilad Schalit, bu mektubu, ilk ve son kez ailesine seslenmesine izin verildiği 2009 Eylül ayında videoya okudu. Ancak o tarihten bu yana, ne İsrail tarafından Schalit’in mektuptaki yaklaşımına uygun bir adım atıldı ne de Hamas, Schalit hakkında kamuoyuna yeni bir bilgi verdi.

Olayın, İsrail’i ve ordusunu ilgilendiren yanlarını Gilad çok iyi özetlemiş. Olayın Hamas’ı, El Fetih’i ve Filistinlileri ilgilendiren yanları yok mu? Bizleri ilgilendiren bir yanı yok mu?

Bugünlerde Türkiye başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinden barış gönüllüleri ikinci ‘Mavi Marmara’ benzeri bir eylemle İsrail’e barış filosu çıkartması yapmaya hazırlanıyor. Sağıyla ve soluyla, İslamcısı, Hıristiyan’ı ve Yahudi’siyle eyleme ilgi büyük ve bu sefer sadece bir gemi değil, orta boy bir filonun çıkartmaya hazırlandığı yazılıyor.

Oysa bu barış gemileri, büyük ses getirecek ‘barış gösterisi’ yapmak yerine, kendileri için küçük, barış ve Gilad için çok büyük bir adım atabilir. Bunun için şimdi Gilad Schalit’in mektubunu ve durumunu gündeme getirmekte fayda var. Hem olayı hatırlayalım, hem de Gilad’ın tam da bugünlerde neden gündeme getirilmesi gerektiğine biraz daha yakından bakalım.

SAVAŞ ESİRİ Mİ TERÖRİSTLERİN ELİNDE Mİ?
Gazze’de 26 Haziran 2006 günü sabahın erken saatlerinde Filistinli militanlar kazdıkları bir tünelden İsrail tarafına geçti ve Kerem Schalom kasabası yakınlarında konuşlandırılmış İsrail birliğine saldırdı. Filistinlilerin saldırısı sırasında iki İsrail askeri öldürüldü ve Gilad Schalit’in de aralarında bulunduğu dört asker yaralandı. Omzundan ve elinden yaralanan Schalit’i de yanlarına alan militanlar kayıplara karıştı. Bir gün sonra eylemi Halk Direniş Komitesi, Kassam Tugayları ve adı o zamana kadar duyulmamış olan Caiş el İslam adlı bir grup ortak üstlendi. Sonra hepsi birden üstlendi, sonra…
 
Gilad, kaçırıldığı 25 Haziran 2006’dan bu yana, hâlâ yaşıyorsa, hiçbir statüye sahip olmadan, Hamas’ın kontrolü altında tutuluyor. 19 yaşındayken çatışma sırasında yaralı olarak kaçırılan, önümüzdeki günlerde olayın üzerinden tam beş yıl geçecek olan Gilad Schalit bir savaş esiri mi? Savaş esiriyse, 1949 tarihli BM İnsan Hakları Cenevre Konvansiyonu hükümlerine göre, en azından ailesiyle görüştürülmesi gerekmiyor mu? Yargılanması, cezaya çarptırılması, cezasının ne olduğunun ve nasıl çekeceğinin açıklanması, haklarının ne olduğunun bildirilmesi gerekmiyor mu? Savaş esiri değilse Schalit’in statüsü ne?
Yıllardır bin bir acı çekilerek kurulan Hamaslı veya El Fetihli Filistin yönetimlerinden hak, özgürlük ve insan hakları konusunda titizlik göstermeleri, düşman ordudan kaçırılsa bile, genç bir askerin hak ve hukukunun olması gerektiğini iyi bilmeleri beklenir. ‘De facto’ olarak Gazze’de iktidarda olan Hamas ve Batı Şeria’daki Mahmud Abbas liderliğindeki El Fetih’in, Gilad’ın statüsü ve geleceği hakkında beş yıl sonra bile bir şey söylemeleri yeterince düşündürücü. Kaldı ki, hem İsrail’i hem de Filistin tarafını savaş suçlusu ilan eden BM raporları dikkate alındığında da, Schalit olayında Hamas’ın ‘adam kaçırma’ eyleminde bulunmadığı, aksine savaş sürdüren taraflardan biri olarak ‘savaş esiri’ aldığı ortadayken, soruların önemi daha da büyüyor.
 
Bir halkın esaretten kurtulup özgürlüğüne kavuşması, bir ülkenin işgalden kurtulup bağımsız olması için mücadele veren örgütler, henüz daha ‘iktidar yozlaşması’ yaşayacak kadar iktidara yerleşmeden bile, kaçırılan bir askeri, 5 yıldır dehlizlerde saklıyor ve onu en temel haklarından mahrum bırakıyorsa, Gilad’ın akıbetini daha yüksek sesle sormamız gerekiyor. ‘Özgürlükçü’ Mavi Marmara kamuoyunun da bu tür sorular sorması gerekmiyor mu?   
 
FURKAN EVİNE DÖNEMEYECEK, GİLAT DÖNSÜN 
Bugünlerde “Gilad Schalit’e ne olduğunu” sormamız için, Gilad’ın kaçırılma yıldönümü olması ve Filistinlileri ‘prensipte insan haklarına uymaya çağırma’ dışında da nedenler var. Başta da söylediğimiz gibi, Gazze ablukasının kırılması başta olmak üzere, çeşitli taleplerle ama sonuçta Filistinlilerin özgürlüğü ve Ortadoğu barışı için Mavi Marmara gemisi gibi bazı gemiler yola çıkmak üzere. Gemilere binecekler olanlar ve onları destekleyenler, ısrarla bunun Ortadoğu barışı için bir sembol olduğunu vurguluyor.
 
Demek ki, savaşın ve vahşetin bitmesi için insanlar sembolik bir arayış içinde. Ama Mavi Marmara sonuçta barış uğruna bir sembolden çok, yeni acıları hatırlatan, bir süreci tekrarlayan başka bir sembol olmadı mı? Böyle olmayabilirdi, amaç bu da değildi ama bu tarz yönelimlerden bu sonuç çıkıyor işte. Furkan Doğan, bugün sadece barışın sembolü mü yoksa biraz da İsrail devleti terörünün katlettiği mazlumları anlatmak için bir sembol mü? Hayır, Furkan hiçbir zaman İsrail’in zulmünün sembolü değil herhalde sadece barışın sembolü olmak istemişti ve 19 yaşında öldürüldüğü için artık evine dönemeyecek. Birkaç yıla kadar da unutulup gidecek.
 
19 yaşındaki çocuğunun eve dönememesinin ne demek olduğunu en fazla Furkan’ın annesiyle babası bilir. Gilad’ın anne ve babasının beklentisini, acısını, taleplerini de en çok Furkan’ın annesiyle babası bilir. Yazdığı mektupta anne babasına Filistinli hapis çocukların da anne babası olduğunu hatırlatan Gilat da biliyor bunları.
İki halkın da barış içinde yaşaması için bir sembol aranıyorsa, Gilad’ın eve dönmesinin sağlanması iyi bir başlangıç olabilir. Dişe diş göze göz yerine, sadece barış için sembolik bir şeyler yapmak istiyorsak, gemiler Gilat’ı ve tutuklu Filistinli çocukları alıp anne ve babasına vermek için yola çıkmalı. Ya da gemiler başka bir şey için çıksa da bu gemi de yola çıkmalı.
 
İSRAİL PAZARLIK YAPMIYOR
Şimdi 5 yıl önce olup bitene biraz daha yakından bakalım. Gilad’ı kaçıran gruplar, bir gün sonra Gilad’ın ellerinde olduğunu ve İsrail’in cezaevlerindeki Filistinli bütün kadın ve çocuk tutukluları serbest bırakması karşılığında daha fazla bilgi verebileceklerini bildirdi. İsrail her zamanki gibi, hapistekilerin bırakılması üzerinden bir pazarlık yapmayacağını açıkladı. Gruplar “siz bilirsiniz” anlamına gelen bir bildiri yayımladı ve sustu. Filistinliler, görüşmelerin tekrar başlayabilmesi, kaçırılan askerin yaşayıp yaşamadığının açıklanması için şartların yerine getirilmesinde ısrarlı oldu. 
 
‘Teröristlerle pazarlık yapmama’ açıklamasının ardından İsrail, 28 Haziran’da askeri kurtarma amacı da güden ‘Yaz Yağmuru’ adını verdiği bir operasyon başlattı. Operasyonda Gazze’de bütün evler aranırken, insanlar gözaltına alındı, yaralananlar oldu. İsrail, Mahmud Abbas’tan da kaçırılan askerin kayıtsız şartsız kendilerine teslim edilmesini istedi. Hamas, İsrail’e 1 Temmuz günü, başka bir ültimatom verdi: “Hem Yaz Yağmuru operasyonu durmalı hem de İsrail hapishanelerindeki bin tutuklu serbest bırakılmalı. Yoksa Gilat ölür…” Operasyon durdu ama tutukluları serbest bırakma konusunda resmi açıklama yine, “Teröristlerle bu konuda pazarlık yapmayız” oldu. Buna rağmen İsrail’in kadın ve çocuklar başta olmak üzere bazı tutukluları gayri resmi bir biçimde serbest bıraktığı da o günlerde gündeme geldi.

BBC 1 Temmuz 2006’da Filistin yönetimi kaynaklarından aldığı bilgiye göre, İsrailli askerin hayatta olduğunu ve yarasının tedavi edildiğini açıkladı. Filistin makamları bu haberi “bilgimiz yok” diye yalanladı. Filistin yönetimi üstelik İsrail devletinin saldırgan ‘arama–tarama’ tutumuyla, Gilad Schalit’in hayatını tehlikeye attığını açıkladı. İsrail’in cevabı buna çok sert oldu. İsrail hükümeti, “askere zarar verilirse, gökyüzünü başınıza yıkacağız” açıklaması yaptı. Filistin yönetimi, “İsrail’in attığı el bombaları yüzünden asker zarar görebilir demek istedik” açıklamasında bulundu.

DİYALOG YERİNE SAVAŞ
İsrail, kaçırılan asker olayında tıpkı İkiz Kuleleri saldırıya uğrayan ABD yönetimi gibi davrandı. Bir insan hayatının kurtulmasından çok, zedelenen onuru ve “ben sana gösteririm” duygusuyla hareket etti. Ancak bir türlü ne zedelenen onurunu tamir edebildi ne de Hamas karşısında nihai bir üstünlük kurabildi. 2006 yılı Ekim ayında İsrail bütün Gazze’de evlere tek tek bakacağını ve her yeri arayacağını bildirdi ve operasyona başladı. Bunun üzerine Halk Direniş Komitesi Schalit’in sağ olduğunu ve acı çekmediğini açıkladı. Bu Filistin tarafından Gilad’ın sağ olduğuna dair yapılmış ikinci açıklamaydı. Uzun süre her iki taraftan da ses çıkmadı. 

17 Ocak 2007’de kaçıran gruplardan birinin sözcüsü Mumtaz Durmuş, Schalit’in Hamas’ın elinde olduğunu ve onunla ilgili tek karar vericinin artık Hamas olduğunu açıkladı. Kaçırıldıktan bir yıl sonra, 25 Haziran 2007’de Hamas, Gilad Schalit’in göründüğü bir videoyu İsrail tarafına gönderdi. Ancak Schalit’in ailesi tarafından ziyaret edilmesi veya Kızılhaç’ın sağlık kontrolü yapması isteğini Hamas kabul etmedi.

İsrail, askerin kurtarılması için başka operasyonlar da düzenledi ama tam bir kovalamaya dönen operasyonların hiçbirinden sonuç alamadı. İki taraf da karşılıklı yıpratma taktikleri, operasyonlar, karşı operasyonlar ve çatışmalarla beş yılı geride bıraktı.

GÖRÜŞMELER OLDUYSA DA SONUÇ YOK
Bu dönemde diplomatik girişimler de oldu. Ortadoğu’da ve hele de İsrail–Filistin barışında yılan hikâyesine dönen diplomatik girişimlerin Gilad etrafında dönen ve hiçbir olağanüstülük taşımayan kısmının küçük bir özeti de şöyle:

İsrail, öncelikle terörist örgüt olarak gördüğü Hamas ve benzeri herhangi bir başka Filistinli örgütle diplomatik görüşmeyi veya pazarlığı reddettiğini açıkladı. Ancak, hem Hamas’ın Gazze’de seçim kazanması hem de Lübnan Savaşı sonrasında Hamas ve el Fetih’in Ulusal Birlik Hükümeti kurma konusunda anlaşması, İsrail’in Hamas’a, en azından Filistin yönetimine karşı tutumunu değiştirdi. İsrail, Mısır üzerinden Filistinlilerle dolaylı bir diplomasi başlattı.

İsrail, diyaloga başlamak için Gilad’ın serbest bırakılması ön koşulunu öne sürüyordu. Gilad’ın serbest bırakılmasından sonra, Filistinli tutukluların aralıklarla serbest bırakılmasının gündeme gelebileceğini belirtiyordu. Hamas liderlerinden Halid Meşal, 2006 yılı Ekim ayı sonunda, bir hafta önce İsrailli bakan Benjamin Ben-Eliezer ile görüşen Mısırlılarla görüşmek için Kahire’ye gitti.

İsrail, detaylarını açıklamasa da Mısır’da kabul edilecek plana uyacağını bildirdi. Ayrıca, Gilad’ı kaçıran 3 grup, 28 Ekim’de Mısır planını kabul edeceklerini açıkladı. Bu görüşme gayri resmi olsa da her iki taraf açısından da birbirini tanıma ve pazarlık anlamına da geliyordu.

Beklenildiği gibi bir gelişme olmadı ve görüşmelerden bir şey çıkmadı. Bir diğer Hamas lideri İsmail Haniye, 2007 Ocak’ında Lübnan’da yayınlanan El Hayat gazetesine, “İsrail ile tutuklu değişiminin çok karışık ve zor olduğunu” açıkladı. Sonra da Filistin tarafı suçu, Mısır’ın önerisini kabul etmediğini ileri sürdüğü İsrail’e yükledi. “Bir grup Filistinli tutuklunun serbest bırakılması sözü karşılığında Gilad’ın serbest bırakılacağı” biçiminde olduğu zannedilen Mısır planının detayları da kamuoyuna zaten yansımadı.

BİR GÖRÜNTÜYE 19 FİLİSTİNLİ SERBEST
2009 yazında ABD, AB ve Mısırlı diplomatların başka bir planı taraflara sunduğu tartışılmaya başlandı. Plan şuydu: Gilad, Hamas tarafından Mısır sınırına getirilecek ve sınırda Mısır gizli servisine verilecek. Daha önce tartışılan tutuklu değişimi ya da Filistinlilerin serbest kalmasına kadar Gilad, Mısır’ın elinde kalacak. Bu süre içinde ailesiyle görüşmesine izin verilecek. Hamas milletvekili ve Meclis sözcüsü Abdulaziz Duwaik, İsrail’in iyi niyet gösterisi sonucu zamanından önce 23 Haziran’da serbest bırakıldı.

Eylül ayında Mısırlı ve Alman diplomatlar Hamas’a, İsrail’e Gilad Schalit’in son durumunu gösteren bir video göndermesini kabul ettirdi. 30 Eylül 2009’da Hamas, 19 Filistinlinin hapisten serbest bırakılması karşılığı Schalit’in görüntüsünü İsrail’e verdi.

Kasım sonunda, Schalit’in Mısır sınırına getirilmesiyle 450 Filistinlinin serbest bırakılacağı daha sonra Schalit’in İsrail’e gönderileceği ve 750 tutuklunun daha özgür bırakılacağı basına yansıdı. Bu tarihte basında “Gilad Schalit’in yakında serbest bırakılacağı” tartışılmaya başlandı. Serbest kalacaklar arasında, İsrail tarafından 5 kez ömür boyu hapis cezasına çarptırılan El Fetih’in aslında Arafat’tan sonraki lideri gözüyle bakılan Marwan Barghouti’nin adı da geçiyordu. Ancak bütün bunların hepsinin ‘yalan’ olduğu kısa sürede anlaşıldı ve Gilad bulunduğu dehlizden çıkamadı. 

GİLAD’IN AİLESİ ÇADIRA TAŞINDI
İsrail, Gilad’ı unutmuş gibi duruyor. Schalit ailesi, çocukları kaçırıldıktan beri evlerini bırakıp çadırda yaşamaya başlamış. Gilad’ın anne ve babası, oğullarının unutulmaması ve gündemden düşmemesi için başbakanlığa yakın bir yerde kurdukları çadırda yaşıyor. Aile böylelikle, “çocuğumuzun hangi koşullarda yaşadığı belli değilken, biz evimizde uyuyamayız” mesajı da vermek istiyor.

En son geçen yılki kaçırılma yıldönümüne denk gelen, 27 Haziran 2010’da aile, ülkeyi boydan boya geçmek için 300 kilometrelik bir protesto yürüyüşüne başladı. Aileye kısa sürede başkaları da katıldı ve yürüyüş 7 bin 500 kişinin katıldığı büyük bir gösteri halinde sürdü. Aile, oğullarının kurtulması için kayıtsız şartsız İsrail’in Hamas ile tekrar görüşmelere başlamasını istiyor. Şartlar görüşmede gündeme gelmeli.

OĞLUMA SADECE ONU SEVDİĞİMİ SÖYLEMEK İSTİYORUM
Gilad‘ın annesi Aviva ve babası Noam, El Fetih ve Hamas arasında Mayıs ayında imzalanan barış anlaşmasından sonra Filistin Otonomi Yönetimi’nin artık muhatap alınması gerektiğini ve İsrail’in doğrudan Filistin yönetimiyle ilişkiye girmesini savunuyor. Geçen ayki gelişmeler sonrasında İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’ya bir mektup yazan Aviva ve Noam, bu yönde adım atmazlarsa, İsrail hükümeti aleyhine mahkemeye başvuracağını da bildirdi.

En önemlisi de aile, İsrail hükümetinden, vergi toplayan bir güç olan, yani egemen devlet gibi davranan otonomi yönetiminden, çocuklarının akıbetinin öğrenilmesini istiyor. Ailenin başbakana sorduğu sorular aslında beş yıldır dile getirdikleriyle aynı: Gilad nerede? Sağlığı nasıl? Bundan sonra ne olacak? Neden ailesi ya da herhangi bir yardım kuruluşu kendisini ziyaret edemiyor?

Ailenin mektubuna İsrail hükümetinin ne cevap verdiği belli değil ama İç İstihbarat Başkanı Juval Diskin’in görevi devrettiği günlerde Schalit ailesinden özür dilediği Batılı basına şu cümleleriyle yansıdı: “Gilad’ı eve getiremediğim için çok üzgünüm. Bu iş benim sorumluluğumda ve görevimdeydi. İlk günden itibaren bir ekip kurarak bütün imkânlarımızla çalıştık. Bütün çabamıza rağmen başaramadık…”

Gilad’ın babası Noam Schalit, bu laflar üzerine tabii ki “vatan sağ olsun” falan demedi ve şunları söyledi: “Sizin hatalarınız yüzünden oğlum 5 yıldır bir bodrumda yatıyor. Oğlumun kaçırılışından bu yana yapılan bütün yanlışların sorumlularının işin sorumluluğunu hareketle değil de, lafla üstlenmeleri de bizi üzüyor.“   

Baba laflara, hamaset nutuklarına, güç gösterilerine, kimin haklı kimin haksız olduğu gibi tartışmalara karınlarının tok olduğunu, sadece çocuklarını geri istediklerini belirtiyor. Çocuğunun kaçırılışının 1500. gününde basına konuşan baba Noam, tek istediğinin şu olduğunu söyledi: “Sadece ‘Gilad’ demek isterim. ‘Seni ne kadar çok özledim ve ne kadar çok seviyorum’…”

Dini, dili, ırkı ne olursa olsun, bir babanın çocuğuna bunları söylemesini sağlamaya çalışmak, herhalde büyük barış gösterileri yapmaktan, büyük nutuklar atmaktan ve bölge lideri büyük politikacıların vicdansız laflarını dinlemekten daha değersiz değil.

***

Apolitik olma hali 'yeni politika' mı?
05 Haziran 2011

Berlin’de 20–22 Mayıs tarihleri arasında çeşitli ülkelerden bir araya gelen akademisyenler, Karl Marx’ı yeniden düşündü. Humboldt Üniversitesi’nde düzenlenen “Marx’ı Yeniden Düşünmek” konferansında (Rethinking Marx) çeşitli açılardan Marx tartışıldı.

Kongre, hem tartışma konuları hem de akademik camianın uluslararası düzeyde saygın isimlerini bir araya getiren konuşmacıları açısından oldukça ilginçti. Son ekonomik krizden sonra her düzlemde adeta moda olan “Marksizm’i yeniden düşünme”nin belki de ilk kez akademik Marksistlerce topluca gerçekleştirildiği Berlin konferansında ele alınan konuların her biri elbette en az bir yazı konusu. Daha çok Marksizm’in felsefi ve düşünsel yönüyle ilgilenen akademisyenler ve eleştirel Marksistlerin konuşmacı olduğu kongrede, en azından Marksist batı düşüncesinin ve akademik Marksizm’in güncel tartışma başlıklarını görmek mümkün.

Kongreye konuşmacı olarak katılanlardan biri de, Martin Luther Üniversitesi Sosyoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Serhat Karakayalı idi. Başta ‘göç’ olmak üzere, çeşitli konularda kitapları ve çok sayıda makalesi bulunan Karakayalı ile hem Berlin’deki kongreyi hem de ‘yeniden’ Marksizm’i konuştuk.

Görüşme yapılan kişinin görüşlerini aynı yazı içinde eleştirmek ya da görüşme yapılan kişiye beğenmediğiniz fikirleri söylediğinde ısrarla karşı tezi dikte ettirircesine soru sormak ne gazetecilik ne de tartışma etiği ile bağdaşan bir şey. Almanya’nın Duisburg kentinde doğan Karakayalı ile Almanca gerçekleştirilen görüşmenin kısaltılarak yapılan çevirisini okurken bunu da düşünmenizi öneririm.  

>>>>“Marx’ı Yeniden Düşünmek” konferansını kim, neden düzenledi? Konferansın önemli konuşmacıları kimlerdi? Kimler izleyici olarak katıldı? Konferansa ilgi nasıldı?
Konferans resmi olarak Humboldt Üniversitesi tarafından düzenlendi ama Felsefe Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Rahel Jäggi tarafından organize edildi. Bence konferansın düzenlemesindeki amaçlardan biri, Marx’ın teorilerini felsefe için tekrar verimli hale getirmekti. 
Önemli konuşmacılar arasında bence Saskia Sassen, Etienne Balibar, Wendy Brown ve Moishe Postone vardı. Konferans salonları o kadar doluydu ki, oturumları yönetenler sürekli geçiş yollarının boş bırakılması ricasında bulunmak zorunda kaldı. Bence genç öğrencilerden emeklilere kadar en az bin kişi izledi. Kadınlar erkekler, lise mezunu olmayanların yanında profesörler, hatta bir tane de şirket ve yatırım danışmanı bile sunuşlarla ilgilendi.
   
>>>>Konferansta sizi en çok etkileyen sunumu kim yaptı? Sunum neden önemliydi?
Benim için Etienne Balibar ve Alex Demirovic’in sunuşları önemliydi. Çünkü Balibar öğrenciliğimden beri takip ettiğim, önemsediğim ve çok şey öğrendiğim biri. Demirovic’in sunuşu da çok hoşuma gitti çünkü Marx’ın, şu ya da bu siyasal teoriyi nasıl eleştirdiğinden çok, devlet dolayımlı siyaset yapma biçimini her zaman eleştirdiğini ve radikal biçimde bu tarzı reddettiğini çok güzel gösterdi.

>>>>Yakın zamana kadar özellikle ‘postmodern teori’de, üniversitelerde ve akademide Marx’tan hiç kimse en azından hayırhah bahsetmiyordu. Ne oldu da Marx tekrar aktüel hale geldi?
Bu ‘postmodern’den ne anlaşıldığına, kimin kastedildiğine bağlı olarak değişir. Aslında bahsedilen postmodern yeni teorisyenlerin Marx’ı unuttuğu ya da yok saydığı tam olarak doğru değil. Bu insanların çalışmalarına yakından bakıldığında, hepsinin yoğun bir biçimde Marx ile meşgul olduklarını hemen görmek mümkün. Foucault, Derrida ya da Deleuze, Marksist programatiği reddetmedi; aksine, daha çok zamanlarının ana akım düşüncesi olarak Marksizm’i yaşadı. Bununla birlikte, sosyalizm sonrası Marksizm’in büyük bir krizle karşı karşıya kaldığı doğru ve böyle olmaması garip bir durum olurdu zaten.
İnsanlığın teknik ve sosyal olarak üstesinden gelebilecekleriyle, gelemediği her şey arasında, henüz dünden beri ortaya çıkmamış olan aralık, sürekli büyüyen, artan bir boşluk olarak ortada duruyor ve belki de tam bu yüzden Marksizm bugün güncel. Ancak, bununla birlikte ‘faydacı pratik’ düşüncesinin popülist, gerici bir yanı da var.
Facebook aracılığıyla rejimlerin yıkıldığı ve aynı zamanda kredi değerlendirme kuruluşlarının değerlendirmeleriyle bütün ekonomilerin çökertildiği bir ortamı aynı sosyal dünyanın içinde yaşıyoruz. Yeni çelişkiler olarak bunlar ortaya çıkıyor.

>>>>Marx’ın, konferansın yapıldığı Humboldt Üniversitesi’nin duvarındaki sözünü hatırlarsak, Marx’ta ‘dünyayı değiştirme’ hedefini nasıl yorumlarsınız?  “Filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindiler, oysa aslolan dünyayı değiştirmektir” sözünden ne anlamalıyız?  
Aslında tartışmaların önemli bir kısmı Marksist teoriden hangi siyasal sonuçlar çıkarmak gerektiği sorusu etrafında dönmüştü. Gerçekten de Marksizm’in kapitalizm tanımlaması kendi içinde derin değişkenlikler gösterir: Komünist Manifesto ve Alman ideolojisi gibi siyasi yönün vurgulandığı Marx’ın erken dönem eserlerinde sınıflar, tarihin kesin temel aktörü olarak tanımlanırken, tarihsel değişim ve dönüşüm sınıflar mücadelesine bağlanır.  Ama ‘Kapital’de bambaşka bir perspektifin olduğu görülür:  Burada artı değer yasası incelenir ve tarihin temel aktörü olarak görülür.

Biri sınıfları tarihin aktörleri olarak gören ve onların itici ve dönüştürücü gücüne inanan bir bakış açısı, diğeri de değer yasasının tarihin asıl aktörü ve itici gücü olduğuna inanan ve sınıfları sadece tarih sahnesinde karşımıza çıkan karakter maskeleri olarak gören bir bakış açışı.

Hangi perspektifin öne çıkarıldığına bağlı olarak farklı siyasal konseptler ortaya çıkar. Bir yanda toplumsal gelişmeleri ve süreci bekleyen oportünizmi, diğer yanda Lenin’le bağlantılanan “sadece devlet ele geçirilirse, devrim mümkündür” anlayışını görmek olası. Sonuçta her iki stratejinin de felaket olduğu görüldü.  ‘Yorumlama’ ve ‘değiştirme’ arasındaki kontrastın her zaman yanlış değerlendirildiği bir bağlamda, yorumlamanın düşündüğünüzden daha önemli olduğunu düşünmek gerekiyor.  Marx’ın yorumlama karşısındaki polemiği, tarihi kendi içinde anlamlı bir süreç olarak yorumlamaya yatkın Hegelcilere karşı yöneltilmişti.

>>>>Terry Eagleton bu konferansla ilgili Die Zeit’e yazdığı makalede, “Marksizm adına yapılan kötülüklerin günahlarını Marx’a yüklemek, enginizasyonun suçlarını Hz. İsa’ya yüklemeye benzer” diyor. Marx’a rağmen bir Marksizm’den bahsetmek mümkün mü?
Marxın teorisini, orijinal Marx’ı ve ardıllarının söylediklerini kesin bir biçimde ayırarak,  rehabilite etmek, son dönemde adeta geleneksel bir davranış biçimi haline geldi. Elbette bir düşünürü kendini takip edenlerle eşitlemek doğru değil ama açıkçası bir düşünür salt kendisine de indirgenemez. Althusser’un vurguladığı biçimde bildiğiniz gibi, önceki Marx ve sonraki Marx da birbirine tamamen benzemez. İlgili olmayan bütün suçları da ona yüklemek biçimindeki enginizasyon kötü örneğinde olduğu gibi,  suçun kimde olduğu sorusunun kendisi yanıltıcı.

Burada, ideallerine ihanet edilmiş, çıkarcı düzenler tarafından kötüye kullanılmış bir kutsal Marx resmi çiziliyor ki bu durum belki iyi bir film için bir şeyler sunar ama toplumsal problemlerin çözümü anlamında bir şey sunmaz. Daha önce de bahsettim, Marksist düşüncenin kendisinde de çelişkiler var. Bu çelişkiler Marx’ın bazı konuları iyi düşünemediği ile ilgili değil, aksine kendisinin de ısrarla belirttiği gibi, gerçekliğin kendisi çelişkili. Bu çelişkiler Marksizm’in bütününü kapsıyor ve bunlar bazen birbirlerine karşı olan düşünce biçimlerinden bazen de tek tek düşünürlerden kaynaklanıyor olabilir.

>>>>Peki, bu kriz kapitalizmin krizi mi yoksa kapitalizmin bir biçiminin krizi mi? Marksistler bunu nasıl tartışıyor?
Bu oldukça tartışmalı. Bazıları bu krizin, kapitalizmin finans kapital haline gelmiş biçiminin krizi olduğunu yani finans kapital hâkimiyetinin krizi olduğunu söylüyor ve buradan yola çıkarak, finans piyasalarının güçlü bir biçimde yeniden düzenlenmesiyle bu krize çözüm bulunabileceğini ileri sürüyor. Bu Avrupa’daki birçok devlet tarafından da savunuluyor. Bu stratejinin bir parçası olarak hedge fonlarının terk edilmesi ve bununla birlikte bu fonların felaket sonuçlarından kurtulmak da var. Bunlar arasında emekliliğin güvenceye alınması ve özel emekliliğin kaldırılması örneği de gündemde.
Diğer görüş ise, finans kapitalin krizi biçiminde yaşadığımız bu kriz ivmesinin kapitalizm mantığının kendisinin krizinden başka bir şey olmadığını söylüyor. “Daha fazla kâr gütmeyen, insani bir kapitalizm mümkün olabilir mi” sorusu gerçek bir soru. Bence bu soruya verilebilecek kesin bir cevap yok. Pratik olarak kapitalizm siyaseten bastırılabilir ve aynı zamanda da uygarlaştırılabilir. Ama kapitalizmin doğal dinamiği kalır ve elbette bundan sonra çıkacak krizlerden nasıl kurtulunacağı tarihsel konstellasyonlara ve tesadüflere bağlı.

Bugünkü krize karşı aşırı sağcı hareketler gibi oldukça rahatsız edici bazı reaksiyonların da olduğu unutulmamalı. 
 
>>>>“İnsanlar dünyanın sonunun geleceğine inanır, kapitalizmin sonunun geleceğine inanamaz” diyen teorisyen sizce ne kadar haklı?
Zizek’in sözleri harfi harfine değerlendirilirse, bu radikal bir karamsarlıktan başka bir şey olmaz. Ama bence o başka bir şeye işaret ediyor: Kapitalizmin alternatifsiz olduğuna dair düşüncemizin saçmalığına… Evet, bence de bugün çok sayıda insan kapitalizmin sonunun gelebileceğini düşünebilir ama yalnız bunu da dünyanın sonu olarak düşünür. Başka bir dünyanın mümkün olabileceğine dair sosyal fantezi yoksunluğu içinde olmamızın nedenleri arasında elbette reel sosyalizmin hayal kırıklıklarının bir payı var. Marx adına Sovyetler Birliği’nde ve bağlı ülkelerde gerçekleştirilen deneyimler, sonuçta neredeyse büyük cezaevleri haline dönüşmüşse (ki bunun hâlâ yaşayan örnekleri var), insanların “başka türlü bir şey yapma” önerilerine uzak durmasına şaşırma hakkımız yok.

>>>>Avrupa’da ve Almanya’da akademide Marx ne kadar aktüel? Üniversiteler Marx’ı ne kadar önemsiyor?
Bütün Avrupa’yı değerlendiremem ama Marx Almanya’da en azından tarihsel bir figür olarak önem taşıyor. Birçok caddeye ve meydana adı verilmesine rağmen örneğin hâlâ hiçbir üniversiteye adı verilmedi. (Almanya’da birçok üniversite ülkenin şair, yazar ve filozoflarının ismini taşıyor. S.İ) Üniversitelerin sosyoloji bölümlerinde Marx bir klasik ve toplumun sosyal yapısı seminerlerinde sınıf kavramı üzerine tartışma yapılmayan ders yok. Ama birçok profesör ‘sınıf’ kavramı yerine ‘katman’, ‘çevre’ gibi kavramları kullanmayı tercih ediyor. Üniversite dışından finanse edilen araştırmalarda mümkün olduğunca Marksist kavram ve anlayıştan uzak duruluyor ki, bu kavramlar 1970’li ve 80’li yılların aksine şimdi ‘out’ görülüyor.   
 
>>>>Siz Almanya’da doğmuş birisiniz. Almanya’da yaşayan Türkiyelilerin solla ya da Marksizmle ilişkisi ne? Siz Marksizm ile nasıl tanıştınız?
Yaşadığımız semtt Türk ve Kürt solu vardı. 1 Mayıslarda bizim evin önünden başlayan yürüyüş bütün Almanya’nın en büyük konvoyu olurdu ve oradaki afiş ve pankartların çoğu Türkçeydi. O zamanlar beni en çok etkileyen şey ise, yürüyüşte 10 metrede bir başka bir parti yer alırdı ve bunlar başkasıyla karıştırılmamaya büyük bir önem gösterirdi. Almanya’da bir fıkra var: İki Alman devrimcisi kitlesel işçi sınıfı partisi kurmak için bir araya gelir, sonra bir üçüncüsü de bunlara katılmak için geldiğinde, parti üçe bölünür. Diğerinden ayrılıklarına çok önem veriyordu Türkiye solu. Ancak beni bir şey daha çok rahatsız ederdi: Şehitler ve kurbanlar etrafında şekillenen ama özünde kişi kültüne dayanan bir özellik çok belirgindi ve bu durum bir biçimde yeni sol olan batı solunda ciddi hiç bir önem taşımıyordu. Her iki durumun karşılaştırılması ve Türkiye solunun Almanya’daki genel durumu bana inanılmaz ve gerçeküstücü geliyordu. Bizim oradaki Türkiye solunun durumunun, insanların gerçek hayatlarıyla hiç bir ilişkisi yoktu ve ve aptalcaydı. Marx’a ben eleştirel teori üzerinden geldim.

>>>>Göçmenler politik olarak solda mı? Negri’yi de dikkate alarak göçmenleri ve yeni göçmen politikalarını teorik olarak nasıl değerlendirmek gerekir?
Göçmenler özne olarak ve somut bireyler olarak ne düşünür, hangi duruşa sahip gibi sorularla ilgilenildiğinde her zaman oldukça zihin açıcı sonuçlara erişmek mümkün. Şu da bir gerçeklik: Almanya’da yalnızca göçmenler oy atsaydı her zaman sosyal demokratlar salt çoğunluğa ulaşırdı.
Göçmenlerin ilerici olması, kafalarından çok, bir ölçüde ayaklarıyla ilgili bir şey: Ayaklarıyla sınırları aşıyorlar, ayaklarıyla doğal olarak düşünülen toprak ve halk birliği ilişkisini aşındırıyorlar, ayaklarıyla geçici işgücü oluşturuyorlar ve Agamben’in kavramıyla söylemek gerekirse, hiçbir koruması olmayan ‘çıplak işgücünü’ oluşturuyorlar. Negri ve Hardt, göçmenlerden ‘hayalet’ diye bahsetti. Göçmenler gerçekten de 19. yüzyıldaki işçi sınıfı hareketi gibi her taraftan karşı çıkılan, küresel bir güç. Kelimenin tam anlamıyla göçmenlik gerçekten de bir emek hareketi.  

>>>>Fransa’daki ya da Yunanistan’daki gençlik eylemliliklerini veya liberter hareketleri nasıl değerlendirmek gerekiyor?
Bugün bu sırayı genişletmek lazım; Yunanistan’dan sonra Tunus, Mısır ve şimdilerde de İspanya sırada. Bu konularda binlerce şey söylemek lazım ama biz şimdilik bunlar hakkında çok az şey biliyoruz. Almanya’da her iki makalenin birinde, Arap devriminin internet kullanıcısı genç orta sınıfın devrimi olduğu yazılıyor. Böylelikle insanlar, bunların ‘bizim gibi normal yurttaşlar’ olduğuna ve çılgın İslamcılar olmadığına inandırılarak yatıştırılmaya çalışılıyor. Oysa bu açıklama olup bitenlerle en az ilişkisi olan şeyler. Kuzey Afrika’da veya İspanya’da hayatlarını engelleyen şeylere karşı insanlar kendilerini savunuyor. Bir yanda geleneksel despotizme karşı koyuyorlar diğer yanda kavranması daha zor bir şeye karşı, yani ‘pazarın görünmez eli’ne karşı insanlar isyanda.

İspanya’da insanlar protestolarını daha da ileriye götürmekte bir hayli zorlanacak çünkü sosyal sistemimizin temellerine çarpıyor bu gösteriler. Hiç ideolojik olmayan ve klasik anlamda siyasal bir projesi olmayan genç insanların Barselona’da bir rüya makinesi gibi, bir iç savaşı başlatmış olmaları, bunu hedeflemeleri beni çok duygulandırdı. Belki de bu ‘siyasal olmama’ hali ki bunu vurguluyorlar ve buna çok önem veriyorlar, bu örgütlü olmama hali, buna da önem veriyorlar, belki de yeni siyasal durumun kendisi. Apolitik olma hali, belki de yeni politika! Geleneksel, acilen gerçekleştirilmesi için ‘ileri sürülen talepler katalogu’ mantığından ve taleplerin hayata geçmesinin bazı pazarlıklarını yapacak liderden kaçış bu.

>>>>Örgütten, politikadan kaçış deyince, Avrupa’da Marksist örgütlenme var mı ki?
Bu ‘Marksist örgüt’ kavramı, Marx’ın bütün düşüncesine karşı çıkan saçma bir kavram. Marx’ın ‘Yahudi Sorunu’ kitabı yeniden okunmalı ve bu büyük düşünürün Jakobenizmi ve onunla ilişkilendirilen, devlet aracılığı ile toplumun yeniden yapılandırılması düşüncesini nasıl radikal bir biçimde eleştirdiği görülmeli. Bir örgüt her zaman küçük bir devlet anlamına gelir ve Marx’tan ilham alan birinin de başvuracağı sondan bir önceki yoldur. Bir örgüt her zaman biraz toplumdan çıkıp dağlara çekilen gerilla örgütlenmesine benzer. Sadece devleti yenmeyi düşünmeyip toplumun bütününün dönüştürülmesini düşünmek gerekiyor. Ben toplumun her yerinde bulunan, toplumsal bir solu savunuyorum, topluma içkin olan solu savunuyorum.
 
MARX BİR ZORUNLULUK
‘Rethinking Marx’ konferansının ardından yine Berlin’de 2-5 Haziran tarihleri arasında başka bir Marksizm konferansı düzenlendi. ‘Marx is muss 2011’ (Marx Bir Zorunluluk) adıyla düzenlenen bu kongrede de konuşmacı olarak akademisyenler bulunsa da, kongre düzenleyicileri kongrenin ‘antikapitalist’ bir kongre olduğunu belirterek siyasallığına vurgu yapıyor.

Elbette birinciye göre, oldukça siyasal bir kongre olan ‘Marx is muss’ zaten basında ‘Troçkistler kongresi’ diye tanımlandı. Kongredeki tartışma konuları daha çok Marksizm’in siyasal yönüyle ilgili. Ayrıca, Arap ülkelerindeki isyan hareketleri de kongrenin başka bir ağırlık noktası.

***

Komünizmle mücadele aracı olarak İslam
22 Mayıs 2011

Wall Street Journal muhabiri Pulitzer ödüllü ABD’li gazeteci Ian Johnson yıllardır siyasal İslam üzerine yazıp çiziyor. Osama bin Ladin’in öldürülmesinden sonra tekrar gündeme gelen, “Afganistan Savaşı’nda, ABD’nin Sovyetlere karşı İslami mücahitleri desteklediği ve bu savaştan da radikal siyasal İslam’ın doğduğu” tezi ve gerçekliği tartışılırken, Johnson’ı hatırlamamak olmaz. Johnson, geçen yıl ABD’de dört yıllık bir araştırma sonucunda ‘Münih’teki Cami-Dördüncü Cami’ diye tercüme edilebilecek bir kitap yayınladı. Kitabında, siyasal İslam’ın Afganistan savaşında ortaya çıkmadığını, çok daha önceleri, CIA ve Nazilerin başka bir çalışmasının ‘yan ürünü’ olarak doğduğunu kanıtlıyor. En azından CIA ve Nazilerin siyasal İslam’a ‘katkı’sının çok önce başladığını anlatıyor.

Johnson, siyasal İslam’ın ilk önce bir ‘antikomünizm’ olarak, İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler tarafından, savaştan sonra da Naziler ve CIA işbirliği ile örgütlendiğini, Hitler orduları içindeki Müslüman birliklerden başlayarak anlatıyor. Bütün bunları ‘İslam fobik’ ABD ve Avrupa aşırı sağcılarının bakış açısıyla değil, ciddi ve bilimsel bir araştırmacının titizliği ile yapıyor. Yine Johnson’dan, 2. Dünya Savaşı’ndan Afganistan savaşına kadar olan sürede, Nazilerin ve CIA’nın elinden kimlerin gelip geçtiğini, kimlerin bu tezgâhta ABD’nin parasıyla nasıl kendi örgütlerini kurduğunu öğreniyoruz. Kitapta, Mehdi Akif ve Said Ramazan gibi Müslüman Kardeşler’e de rastlıyoruz.

En iyisi, eski Nazilerin, CIA ve Müslüman Kardeşler’in Münih’te nasıl bir araya geldiklerine bakalım. Her üç kesim de kitapta bahsedilen bu camide toplanmıştı ve her taraf İslam’ı kendi amacı için kullanmaya çalışıyordu.   

NAZİLER, CIA VE MÜSLÜMANLAR

Kitap, cami etrafında bir araya gelmiş bir Alman faşist, bir CIA ajanı ve Hitler’in ordusunda görev yapmış bir Özbek imamla başlıyor.

Kitap 1941’de Hitler ordularının Sovyetler Birliği’ne saldırmasıyla başlıyor. Doğu cephesine yapılan çıkartmada Almanlar, çok sayıda Sovyet askerini esir alıyor ve bunların arasında çok sayıda Müslüman asker de var. Oryantalist ve Türkolog Gerhard von Mende, Doğu Ülkeleri Bakanlığı’nda kariyerli bir faşist olarak, bu Müslüman askerlerin komünistlere karşı nasıl kullanılabileceği konusunda kafa yormaya başlıyor.

Bir zaman sonra Özbek, Tatar, Kazak ve Kafkaslı bir grup asker, esir kampındayken Özbek bir din kardeşleri tarafından ziyaret ediliyor. Bu ziyaretçi, Hitlerin ordusundaki Müslüman birliklerinin birinin imamı olan Nureddinin Namangani’den başkası değil. Kısaca şu vaazı veriyor: “Sizler doğu birliklerinin temel taşısınız. Bir gün ülkeleriniz özgürleştiğinde sizler önemli mevkilere geleceksiniz…”

Bu ziyaretler araya başkalarının da girmesiyle sürüyor ve bir süre sonra Müslüman askerler taraf değiştiriyor, eğitiliyor ve Sovyetlere karşı tekrar cepheye sürülüyor. 1942’de bu askerlerden ‘Doğu Türkleri Silahlı Birliği’ oluşturuluyor. Başta Türklerden, Kazaklardan ve Kafkasyalılardan oluşan 150 bin kişilik bu ordunun, savaş sonuna kadar 1 milyon kişiyle temas halinde olduğu belirtiliyor. Hatta 1944’te bu birliğe bağlı bir ekibin Varşova isyanında Polonya ordusunun ve Yahudilerin bastırılmasında görevlendirildiği de belirtiliyor.

Ve sonra Almanya savaşı kaybediyor. Hitler savaşı kaybedince, Nazilerin ve ABD’nin komünizm düşmanlığının da bittiğini herhalde kimse düşünmüyor. Elbette Müslüman askerlerin çoğu Sovyetler Birliği’ne dönemiyor. Elbette eski Nazi generalleri ve CIA, hem yeni kurulacak Almanya hem de ABD için, bu askerlerden bir gizli servis kurmanın ilerde çok işe yaracağını biliyor. Gerhard von Mende işin başına geçiriliyor, Nureddinin Namangani bulunuyor ve bunların sorumluluğunu da CIA ajanı Robert H. Dreher alıyor. Çalışmaların yoğunlaştırılması işi için Münih seçiliyor. Bir grup Müslüman eski esir de, ABD ordusu ve gizli servisinde görevlendirilerek başka ülkelere gönderiliyor.

DAHA İYİ MÜSLÜMANLAR: MÜSLÜMAN KARDEŞLER 

50’li yılların sonunda birden bire Said Ramazan, yanında bir grup ateşli Müslüman gençle Münih’te ortaya çıkıyor ve kısa sürede önemli bir rol oynamaya başlıyor. Ramazan’ı tanımayanlar için o gününe dair kısa bilgi: Ramazan, Müslüman Kardeşler’in kurucucu Hasan el Benna’nın damadı. 1954’te Mısır’da cezaevinden çıktıktan sonra Seyid Kutb ile ülkeyi terk ediyor. Almanya’da doktora yapıyor, İsviçre’nin Cenevre kentinde bir İslam Merkezi’ni kuruyor. Çalışmaları sırasında CIA’nın dikkatini çekmiş olabileceği ve Münih’e getirildiği belirtiliyor. İsviçre gizli servis dokümanlarında Ramazan’ın CIA ajanı olduğu ve özellikle ünlü ‘Kudüs Müftüsü’ faşist Amin El Hüseyni ile sıkı ilişkileri olduğu belirtiliyor.
 
Ramazan gelir gelmez Münih’te bir cami yapılmasına başlanıyor. Yalnız bir sorun yaşanıyor. Said Ramazan, faşist Özbek imam Nureddin’den pek hoşlanmıyor ve onun imamlığını da tanımıyor. Ian Johnson şöyle yazıyor: “Nureddin Namangani’nin namaz kıldırdığı salonu terk ederdi. Ateşli genç öğrencilerden daha iyi yeni bir Müslüman kadro kurmaya çalışırdı.” Bu ‘daha iyi Müslümanlar’ CIA’nın daha fazla işine geliyor ve desteğini bunlardan yana kullanmaya başlıyor. Ramazan, cemaatin başına geçiyor. Tabii hep Münih’te oturup beklemiyor Ramazan, İslam devrimi ve anti Sovyetik propaganda için CIA’nın parasıyla dünyayı dolaşmaya başlıyor. Ama kısa süre sonra, komünist Sovyetlerin yanında ABD’ye karşı da propaganda yapmaya başlayınca işler karışıyor. Hatta Said Ramazan’ın Münih’te Suriyeli Caleb Himmet ve Mısırlı Yusuf Nada ile bir Müslüman Kardeşler triosu kurduğu ve sağlam ekiple artık kendilerine çalıştığı iyice su yüzüne çıkıyor.

İŞLERE PARA KARIŞINCA…
Ian Johnson kitabı hazırlarken, 1984–1987 arasında Münih’teki camide baş imam olarak çalışmış, yakın zamana kadar Müslüman Kardeşler’in lideri konumundaki Mehdi Akif ile 2004’te buluşuyor. Akif, kendisine, adım adım İslam devrimi örgütlediklerini, hiç aceleleri olmadığını, öncelikle kendilerini destekleyecek ve koruyacak bir taban kurduklarını anlatıyor. Mısır’da elbette şeriatın uygulanacağını ama İran’daki gibi yukarıdan aşağıya bir devrimi savunmadıklarını, aşağında yukarıya İslami devrimi savunduklarını belirtiyor.
 
Said Ramazan’a gelince… Ramazan’ın Avrupa’da çok sayıda ülke ve kentte bağımsız İslam birlikleri, kurumlar ve organizasyonlar kurduğunu görüyoruz. (Ramazan’ın çabaları Gülen cemaatinin faaliyetlerine bir hayli benziyor.) Ramazan bir süre sonra Müslüman Kardeşler’in gayri resmi dışişleri bakanı olarak anılmaya başlanıyor. Özellikle Ürdün, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan gibi ülkelerde İslam’ın tekrar canlanması için uğraşıyor. Bir İslam enternasyonalisti olarak yaşarken, hayatının son döneminde bu işlere para karıştığını, özellikle Suudi zenginlerin İslami hareketi parayla satın almaya başladığını söylemeye başlayınca yalnızlaşmaya da başlıyor. 9 Ağustos 1995’te öldü. Avrupa’da yaşayan iki oğlu Tarık ve Hani, babasından kalan teorik ve siyasi mirası farklı biçimlerde sürdürmeye çalışıyor.
 
İLK TAŞI EN MASUM ATSIN
Başbakan Erdoğan durup durup CHP ile Hitler’i ve Nazileri yan yana getirmeye çalışıyor. Erdoğan’ın tarihsel konseptinden kopararak yaptığı bu benzetmelerin bugünkü CHP’ye çamur sıçratma amacı taşıdığı çok açık olsa da, yine de bu tür benzetişler çok çeşitli açılardan oldukça tehlikeli. En azından Erdoğan’ın, “İnönü Hitler’e doğum günü hediyesi gönderdi” gibi sözler söylemeden önce, biraz daha düşünmesi lazım. Örneğin bir zamanlar dizinin dibine oturup fotoğraf çektirdiği Afgan Mücahit Gülbettin Hikmetyar’ın ABD, CIA ve Nazilerin paralarıyla finanse edildiğini, Hikmetyar öncesi anti Sovyetik İslami hareketin hiç de temiz olmadığını en azından şimdi bu kitaptan sonra daha iyi biliyoruz. Eğer Erdoğan değiştiyse ve hiç kimse “Hâlâ Hikmetyar’ın dizinin dibinde oturuyorsun” diyemeyeceğine göre, kendisinden  ‘tarih tartışmasını’ daha dikkatli yapmasını bekleme hakkımız var. 
 
Şunu da Erdoğan başta olmak üzere herkese hatırlatalım. Hitlere ve faşizme karşı tek bir güç direniş gösterdi: Komünistler! Hitler ve destekçilerinin de iki düşmanı vardı: ‘Komünist’ Sovyetler Birliği ve Yahudiler. AKP’liler, ileri geri konuşabilir ama yalan yanlış konuşarak dünya tarihini değiştirmek henüz mümkün değil. Faşizm bir insanlık suçuydu ve bunun karşısında bütün dünyada sadece komünistler vardı. Türkiye’de de faşizmden sadece komünistler zarar gördü. Ne deniyordu İncil’de: “İlk taşı masum olanınız atsın! “
 
Komünizmle mücadelede her şey mubahtı
Süddeutche Zeitung’tan Matthias Kolb, Ian Johnson ile 31 Ocak 2011’de bir görüşme yaptı. O görüşmenin özet çevirisi aşağıda.

>>>Münih’te bir camiyi, hakkında bir kitap yazacak kadar ayrıcalıklı kılan ne?
İslamın siyasal amaçlar için kullanılması üzerine üç deneyimin burada yaşanmış olması. İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nden gelen Alman Müslümanlarının Stalin’e karşı mücadelesiyle başlıyor bu. Sovyetler Birliği’ni güçsüzleştirmek için Soğuk Savaş yıllarında ABD aynı stratejiyi sürdürdü. 1960’lı yıllarda da Münih’i üs olarak kullanan Arap Müslüman Kardeşler geldi.

>>>Kitabınızın ‘Dördüncü Cami’ adı neyi anlatmak istiyor?
Londra’da 2003’de İslami kitapların yazıldığı bir kitapçıda aranıyordum. Duvarda, dünyanın en önemli camilerinin resmedildiği bir dünya haritası asılıydı. Mekke’deki büyük camiin, Kudüs’teki büyük cami ve İstanbul’daki Sultanahmet Camiin yanında Münih İslam Merkezi de görülüyordu. Bu çok ilgimi çekti. 

>>>O zamana kadar cami hakkında ne biliyordunuz? 
Münih İslam Merkezi’ni biliyordum. Çünkü daha önce bir ara siyasal İslam hakkında araştırma yapmıştım. Ama bu camiinin bu kadar önemsenmesine şaşırdım. Almanya’nın en büyük camisi değil, Avrupa’nın hiç değildi. Sonra öğrendim ki, Münih İslam Merkezi, Mekke gibi bir dini merkez olarak anlamlı değil, aksine 25 yıl Avrupa’da siyasal İslam’ın merkezi olduğu için anlamlıydı.       

>>>Siyasal İslam’ın merkezi neden Münih’te oluştu ki? 
Azerbaycan, Özbekistan, Tacikistan veya Kafkaslardan Alman Ordusu için savaşan adamların hemen hepsi, savaş sonunda Almanya’daki ABD birliklerinin elindeki bölgelere düşmüştü. Binlercesi geri gönderildi. Birkaç bin kişinin kalmasına izin verildi. Münih ABD’nin elindeki en büyük kentti ve burada Müslümanlar için iş vardı. Münih o zamanlar, ideolojik ön cephe kentiydi ve CIA’nin en önemli merkezlerinden biriydi. Çok büyük bir dinleme istasyonu vardı, konsolosluk Hongkong’tan sonraki ikinci büyük konsolosluktu. CIA’nin finanse ettiği propaganda kanalları Radio Liberty ve Radio Free Europe dil bilen ve antikomünist düşüncede olan insanlara ihtiyaç duyuyordu.

>>>Nasyonal sosyalistler, Sovyetler Birliği’nden Müslümanları toplama düşüncesine nasıl geldi? 
Bu fikir ağırlıklı olarak benim kitabımın üç baş figüründen biri olan Gerhard von Mende’den çıktı. Türkolog olan von Mende birçok dil biliyordu ve yoğun olarak Sovyetler Birliği ile uğraşıyordu. Sovyetler Birliği’nin aşil topuğunun Müslüman azınlıklar olduğunun bilincindeydi: Dinlerini baskı altına alan bu imparatorluğun bir parçası olmak istemiyorlardı. Sovyetler Birliği 1991’de gevşeyince, çözülüş aslında tam da bu çizgide oluştu. 

>>>Savaş sırasında bu işbirliği nasıldı? 
Naziler, Doğu seferinde yüz binlerce Müslüman’ı da cephede esir etti ve bunlardan bir kısmı gönüllü olarak taraf değiştirdi. On binlerce kişi, Nazilerin eğitiminden sonra Kızıl Ordu’ya karşı savaşırsa ülkelerini kurtaracaklarına inandı. Böylelikle SS Silahlı Birlikleri’nde imamlar bile görev aldı ama genel olarak Müslümanlar, anti semitizm gibi hassas noktaları olduğu halde Nazilere inanmadı.     

>>>Kitabınızda von Mende’nin Sovyetler Birliği’ni istikrarsızlaştırmak için Müslümanları kullanma fikrini sonra da sürdürdüğünü yazıyorsunuz.
Savaş sonrasında adamlarından bazılarını kullanmaya devam etmek istedi. O zamanlar Almanya’da 13 milyon savaş göçmeni vardı ve bu önemli bir siyasal güç oluşturuyordu. Muhafazakârlar, Oder-Neiße-Çizgisini benimsemekte zorlanıyordu.  Savaş Göçmenleri Bakanı Theodor Oberländer gibi politikacılar ki, daha sonra Nasyonal sosyalist geçmişi yüzünden bakanlıktan istifa etmek zorunda kalmıştı, von Mende’nin yetiştirdiği insanların Sovyetler Birliği’nin yıkılmasında etkili olacağına inanıyordu. Sonraki versiyon şöyleydi: Von Mende’nin Müslümanları ve diğer azınlıklar, yeni ülkelerinde söz söyleme hakkını ele geçirince, eski bölgelerini geri almaları için, daha önceden teşekkür borçlu oldukları Almanlara yardım edecekti. Böyle düşünmek realist değildi ve bunu hayata geçirecek para da yoktu.

>>>Para da Amerikalılardaydı…
O zaman CIA yüz milyonlarca dolar harcadı. Von Mende için çalışmış insanları, CIA gizli operasyonlarında kullanarak amaçlarına ulaşmak istiyordu: Örneğin ajanları Mekke’ye hacca gönderiyordu ve bu hacılar Sovyetler Birliği’nin Müslümanları ne kadar baskı altında tuttuğuna dair açıklamalar yapıyordu. Bağlantısızlar ülkeleri de bu anlamda Amerikan etkisindeydi. 

>>>ABD, tıpkı Naziler gibi, Sovyetler Birliği’ni istikrarsızlaştırmak istiyordu. 
Bir motif daha vardı. 1950’li yıllarda daha çok kapitalist mi yoksa komünist modeli mi takip edeceğine henüz karar verememiş, bağımsız yeni ülkeler ortaya çıkmıştı ve Washington bunları dikkatle takip ediyordu. O zamanki ABD Başkanı Eisenhower çok dindar biriydi ve batının, Sovyetler Birliği gibi ateizm propagandası yapmayıp, din özgürlüğünü savunduğu için Müslüman dünyada önemseneceğini düşünüyordu.  

>>>Ve bu mücadele için Washington yeni ortaklar arıyordu.
Aynen, komünizmle mücadelede her şeye izin vardı. En sonunda Amerikalılar, bir zamanların Nazi savaşçılarının, Münih’teki Müslümanların, dünyada inandırıcı bir biçimde İslam’ı temsil edemeyecekleri sonucuna vardı. Sovyet basınında bunların geçmişleri sürekli gündeme getiriliyordu ve bir zaman sonra bunlar yük olmaya başladı. 

>>>Bu boşluğu sonra Arap Müslüman Kardeşler doldurdu.  
Müslüman Kardeşler bu role çok daha uygundu: Genç, hırslı, İslam dünyasıyla bağlantıları olan, eğitimli insanlardı. Bu iç çekişme sırasında Münih’e cami kuruldu.

>>>Cami Yaptırma Derneği’nin kuruluşu 1958’di. Neden 1973’e kadar inşaat sürdü?  
İç çatışmalar vardı ve parayı toplamak da uzun yıllar sürdü. En sonunda inşaat Libya yani Kaddafi tarafından finanse edildi. Gecikmeye, cami üzerinde bir etkisi kalmadığını anlayan Alman makamlarının da projeyi artık desteklememesinin etkisi oldu. Bütün askerler istifa etti, böylelikle Müslüman Kardeşler ve onların resmi olmayan Dışişleri Bakanı Said Ramazan için yollar açıldı.
 
>>>Münih Camii, 1973 sonrasında Müslüman Kardeşler için hangi rolü oynadı?  
2010’a kadar Müslüman Kardeşler’i yöneten Mehdi Akif, 1984–1987 arasında bu camiinin baş imamıydı. Cami güvenilir bir geri çekilme yeriydi ve aynı zamanda sakince plan yapmak ve rahatsız edilmeden başka ülkelerde faaliyetleri organize etmek için bir platformdu. Camiinin yönetim kurulu neredeyse siyasal İslam’ın ‘kim kimdir’indeki (Who's who) kadroların hepsini kapsıyordu. Müslüman Kardeşler o kadar güçlüydü ki, örneğin çoğunlukta oldukları halde Türk göçmenlerin yönetime girmesini engelleyebiliyorlardı. Bu dikkat çekici bir durum: Siyasal İslam zannedildiği gibi Almanya’ya misafir işçilerle gelmedi.

>>>Gizli servisler orada neler olup bittiğinden haberdar değil miydi? 
Öncelikler değişmişti. Örneğin, bu kitabın önemli aktörlerinden biri CIA ajanı Robert Dreher oradan Vietnam’a geçmişti ki, bu ABD’nin çıkarlarının değişmesini gösteriyor.  1970’li yıllarda Almanlar, Kızıl Ordu Fraksiyonu ve sol terörizmle savaş halindeydi. Camiinin sorumluları hiçbir biçimde göze batmıyordu.

***

Üç kadınla medeniyetler buluşması
29 Mayıs 2011

Her kim Türkiye’de özgürlüklerden ve liberalizmden bahsediyorsa Sabine Leutheusser-Schnarrenberger adını bir yere yazmalı. Hele bunlardan söz eden kişi televizyonlarda ahlak dersi veren ileri demokrat bir kanaat önderi, kibirli liberal köşe yazarı, onurlu milletvekili, ahlaklı bakan, sorumlu parti yöneticisi ve hatta başbakan ise, bu ismi sürekli aklında tutmalı. En azından, ülkemizde her insan hak ve özgürlüklerinden, parlamentonun onurundan, liberal düşünceden falan bahsedildiğinde utançla bu uzun isim hatırlanmalı.

Kasetlerin, telefon dinlemelerin ayyuka çıktığı, dört kadın almanın faziletlerinin anlatıldığı, internet yasaklarının gündemde olduğu, iktidardan farklı düşünmenin ‘terör suçu’ sayıldığı bu günlerde bir ülkede, bildiğiniz bir liberal olan bu Alman parlamenter ve Adalet Bakanı Sabine Leutheusser-Schnarrenberger’i hatırlamak neye yarar? Bu soruya cevap vermek yerine, Sabine Hanım’a dair birkaç anekdot anlatayım, gerisine isterseniz siz karar verin:

DEVLET ÖZEL HAYATA GİREMEZ
Almanya’da 1995 yılı sonlarına doğru, 14 Aralık günü öğleden sonra televizyonlarını açanlar, haberlerde parlamentoda bir kadının ateşli ateşli bir süre konuştuktan sonra ağlamaya başladığını ve ortalığın biraz tuhaflaştığını gördü. Aynı kadın, kısa bir aradan sonra kendini topladı ve 18 Mayıs 1992’den beri sürdürdüğü Adalet Bakanlığı görevinden istifa ettiğini açıkladı. Meclis başkanının kendisine son birkaç söz daha söylemesine izin vermesini istedi ve şunları söyledi:

“İnsanların özel hayatlarını gözetlemeye ve konuşmalarını dinlemeye izin veren bir hükümette görev alamam. Savunduğum liberal düşünce asla, kişilerin özel hayatlarının sere serpe göz önüne serilmesine müsaade etmez. Nedeni ne olursa olsun, devlet bireyin özel hayatına giremez, girilmesine müsaade etmez. Bu karar Almanya’nın faşist döneminden sonra aldığı en acı, en karanlık kararlarından biridir. Almanya bu karardan sonra yas tutmalıdır. Ben bu karardan dolayı kendi adıma utanç içindeyim…”
Bu sözler o yıllarda televizyonlarda defaten gösterildi. Sabine Leutheusser-Schnarrenberger, yasa gereği, yaklaşık bir ay sonra, 17 Ocak 1996’da bakanlıktan ayrıldı. Partisi, liberal Hür Demokrat Parti (FDP) iktidarda kalmasına, muhafazakâr Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) ile koalisyonu sürdürmesine rağmen Sabine Leutheusser-Schnarrenberger istifa etmişti, neden?

SOL LİBERAL-SAĞ LİBERAL
Almanya, 16 yıl süren Helmut Kohl’ün başbakanlığı döneminde 1980’li ve 90’lı yıllarda ‘suçla mücadele’ adı altında bir hayli histerik kararlara imza attı.  Özellikle yabancı suçlularla mücadele, uyuşturucu kaçakçılığı gibi konularda hükümet, Meclis’ten şüpheli telefon dinleme, şüpheli evi ya da büroyu gözetleme veya ortam dinleme yasası çıkartmak isteyince, koalisyonun küçük ortağı FDP’deki bir avuç liberal, liberal düşünceye göre bunun asla mümkün olmaması gerektiğini savunmaya başladı.

Leutheusser-Schnarrenberger, bu düşünceyi savunanların başını çekiyordu ve parti sağ liberallerle-sol liberaller olarak bu konuda ayrıştı. Konu üyelere soruldu ve üyeler yasaya evet demek gerektiği yönünde oy kullandı. Leutheusser-Schnarrenberger’in ağladığı oturumda da tasarı Meclis’e geldi,   teknik düzenleme için liberallerin oyuyla komisyona gönderildi. Tasarıya kendi grubu evet oyu verdi. Peki, tasarı bizdeki gibi, polise istediği anda ve her zaman kılıfına uydurarak dinleme hakkı veriyor muydu? Ortam dinleme veya gözetleme hakkı kimlere veriliyordu ve hangi durumlarda bu hak kullanılabilecekti?

DİNLEME İNSAN ONURUNU ZEDELER
Bir avuç liberalin önlemek için canla başla savaştığı yasa aslında, bizim öpüp başımıza koyabileceği bir yasaydı ve yasa daha çok ‘nasıl dinlenilemez, nasıl gözetlenilemez’ konusunu düzenliyordu. Ama buna rağmen, mahkemeye yasayla belirlenmiş bazı ciddi durumlarda dinleme ve gözetleme hakkı veriyordu. Ne okyanus ötesine ne de berisine asla dinleme veya gözetleme hakkı vermediği gibi; mahkeme, sadece suçla veya soruşturmayla ilgili kısımları sadece dava süreci boyunca kullanmayı da karara bağlıyordu. Savcı ya da hâkim kararı değil, mahkeme kararıydı aranan.

Bütün bunlara rağmen, Sabine Leutheusser-Schnarrenberger, gözyaşları içinde ‘evrensel liberal ilkeleri’ hatırlattı ve yasakçı zihniyet altında bakan olma onursuzluğunu taşıyamayacağını bildirdi. Bu yasayı çıkaracak hükümetten istifa etti. Asla, başka gerekçelerle hükümetinin kararını savunmaya kalkmadı. Yasa tasarısının her görüşüldüğü oturumda partisi ve hükümet aleyhinde, tasarı aleyhinde canla başla konuşma yaptı.

Tasarı 1998’de hükümet çoğunluğu ile yasalaştı. Leutheusser-Schnarrenberger, kendisi gibi sol liberal olan parlamenterler Gerhart Baum ve  Burkhard Hirsch  ile yasa aleyhine Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme 2004 yılında, bu üç kişinin taleplerini haklı buldu ve yasanın yer yer ‘insan onurunu zedelediğine’ ve bu anlamda “Anayasa’ya karşı olduğuna” karar vererek yasayı iptal etti.

Sabine Leutheusser-Schnarrenberger, “Önemli olan hükümet ya da bakanlık değil. Önemli olan evrensel prensipler ve insan onuruydu” diye açıklama yaptı. Buna ‘varan bir’ diyelim.

KENDİ BAKANLIĞINA KARŞI DAVA
Şimdi ‘varan iki’ye bakalım. Varan iki biraz daha ilginç gibi görünüyor. 2007 yılında bu sefer hükümette sosyal demokratlarla–muhafazakârlar koalisyonu vardı ve yine hükümet ‘suça karşı mücadele’ adı altında bir yasa çıkarmıştı. 2007 Kasım ayında çıkan yasa, telefon konuşmalarının ve internet bağlantı izlerinin 6 ay saklanmasına, gerekirse bu arşive polisin mahkeme kararıyla uzanabilmesine imkân veriyordu. Kısaca, ‘veri saklama yasası’ diyebileceğimiz yasaya karşı da bu üçlü Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. (Bizde verilerin bırakan 6 ay saklanılmasını adeta sonsuza dek saklandığını ve isteyen herkesin bu verilere ulaşabildiğini hatırlayalım.) Mahkeme başvuruyu görüştü ve geçen Mart ayında kararını verdi. Bu yasa da iptal edildi.

2 Mart 2010 tarihindeki karar duruşmasında Adalet Bakanlığı’nı Anayasa Mahkemesi’nde kim temsil etti dersiniz? Tabii ki, Sabine Leutheusser-Schnarrenberger. Çünkü Leutheusser-Schnarrenberger bu arada liberallerin ortaklığında kurulan Merkel hükümetinde 28 Ekim 2009’dan beri Adalet Bakanı’ydı. Yani 13 yıl sonra tekrar aynı göreve gelmişti. Peki, daha önce karşı olduğu, Adalet Bakanlığı aleyhine Anayasa Mahkemesi’ne gittiği yasayla ilgili olarak duruşma günü ne tutum aldı? Herkes, kendisinin gitmesine gerek olmadığını, hatta başka başvurular da olduğu için, zaten davanın görüleceğini ve şikâyetini geri çekmesini önerdi. Leutheusser-Schnarrenberger elbette, bizzat mahkemeye gitti. Elbette davadan vazgeçmedi ve kendi bakanlığına karşı açtığı davada, kendisine karşı muhalefette olduğu zamandaki tutumunu sürdürdü. Yasa iptal edildi. Olay biraz karışık gelmiş olabilir ama şöyle düşünün: Prensip diye bir şey var. Muhalefetteyken başka, iktidardayken başka düşünmüyorsunuz. İnsan onuru ve özgürlükler de var.
 
ÇOCUK PORNOSU RİSKİ OLSA BİLE
Daha bitmedi. ‘Varan üç’ de var, hatta ‘varan dört’ de. Bu ‘varan üç’ bugünlerde bizde de yürütülen ‘internet engelleme’ ile ilgili. Almanya’da koalisyon hükümeti bir yılı aşkın bir süredir, internette çocuk pornosuna karşı alınacak önlemleri ve çıkarılacak yasayı tartışıyor. Koalisyon protokolünün de maddelerinden biri bu konuda. Olayı kabaca anlatmak gerekirse durum şöyle: Koalisyonun hemen bütün tarafları, çocuk pornosu ile ilgili internet adreslerinin filtrelenmesini ve bu sitelere ulaşımın engellenmesini savunuyor. Hükümetin aldığı karar da bu yönde. Tabii ki Adalet Bakanı Sabine, bu karara da itiraz ediyor.

Sabine Leutheusser-Schnarrenberger diyor ki, “Böyle bir yasa olur da, böyle bir karar alırsak peki, polis kafasına göre çocuk pornosu dediği ya da sandığı başka adresleri de server’ları de engellemez mi? Leutheusser-Schnarrenberger böyle bir yasa çıkarsa, bu engellemenin önüne geçilemeyeceğini savunuyor. Elbette böyle bir yasa çıkarılmayacağını, insanların iletişim ve bilgilenme özgürlüğünün ‘toplumu koruma’ adı altında engellenemeyeceğini ileri sürüyor.

Leutheusser-Schnarrenberger’e göre, internet engelleme zaten çocuk pornosuna karşı bir yöntem olamaz, çünkü çocuk pornosu web üzerinden değil, bazı özel kanallar üzerinden yayılıyor ve çocuk pornosunu engelleyeceğim diye web kontrolü yapılamaz. Tabii bütün bunları ‘prensip gereği’ savunuyor. Leutheusser-Schnarrenberger’in önerisi, genel filtreleme değil, mahkeme kararıyla ‘tehlikeli’ bulunan adreslerin iptal edilmesi. Aslında bu konuda geçen yıl çıkan bir yasa da var Almanya’da ve uygulama sürüyor.  Hatta Leutheusser-Schnarrenberger, Almanya’da bütün çocuk pornosu adreslerinin iptal edildiğini de rakamlarla kanıtlıyor, bu durumda internet filtrelemeye gerek olmadığını vurguluyor.

İNTERNET FİLTRELEMEYİ DE İPTAL ETTİRDİ
Ve bu yılın Nisan ayı başında Adalet Bakanı Leutheusser-Schnarrenberger, istediğini elde etti ve yasayı hükümet gündeminden kaldırmayı başardı. Bunun hiç de kolay olmadığı ortada. Örneğin koalisyon ortağı CDU’nun Aşağı Saksonya Eyaleti İçişleri Bakanı Uwe Schünemann’ın Leutheusser-Schnarrenberger hakkında söylediklerine baksanıza: “Adalet Bakanı ideolojik tutumu yüzünden, pedofili ve teröristleri koruyor ve bu blokaj tutumu nedeniyle ülke için kendisi bir güvenlik sorunu haline geliyor…”

Leutheusser-Schnarrenberger, Frankfurter Allgemeine Zeitung’a geçtiğimiz günlerde yazdığı bir makalede tutumunu şöyle savunuyor: “İnternet kullanıcısının sörf tutumunu yerleşik ahlaki açıdan değerlendirmek devletin görevi olamaz. Çok sesli bir toplum, bireyin özgürlüklerinin korunmasını sağlar ama bu teorik olarak değil, bireyin haklarını ve imkânlarını sınırsız kullanmasıyla ortaya çıkar. Medya kullanımında sadece ulusal yasal sınırların oluşturulması önemli değildir, aynı zamanda bu sınırların kişisel hakların kullanımını kısıtlama tehlikesine ve kişisel verilerin kaybolmamasına da dikkat edilmelidir. Bu ‘tehlikeyi’ dikkate almadan atılmış her adım, kişisel haklara yönelik baskıdır. Bir toplumsal internet sözleşmesi hazırlama tartışması ‘yasaya’ indirgenemez. Dijital dünya öncelikle yeni bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duymuyor, dijital dünya genel geçerliliği olan bir dijital değerlere ihtiyaç duyuyor…” Bu düşüncelerin geçen hafta düzenlenen G- 8 zirvesinde de gündeme geldiğini hatırlayın.

BİREYİN AHLAKI OLUR, YASALARIN DEĞİL
Leutheusser-Schnarrenberger Almanya’da pornografinin her türlüsünün yasaklanmasını savunan bir kadın inisiyatifinin destekçileri arasında. Nasıl oluyor bu? Kişisel olarak pornografiye karşı olabileceğini, bunu savunabileceğini ama bakan olarak asla böyle bir yasağı savunamayacağını söylüyor. Etiğin kişisel olduğunu, devletin herhangi bir etiğinin olmayacağını, yasaların etiğinin olmayacağını vurguluyor. Ne toplumun değerleri, ne örf adetler ne aile kurumunun korunması, ne de dinimize uygun olup olmadığı gibi kıstasların yasa koyarken anlamlı olmadığını hatırlatıyor.

5 Nisan 2011 tarihli internet filtrelemesine izin vermeyen hükümet kararının Leutheusser-Schnarrenberger’in eseri olduğunu söylemeye gerek yok ama daha önce bu yasasının çıkması için uğraşan muhafazakâr sağcıların ve dindarların sessiz kalmasını neyle açıklayabiliriz?

Belki de, tam da bu çocuk pornosu tartışmasının kızıştığı dönemde kiliselerdeki ve dini kurumlardaki ortaya çıkan ‘çocuk tacizi’ olaylarında Leutheusser-Schnarrenberger’in aldığı tutumun korkusuyla açıklamak mümkün olabilir. Leutheusser-Schnarrenberger, 23 Şubat 2010’da katıldığı bir televizyon programında, herkesin çocukları korumadan, ahlaktan, toplumu korumaktan falan bahsettiğini ama kilisenin bile kendi içindeki ‘çocuk tacizinin üstüne gitmediğini’   söylemişti. Kilise ayaklanmış, sözlerini geri almasını istemiş ama Leutheusser-Schnarrenberger “sözlerimi geri alamam” demişti.

BAKAN OLUNCA MÜCADELE BİTMİYOR
Sabine Leutheusser-Schnarrenberger’ın ‘demokrasi ve prensip’ uğruna mücadelesi bitmiyor. En son geçen hafta, Almanya’da ‘üç gizli istihbarat servisi’ olduğunu ve bunların ihtiyaçtan çok fazla olduğu için en azından birinin kapatılması gerektiğini açıkladı. Hükümetin bir bakanı olmakla insan hakları ve demokrasi mücadelesinin sona ermediğini hatırlatmaktan da geri durmadı bunları açıklarken. 

Sabine, askeri istihbarat servisi MAD’ın kapatılması gerektiğini gerekçeleriyle şöyle anlattı: “Gizli istihbarat hizmetlerinin ülke genelinde üç ayrı koldan yürütülmesi gereksiz bir çifte yapılanmaya neden olmaktadır. Ama daha önemlisi, bu üç ayrı koldan sürdürülen çalışma, saydamlığı engellediği gibi, temel hak ve hukuku engellenmiş birinin bilgi paylaşımı nedeniyle üç kez haksızlığa uğraması tehlikesi de doğmaktadır…”  Geçen Çarşamba günü Reuters ajansına verdiği bir demeçte de ülkede anti terör yasası çerçevesinde önlemlerin artırılmasına karşı olduğunu da açıkladı.

Leutheusser-Schnarrenberger, 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler saldırısından sonra Almanya’da çıkarılan anti terör yasasının özellikle izleme, dinleme ve veri depolama kısmına karşı çıkıyor. 2012’de geçerliliğini yitirecek bu yasanının yerine yeni yasa koymaya çalışan hükümet Leutheusser-Schnarrenberger’in itirazlarıyla baş edemez hale geldi. Geçen Salı akşamı İçişleri Bakanı muhafazakâr Hans-Peter Friedrich ile tekrar yasa hakkında görüşen Leutheusser-Schnarrenberger’in ikna edilemediği açıklandı. Muhafazakârlar, yasanının olduğu gibi tekrar uzatılmasını ya da ağırlaştırılmasını savunurken,  Leutheusser-Schnarrenberger tamamen gözden geçirilmesini ve çoğu maddelerinin iptal edilmesini istiyor. Leutheusser-Schnarrenberger, polis ve gizli servis çalışmalarının hepsinin sürekli parlamento denetiminde olması gerektiğini ve saydamlık konusunun daha da açıklığa kavuşmasını savunuyor.

Araba süren kadına hapis
Her neyse, Almanları Almanya’da bırakalım ve bölgemize dönelim. Evet, sözü ‘oraya’ ya da ‘oralara’ getireceğim. Almanya’da bir kadın bunları yaparken, Suudi Arabistan’da Manal El Şerif adlı bir kadın sırf araba kullandığı için hapse atıldı. Türkiye’de Fatih ve Eyüp Belediyesi danışmanı Sibel Üresin adlı Müslüman bir kadın, erkelerin çok eşliliğini savundu. Rosa Parks ABD’de, otobüste sırf bir beyaza yerini vermediği için 1 Eylül 1955’te hapsedilmişti. ABD’de ırkçılık yasayla düzenlenmişti ve bu siyah kadını yasa hapsediyordu. Ama hâlâ Suudi Arabistan’da kadınların araba kullanamayacağını düzenleyen bir yasa bile yok.  Manal El Şerif yasadışı tutuklanıyor, Bildiğiniz, keyfi olarak hapse atılıyor. “Şaka gibi” diye bir laf var ya, insanın bu lafı kullanası geliyor.

Belki de, zaten kamusal alanda hiçbir zaman olması düşünülemeyen kadınlar aleyhine yasa çıkarmak kimsenin aklına gelmemişti. Kadın hakları açısından yarım asır öncesi ABD’deki ırkçılıktan daha geri bir durumdaki bir ülkede herhalde kadınların haklarını yasayla düzenlemek bayağı lüks olurdu. Evet, bu lafı da edeceğim: Ulema varken, yasaya ne gerek var ki? Suudi Arabistan’da kadınların araba kullanmasına dair aleyhte bile yasa olmadığı bir zamanda belki de, Alman Bakan’ın “yasaların ve devletin ahlakı olmaz” sözünün ne kadar önemli olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Dört kadınla evlenen erkeklerin yasa çıkarmaktan daha mı önemli işleri var hep? Peki, Erdoğan’ın ‘medeniyetler buluşması’ dediği şey böyle böyle mi gerçekleşecek?   

Bir şey daha var: Yazının başlarında “iktidardan farklı düşünmenin ‘terör suçu’ sayıldığı bu günlerde” demiştim, işte yorumsuz örneği: Tutuklu Gazeteciler Dayanışma Platformu (TGDP) Sözcüsü Necati Abay ‘yasa dışı MLKP terör örgütü üyesi olduğu’ gerekçesiyle 18 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı.

***

Avrupa'da aşırı sağın hayaleti
15 Mayıs 2011

Danimarka hükümetinin geçen Çarşamba günü (11 Mayıs) aldığı ‘sınır kontrolünü tekrar başlatma’ kararının yani bir anlamda on yıldır uyduğu Schengen Anlaşması’nı ihlal etmesinin Danimarka’dan çok, Avrupa’nın bütünü için sembolik bir anlamı var.  Schengen Anlaşması, Avrupa içinde sınırların kaldırılmasının yani serbest dolaşımın ve ‘Ortak Avrupa Evi’ni birlikte inşa etme kararlılığının sembolüydü. Bu anlaşmayla kalkan sınırlar, aslında Avrupa Pazar birliğinin önündeki ilk engeli de kaldırıyordu.  Schengen, sadece insanların serbest dolaşımını değil, Avrupa mallarının da ‘sınırsız’ dolaşımını öngörüyordu.

AB üyesi Danimarka’nın, daha önce uymayı kabul ettiği ve uyduğu ‘serbest dolaşım ve birlikte gelişme’ kararından ‘biraz’ vazgeçmesi anlamına gelen bu adımı, kendisi için sadece Ortak Avrupa Evi’ne biraz sırtını dönme anlamına gelse de, Avrupa için ‘yapıdan kopan ilk tuğla’ kadar önemli. Yani son yıllarda Avrupa Anayasası ile ivme kazanan ‘Ortak Avrupa’ fikri, Danimarka’nın bu adımıyla ciddi bir yara aldı. Bu karar aslında, Avrupa aşırı sağının siyasal bir güç olarak, ülkelere hayati kararlar aldıracak kadar önemli yaptırımlar uygulamaya başlamasının ilk örneği. Bundan böyle, en azından ‘birlikte gelişen bir Avrupa’dan söz ederken daha ciddi düşünmemiz gerekecek veya Danimarka’nın bu kararını belki de bundan sonraki gelişmelerde de yine hatırlayacağız.

ORTAK AVRUPA–SOSYAL AVRUPA
Peki, teknik bir ayrıntı gibi görünen, Schengen anlaşmasının iptali anlamına bile gelmeyen, sadece ‘istendiğinde sınırları kontrol altına alma hakkı’ anlamına gelen bu kararı, gerçekten neden emekçilerin, yoksulların ve sosyalistlerin bu denli ciddiye alması gerekiyor? Önce cevabı kısaca verelim, sonra cevabın gerekçelerine bakalım: Bu karar Avrupa’da aşırı sağcıların bir Meclis’ten geçirttiği, genel bir siyasal meşruiyet kazandırdığı, özünde yoksul yabancılara, yoksul göçmenlere ve işsizlere karşı alınmış ilk somut ülke kararı. Karar bir yanıyla Ortak Avrupa fikrine karşı alınmış gibi görülse de, asıl önemli yanı yoksul göçmenlere karşı alınmış olması. Elbette Ortak Avrupa Evi, emeğin Avrupa’sı ya da sosyal Avrupa değil ama bu tür kararlarla bunun yolu tamamen kapanıyor.

Milliyetçiler sadece Danimarka’da değil, hemen bütün Avrupa’da merkez sağ hükümetlere bu tür kararlar aldırmaya çalışıyor. Avrupa’da siyasal tabanı olan bir milliyetçilik gelişiyor ve bu dalgayı örgütleyen aşırı sağcı küçük partiler, koalisyon ortağı olduğu ya da dışarıdan desteklediği yerleşik merkez sağ partilere istediğini yaptırıyor. Bizde basında yazılıp çizildiği gibi karar, Danimarka’nın isteyerek aldığı bir karar değil. Danimarka aşırı sağcılarına teslim olmuş sağ–liberal hükümetin, neoliberal politikalarını Meclis’ten geçirtmek için aşırı sağcıların isteklerine boyun eğmesi sonucu ortaya çıkmış bir karar.

ULUS DEVLETİN AMACI ZENGİN ULUSU KORUMAK
Bunu biraz daha açalım. Danimarka hükümetinin bu kararı parlamentodan geçti. Parlamento oylamasından sonra bu karara en çok kim sevindi dersiniz? Cevap, “elbette hükümet üyeleri” olmalı, değil mi? Hayır, karara en çok aşırı sağcı Danimarka Halk Partisi Meclis Grubu sevindi. Sınırların tekrar kontrolü kararını şampanya patlatarak kutlayan aşırı sağcı Halk Partililer, aslında söylemek istediklerimizi çok net söylüyor. Danimarka Halk Partisi Meclis Grup Başkanı Kristian Thulesen Dahl, şampanyasını yudumlarken basına şunları söylüyor: “Sınır kontrollerine geri dönülmesinin, pratik etkisi ve anlamından çok daha önemli sembolik bir anlamı var. Bu zamana kadar Avrupa’da sürekli ulus devletler üstü kararlar alınıyordu. Bu karar ise, ulus devleti destekleyen çok önemli bir adım… AB yandaşları için sınır kontrollerinin kalkması, sınırların kalkması anlamına gelen çok önemli bir semboldü…”

Parti Başkanı Pia Kjærsgaard ise, daha da ileri gidiyor ve 'partisinin zamanı 80’li yıllara döndürmeyi başardığını” iddia ediyor. Kjærsgaard, aslında Schengen’den tümden çıkmak gerektiğini savunduklarını ama böyle bir yolla da zaten anlaşmanın anlamsızlaştırıldığını vurgulamayı ihmal etmiyordu.

Her iki aşırı sağcı politikacının hedefinin elbette kapitalizme ve pazara sınır getirme değil, tam aksine zenginliğe uzanan yoksul ellere sınır getirme olduğunu ilerde daha iyi göreceğiz. Ulus devlet fetişizmi, zengin ulusun korunmasından başka bir şey değil elbette. Avrupa milliyetçileri, AB’nin ulus devleti yok eden bir birlik olduğunu iddia ediyor ve Avrupa Birleşik Devleti’ne giden bir yol olarak gördükleri bu birliğin yıkılmasını savunuyor. Özellikle son genişleme ve birliğin para birimi avroya geçişle görülen yoksullaşma ulus devlet fikrini tekrar canlandırdı. Sadece çekirdek Avrupa’dan oluşan, zenginlerin kendi arasında kaldığı bir AB fikri, yerini Polonya’dan Bulgaristan’a, Litvanya’dan Malta’ya kadar genişleyen yoksul akrabaların da çağrıldığı bir kargaşaya bırakınca, ulus devlete geri dönüşü savunan Avrupa aşırı sağının fikirleri ‘salonlara uygun’ hale geldi. 

MERKEZ SAĞ-AŞIRI SAĞ ÇIKAR BİRLİĞİ 
Danimarka’nın bu kararı da, yerleşik ve eski Danimarka partilerinin değil, Danimarka Halk Partisi etrafında örgütlenmiş Danimarka aşırı sağının baskısıyla alınmış bir karar. Üstelik Danimarka Halk Partisi iktidar ortağı falan da değil. Danimarka’da muhafazakâr merkez sağ–sağ liberal parti koalisyonu iktidarda. Lars Løkke Rasmussen’in başbakanlığındaki hükümete Danimarka Halk Partisi dışarıdan destek veriyor. Göçmenleri, yoksulları ve Avrupa ile entegrasyonu savunan bir sosyal demokrat-sol iktidarı engellemek uğruna bu üç parti gerekirse, Avrupa perspektifini bile geriye itebilecek çalışmalara imza atıyor.

Danimarka hükümeti AB’ye amacının Schengen’den çıkmak olmadığını; organize suç örgütleriyle mücadele ve illegal göçmenlerin önlenmesi için bu kararı aldığını bildirdi. “Suç örgütleri ve illegal göçmenleri” “yoksul Müslüman göçmenler” olarak okursanız, özünde bu tez doğru ama AB ve Avrupa Parlamentosu buna ikna olmuyor: Çünkü AB, Danimarka’yı suç örgütleriyle Avrupa çapında mücadele için Avrupa Polis Birliği’ne üye olmaya zorluyor ama Danimarka bunu reddediyor.

Bu kararı alırken Danimarka hükümetinin güncel gerekçesi ise şuydu: Danimarka’da Kasım ayına kadar genel seçimlerin yapılması gerekiyor. Hükümet, bu zamana kadar önem verdiği emeklilik yaşını yükseltme ve erken emekliliği önleme yasasını Meclis’ten geçirmek istiyor. Meclis çoğunluğuna sahip olmadığı için de aşırı sağcıların desteğini istiyor. Aşırı sağcıların istediği ‘sınır kontrolü’ de böylelikle torba yasaya girdi ve Meclis’ten geçti. Danimarka sağ–liberal koalisyonu, kapitalizmin daha fazla kâr hırsı, yani en azından insanları daha fazla çalıştırma hırsı uğruna faşizan milliyetçilerin de çıkarlarına hizmet edebileceğini göstermiş oldu.   

AVRO, YOKSUL MÜSLÜMANA KARŞI
Avrupa sağının ve yer yer de sağa teslim olmuş sosyal demokratların en sevdikleri seçim propaganda malzemelerinden biri de bu ‘organize suç örgütleriyle mücadele ve illegal göçmenlerin önlenmesi’ tezi. Merkez sağ ve sosyal demokratlar, aslında bu tezi Avrupa’da hemen her ülkede ciddi bir varlık gösteren aşırı sağın ve faşistlerin zorlamasıyla ya da onların elinden bir koz aldığını düşünerek savunuyor.

Genel olarak avro krizi nedeniyle yoksullaşacağından korkan Avrupa alt ve orta sınıfı,  özellikle yoksul Müslüman göçmenlerle ekmeğini paylaşmak istemiyor ve bütün dünyayı kaplayan ‘İslami terör’ histerisinden etkilendiği için Müslüman göçmenlere daha bir karşı oluyor. Genel olarak Avrupa aşırı sağını besleyen avro krizi, göçmenler krizi, aşırı borçlanma krizi ve İslami terör krizi gibi ‘kriz’ histerisi yine bu kesimler tarafından genel siyaseti de besliyor.

Avrupa’daki İslami terör histerisi her ne kadar ABD’deki 11 Eylül’den sonra artmış gibi görünse de, Avrupa’daki asıl sorun Avrupa’ya gelen Müslüman göçmenlerin yoksul olması ve zengin batının ekmeğini almak için göç ediyor görünmesi. Bu göçmenlik de neredeyse, her göç eden Müslümana bin aşırı sağcı düşecek kadar aşırı sağı güçlendiriyor. Asıl sorun, ülkeden ülkeye değişen oranlarda yüzde 5 ila 20 arasında değişen oy oranlarına sahip aşırı sağcı partilerle, merkez muhafazakâr partilerin yarışıyor olması. 

AŞIRI SAĞ ‘SALONA UYGUN’ HALE GELDİ
Merkez partiler, kendilerinden giden ve aşırılaşan bu sağ oyları entegrasyon, eğitim, yeni işyeri yaratmak gibi siyasal manevralarla geri almayı denemek yerine, bu seçmenlerin toplandığı aşırı sağ partilerle koalisyon kurarak, sonunda küçük koalisyon ortağına teslim olmayı daha zahmetsiz buluyor. Hollanda’dan Avusturya’ya, Macaristan’dan İsviçre’ye kadar Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde güçlenen aşırı sağ partiler, aslında merkez sağdan kopmuş, merkez sağın radikal genç tabanını örgütleyen ve sonra da merkez sağ ile koalisyon kurup ya da kurulmuş koalisyonu dışardan destekleyerek kendini vazgeçilmez hissettiren salon sağcıları.

Finlandiya’dan İtalya’ya, İspanya’dan Bulgaristan’a kadar sağdan sola, yukarıdan aşağıya bütün Avrupa’da aşırı sağın yükselişte olmasını aslında Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa yıkıldıktan sonra Avrupa’da yaygınlaşan, yerleşik merkez sağ tarafından ‘çapulcu’ gibi görülen aşırı sağ ile karıştırmamak gerekiyor. Belki o dönemdeki dalganın asıl motivasyonu, sadece yoksullarla ekmeğini paylaşmak istemeyen, tabanı yoksullardan oluşan şiddet yanlısı bir ırkçılık idi. Bugün Avrupa’da ikinci bir aşırı sağ dalga gelişiyor ve bu dalganın temel özelliği, İslam karşıtlığı etrafında toplanmış orta ve üst sınıfları da yanına alabilen, ‘normal, salona uygun’ bir siyasal hareket haline gelmiş olması.

Elbette İslam karşıtlığının yanında; Portekiz, Yunanistan gibi Avrupa’nın yoksul ülkelerine para veren AB’ye karşı olan, ulusal para birimlerini öldüren avroyu öldürmek isteyen kesimleri de bu kümenin içinde saymak gerekiyor. Belki ABD’deki Çay Parti Hareketi ve Obama’nın yoksullara yönelik genel sigorta yasasına karşı yürüyüş düzenleyen yüz binlerce orta üst sınıf insanla Avrupa yeni aşırı sağını kıyaslamak mümkün. Avrupa aşırı sağı önceden merkez partileri tarafından ‘mücadele edilerek devre dışı bırakılabilecek bir güç’ olarak görülüyordu, şimdi ‘işbirliği yapılmazsa yerlerini alacak güç’ olarak görülüyor.

AŞIRI SAĞ HER YERDE
Avrupa aşırı sağı daha önce bir varlıkları olmayan ülkelerde de son yıllarda sürekli güç kazanarak ülke parlamentolarında yerlerini alıyor. En son geçen ay yüzde 19 oranında oy alan Timo Soini liderliğindeki Finlandiya aşırı sağının başarısını izledik.  Norveç, İsveç, Danimarka’dan sonra Finlandiya’da da Meclis’e giren aşırı sağcılardan sonra İskandinavya’nın aşırı sağ bütünleşmesi tamamlandı. Bu ülkelerdeki ırkçılık genel olarak Müslüman göçmenlere karşı ve bunda elbette son dönemde İsviçre’de üst üste yaşanan İslamcı terörün de etkisi var.

Fransa’da Marine Le Pen, Arap–Müslüman yoksullara karşı sürdürülen propaganda ile Devlet Başkanlığı adaylığına hazırlanırken; İtalya ve İsviçre’de yine ‘yabancı düşmanı’ aşırı sağcılar çoktandır hükümette. Benzer güçler, Hollanda’da ve Danimarka’da hükümeti kontrol altında tutuyor. Almanya ve Avusturya’daki aşırı sağcılar, başlı başına bir inceleme konusu olsa da, ‘yabancı düşmanlığı’ daha doğrusu ‘yoksul yabancı’ düşmanlığı üzerinden genel siyaseti etkileyebiliyor. Letonya, Litvanya, Macaristan, Bulgaristan, Slovenya gibi eski doğu bloğu ülkelerindeki aşırı sağcılık ise, Müslüman yoksul göçmen karşıtlığının yanında daha çok kendi içindeki Çingene, Yahudi gibi azınlıklara karşı yönelmiş gibi.

Avrupa aşırı sağının seçim programı ise, aşağı yukarı şu ortak maddelerden oluşuyor: Avro bölgesinin terk edilmesi, Yunanistan ve Portekiz gibi aşırı borçlanmış ülkelere yardımın kesilmesi, AB karşısında güçlü zengin anavatanın savunulması, suça karşı aktif mücadele ve illegal göçmenlerin kontrol altına alınması.

AŞIRI SAĞ: YES WE CAN
Danimarka’nın sembolik bu kararı ise, Avrupa aşırı sağında bir tür “Yes We Can” duygusu ile kendine güven oluşmasına neden oldu. Her şeyden önemlisi, uzun süredir üzerinde çalışılan Ortak Avrupa Evi ve Avrupalılık düşüncesinin ne kadar kolay yıkılabileceği, en azından aşındırılabileceği herkese gösterilmiş oldu.
Avrupa aşırısı sağının gücünden çok, oturmuş merkez partilerinin güçsüzlüğünden ya da bezginliğinden dolayı ortaya çıkan bir sonuç bu. Örneğin Danimarka’daki hükümet koalisyonunu oluşturan partiler de aslında AB yandaşı ve Ortak Avrupa Evi’ne inanmış partiler. Ancak, diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Danimarka’da da yukarıda sayılan maddeler halkta bir karşılık buluyor ve önceleri ‘dayanışma’, ‘dünyanın değişmesi’ gibi kavramlar etrafında örgütlenen insanlar şimdi neoliberal kendini kurtarma tsunamisinin altında kalmış durumda.

Fransa ve İtalya’nın göçmen ticareti
Her ne kadar Danimarka’nın kararında Tunus, Mısır ve Libya’dan Avrupa’ya gelen göçmen dalgasıyla doğrudan bir ilişkisi yoksa da, böyle bir karar alınmasında Arap göçmenlerle ilgili Fransa ve İtalya’nın tavrının bir etkisi oldu.

İtalya özellikle Tunus’tan Lampedusa adasına gelen yaklaşık 25 bin göçmene, Nisan ayında AB ülkelerinde dolaşabileceklerine dair bir doküman verince ortalık karıştı. İtalya Başbakanı Berlusconi ve Fransa Devlet Başkanı Sarkozy kardeş kavgasına başladı. Fransa, İtalya sınırını kapattı ve İtalya’yı ‘Schengen anlaşmasına uymamakla’ suçladı. İtalya sınırını kapatan Fransa’ya aynı suçlamayı yöneltti. Fransa,  Lampedusa adasına gelmiş göçmenlerin kapağı bir biçimde akrabalarının ya da hemşerilerinin yanına, Fransa’ya atacağından korkuyordu. 

Sonunda 26 Nisan’da Sarkozy soluğu İtalya’da aldı ve iki ülke Schengen anlaşmasına rağmen, İtalya–Fransa sınırında Fransa’nın sınır kontrolü yapması konusunda anlaşmaya vardı. Anlaşmanın bir maddesi aslında geçici bir süre için buna izin veriyor. Her iki ülke bunun bir kural haline getirilmesi için AB içinde çalışmalar başlattı. Özellikle Fransa, diğer Avrupa ülkelerine göre çok sayıda göçmen aldığını ileri sürüyor ve göçmenlerin Avrupa’ya eşit dağıtılmasını savunuyor. Berlusconi de şimdilerle 30 bini bulan göçmenlerin Avrupa’ya eşit dağıtılmasını umuyor.

Peki, İtalya nasıl oldu da sınır kontrolüne izin verdi? Batılı gazetelere yansıyan bilgilere göre, İtalya Fransa’dan bunun karşılığında bazı ödünler aldı. Örneğin önümüzdeki dönemde sonbaharda yapılacak Avrupa Merkez Bankası Başkanlığı seçimlerinde Fransa’nın, İtalyan aday İtalya Merkez Bankası Başkanı (Banca dItalia) Mario Draghi’yi destekleme sözü verdiği yazıldı. LVMH Bulgari’den Parmalat’a kadar birçok dünya devi şirketin hislerinin de görüşmede gündeme geldiği ayrıca tartışılıyor. Her iki ülke, göçmenler üzerinden resmen ticaret yapmış oldu ve İtalya krizi fırsata çevirdi.

Bütün Arap âlemi tarihinde ilk kez batı değerlerine bu kadar yaklaşmışken, bu değerler için ayaklanmışken, ayaklanma sonunda kendisine gelmiş yaklaşık 30 bin Arap göçmeni Avrupa ne yapacağını bilmiyor. Her ülke 30 bin göçmenin çok fazla olduğunu söylüyor. Oysa rakamlar bunun hiç de fazla olmadığını gösteriyor: Zengin Avrupa 30 bin kişiyi ne yapacağını bilemezken, Mısır’ın ayaklanmadan sonra Libya’dan 500 bin kişi aldığı belirtiliyor. Ama Fortress Europe Örgütü’nün rakamlarına göre, ayaklanmadan bu yana, Avrupa’ya gelmek isteyen 600 göçmenin Akdeniz’de boğulduğu belirtiliyor. 1988’den bu yana Akdeniz’de boğulanların sayısı ise 10 bin kişi civarında.

***
 
Hayatta kalmak için insanlığı unut!
08 Mayıs 2011
 
Nüfusunun çoğunluğu yoksulluk sınırının altında yaşayan bir ülkede, yoksulluktan bahsedenlere “yoksulluk edebiyatı yapma” dendiği tek ülke herhalde Türkiye’dir. Türkiye’de solcular uzun bir süredir ‘antikapitalist, antiemperyalist’ olmayı ‘arkaiklik’ ya da ‘utanç verici’ bir şey olarak görmeye başladı. Nasyonal sosyalistlerin ‘sözde antiemperyalistliği’ bazılarını bu kavramdan uzak durmaya itse de, evrensel sınıfsal değerleri savunmayanlar da, tıpkı eleştirdikleri ulusalcılar kadar ‘yerel’ kalıyor. Sınıfla ilgisi olmayan sol da sonuçta ‘kültürcülük’ yapmaya başlıyor. ‘Kültürcülük’ son kertede, kapitalist etnik pazarlama stratejisinin de kullandığı, hatta meşruiyetini kurmak için son dönemde daha çok kullandığı bir tür ‘dindarlık’ değil mi?
 
Seçimlere az zaman kaldığı bugünlerde, solda hatta sosyalist soldaki adayların önemli bir kısmı bile ‘yoksulluk edebiyatı’ndan çok ‘kültürcülük’ yapmaya niyetli gibi görünüyor. Türkiye’de Marksistlerden sosyal demokratlara kadar solun önemli bir kesimi, ‘yoksulluk edebiyatı’ diyerek evrensel-sınıfsallığı küçümsese de; dünyada tam aksine sol antikapitalistliği, yoksullukla mücadeleyi ve adil bölüşümü öne çıkarıyor. Hatta birçok sosyal demokrat parlamenter ya da eski parlamenter bile antikapitalist olmakla övünüyor.
 
Bu dediklerimin daha iyi anlaşılması için, İsviçre Sosyal Demokrat Parti eski milletvekili ve dünyaca tanınmış küreselleşme karşıtı yazar Prof. Dr. Jean Ziegler ile yapılmış bir görüşmeye bakalım. Ziegler, BM İnsan Hakları Konseyi Danışma Kurulu üyesi olarak dünyayı dolaşıyor. Oldukça kısaltılarak çevirisi yapılan görüşmenin aslı Almanca Die Zeit gazetesinde yayınlandı.
 
Meteliksizmişsiniz, doğru mu?
Doğru. 6 milyar frankın üzerinde de borcum var.
Sürekli hakaret ettiğiniz spekülatörlere, bankacılara ve politikacılara tazminat ödemeye mahkûm ediliyorsunuz.
Zürih’in bankalar semtinin bütün soyguncuları! İş avukatı Hans W. Kopp’u akbaba olarak nitelemiştim, bana 320 bin franka mal oldu. Akbaba sözünü geri almıştım ama Zürih Yüksek Mahkemesi Kopp’u, yatırımcıları bilerek yanıltmaktan cezalandırdığından, artık ona “dolandırıcı” diyebilirim.
 
Pinochet’i faşist olarak nitelendirdiğiniz için de 2 bin frank ödemek zorunda kalmıştınız.
Diğerleriyle karşılaştırılınca daha ucuz! Mali’nin 23 yıllık başkanı Moussa Traoré, 180 bin frank kazandı. Çünkü ülkesinde insanlar açlıktan ölürken, devlet kasasından İsviçre’deki kendi kasasına 2 milyar dolar aktardığını yazmıştım. Hırsız demiştim ona.
 
Ağzınıza geleni söylemek yerine, biraz çenenizi tutamaz mısınız?
Büyük şerefsizlikler karşısında insan çenesini tutmamalı. Davaların çoğunu kaybetmem haksız olduğum anlamına gelmiyor. Traoré, daha sonra Mali’de devletin parasını zimmete geçirmekten ölüm cezasına çarptırıldı.

AYRICALIKLARI EZİLENLERİN ADINA KULLANMALIYIZ

76 yaşındasınız. Her yıl bir kitap yazıyorsunuz, konuşmalar yapıyorsunuz, BM temsilcisi olarak dünyayı dolaşıyorsunuz. Emekli olmuyor musunuz?
Bir entelektüel asla emekli olmaz. Benim gibi ayrıcalıkları olan biri bu durumu yararlı hale getirmeli: Beyaz ırktan, asistanı olan bir üniversite profesörü, İsviçreli biri olarak seçilmişlerin seçilmişi, hiç savaş görmemiş, asla Nikaragua ya da El Salvador’dakiler gibi mayına basmamış, BM Temsilciliği, milletvekilliği… İsviçre Parlamentosu tam bir ahlaksızlar komitesi ama kullanılması gereken bir sahne işte! Ayrıcalıklarım elime tutuşturulmuş bir silah aslında! Bütün bunları, ezilenlerin adına kullanmak zorundayım.

Sizi hareketlendiren şey ne?
Öfke. Gereksiz acıları ve mantıksızlığı algılama. Düzenli olarak Brezilya’da São Luís’e gidiyorum. Orada devlet tarafından işletilen, sokak çocuklarının günde bir öğün yemek yiyebildikleri bir ev var. Yemeklerini dışarı çıkıp kardeşleriyle bölüşmesinler diye çocukları odaya hapsediyorlar. Çocuklara, hayatta kalabilmeleri uğruna, insanlık unutturuluyor. Bunu görüyorsam, bir şeyler yapmak zorundayım. Suçlunun adını koymak zorundayım.

Kim suçlu?
Size bir örnek vereyim. 12 Ekim 2008’de ekonomik krizin tavan yaptığı dönemde, avro bölgesi devlet başkanları Paris’te bir araya geldi ve bankalarının stabilizasyonu için 1 trilyon 700 milyar avro kredi açılmasını kararlaştırdı. 1 trilyon 700 milyar! Aynı patronlar daha yıl bitmeden BM’nin Dünya Gıda Programı’nın 6 milyarlık bütçesini yarıya indirdi. Bu, Bangladeş veya Honduras’ta artık öğrencilerin öğle yemeği yiyememesi demek.

ÇOCUKLAR ÖLMÜYOR, ÖLDÜRÜLÜYOR

Politikacıların suçlu olduğuna mı inanıyorsunuz?
Bunlar, borsada her şey çökünceye kadar vurgunculuk yapan eşkıyaların uşağı. Açlıktan ölenler, parlamentonun önündeki çimenlikte ölmüyorlar ki, görülsünler. Her 5 saniyede bir, şimdi biz konuşurken de, bu dünyada bir çocuk açlıktan ölüyor. Bu rakam BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) Dünya Gıda Raporu’nda duruyor. Her 4 saniyede bir insan, görme yetisini kaybediyor, çünkü yeterince A vitamini alamıyor. Her 6 insandan biri sürekli ciddi bir biçimde yetersiz besleniyor.

Bu rakamları sürekli tekrarlıyorsunuz…
Bu rakamlar silah, hem de iyi silah. Çünkü Dünya Bankası’nın adamları bile bunları sorgulayamıyor. Aynı Dünya Gıda Raporu bize, şimdiki tarımımızla 12 milyar insanı normal besleyebileceğimizi söylüyor. Hiçbir objektif eksiklik yok. Bu gün açlıktan ölen bir çocuk, öldürülmektedir. Bu çocuğun katilleri de Faşist Hitler rejiminin yargılandığı Nürnberg Mahkemesi’nde yargılanmalıdır.

Kim çok bağırıyorsa, zamanla inandırıcılığını yitirir.

Üniversitedeki meslektaşlarım da bazen beni suçluyor: Akademik yazmıyormuşum, incelikli değilmişim. Akademisyenlerin getto düşüncesi. Önemli olan etkili olmak

Kapitalizm hakkında bir yığın küfür kavramınız var: Katil kapitalizm, gazino kapitalizmi, vahşi kapitalizm. Aktüel favoriniz ne?
Her ne kadar yırtıcı hayvanlara hakaret olsa da, yırtıcı hayvan kapitalizmi

Kapitalizm sayesinde bir araba sahibi olabilen Çinliler veya Hintliler hakkında neler söylersiniz?  
Şimdi de ABD elçisi gibi konuşuyorsunuz. Gerçeklik şöyle, bu ülkelerde zenginliği oligarşi kendi arasında bölüşüyor. Çin, bir polis diktatörlüğü, Hindistan’da ise hâlâ insanların yarısı ciddi bir biçimde yetersiz besleniyor.

NEOLİBERAL ÇILGINLIK KOLEKTİF BİLİNCİ ÖLDÜRDÜ

Niye bu böyle sizce?
Beş yüzyıldır gezegenimize sürekli farklı sömürü sistemleriyle beyaz azınlık hükmediyor. Önce Marx’ın “sermayenin ilkel birikimi” dediği Güney Amerika’daki soykırım ve yağmacılık. Sonra üçgen trafiği: Köleler Afrika’dan Amerika’ya, şeker Avrupa’ya. Sonra 150 yıl süren sömürgeci katliam. Bugün ise, bu sistemlerin hepsinden daha kötüsü: Global finans kapitalin dünya diktatörlüğü. Zincirlerinden boşanmış açgözlülük. Dünya Bankası’na göre, geçen yıl dünyanın en büyük 500 şirketi, dünya üretiminin yüzde 53,8’ini kontrol altında tutuyordu. Bu öyle bir zenginlik ve güç ki; bu zamana kadar buna ne kral, ne papa, ne şansölye sahipti.

Bu sistemin neredeyse zafiyet geçirdiği bir dönemdeyken bile, hemen hiç kimse tarafından esaslı olarak eleştirilmemesini nasıl açıklıyorsunuz?
Bence, bu neoliberal çılgınlık kolektif bilinci kalıcı olarak yerle bir etti. Çocukların açlıktan ölmesi gerçeği, bu bakış açısına göre, sanki doğanın kanunu gibi görülüyor. 

Bu insanlardan nefret mi ediyorsunuz?
Hayır, bunlara karşı değilim. Jean-Paul Sartre demişti ki; “Bir insanı sevmek için, onu baskı altına alan şeyden çok güçlü bir biçimde nefret etmek lazım. Onu baskı altına alan kişiden değil.” Kişisel düşmanlıklarla ilgili değil,  dünyanın yapısıyla ilgili bir şey bu.

9 yıl boyunca, BM’de gıdanın insan hakkı olduğu konusunda raportör olarak çalıştınız. BM İnsan Hakları Konseyi Danışma Kurulu üyesi olarak bulunuyorsunuz. Böyle bir iş nasıl ediniliyor?
Tesadüfen. Kofi Annan beni hatırladı. Cenevre’de küçük bir BM memuru iken aynı kadının peşinden koşmuştuk. İnsan Hakları olarak gıda konusunda özel raportörlük kadrosu oluşturduğunda tam da ben açlık konusunda bir kitap yazmıştım. Kofi beni önerdi ve bütün batılı ülkeler neredeyse oybirliği ile bana karşı çıktı. Ama seçildim, çünkü Güney ülkelerinden birçok büyükelçi tanıyordum, hatta bazıları benim yanımda okumuştu. Onların sesi olacağımı biliyorlardı.

YALANCI EGEMEN SINIFA KARŞIYIM

BM’de sizi dinliyorlar mı?
New York’ta beni Moğol ya da Somalili bir bakandan daha çok kendilerine eşit görüyorlar! Ben beyaz bir profesörüm. BM hâlâ ne kadar ırkçı, inanamazsınız.    

Bir anlamda dünya topluluğunun etkisiz temsilcisisiniz?
Bir keresinde topraklarından edilmiş köylülerin yanına Guatemala’ya gitmiştim. Problemlerini dinlemeye başladım ve o anda onlara ihanet ettiğimi de anladım. Cenevre’ye döndüm, toprak reformu yapılması gerektiğine ilişkin bir rapor yazdım. Tabii ABD’nin isteğiyle hemen reddedildi ve sadece şu oldu: Guatemala’da tapu olmadığı için havadan ölçüm yapmaya oraya dört helikopter gitti.

Bu ihanetin taşıyıcısısınız…
Büyük bir olasılıkla… Bir biçimde BM’nin bu şizofrenisiyle baş etmek zorundayım: Önce özelleştirme programlarıyla Dünya Bankası köylülerin temel geçim kaynaklarını ellerinden alıyor, ardından da ben İnsan Hakları Konseyi temsilcisi olarak zarar kaydetmeye gidiyorum.

Bir zamanlar kendinizi işinin temelini sefillik oluşturan bir vampire benzetmiştiniz.
Üç yıl önce, raportör iken az kalsın bir kurşunun hedefi oluyordum. Zambia’da korkunç bir açlık vardı. Uluslararası gıda tekelleri genetiği değiştirilmiş besinlerini pazara sürmek için bu durumu kullanmaya kalktı. Hesap şuydu: Genetiğiyle oynanmış mısırı BM Gıda Yardımı’na bağışlayacaklar, BM de bunları köylülere ulaştıracak.

Sorun neresinde bunun?
Kıtlık nedeniyle bazı köylüler mısır koçanlarını gelecek yıl dikmek için sakladı. Böylelikle genetiği değiştirilmiş mısıra bağımlı hale geleceklerdi. Tohum tekelleri için bu oldukça kârlı olacaktı ama köylüler için tam bir iflas. Köylüler mısırlarını Avrupa’ya satıyor ama Avrupa genetiği değiştirilmiş gıda almıyor. Ne yapıyor Zambia devlet başkanı? “Zehirli besin!” diye gıda yardımı diye gelen çuvalları yaktırdı. ABD, benim derhal görevden alınmamı istedi. Basın kükredi: Bu köpek Ziegler’in dogmatizmi yüzünden insanlar ölüyor. Kötü bir zamandı. Ama dayandık ve bir uzlaşmaya vardık.  BM mısırı dağıttı ama koçan olarak değil, ekilemeyecek un olarak dağıttı.

Bu tür örnekler umudunuzu artırıyor mu?
Bu sefer her şey yolunda gitse de, çok yönlü diplomasi bitti. Bu yüzyılın başında 147 devlet başkanı New York’ta dünyadaki en büyük trajedilerin envanterini çıkarmak için toplandı: Açlık, cehalet, kirli su, çocuk ölümü, HIV. Gelecek 15 yıl için yazılı planlar yapıldı. Ama ne oldu o zamandan bu yana? Hiçbir şey…

“BİZ OLMASAYDIK, İŞLERİ DAHA KOLAY OLURDU”  

20 kitap yazdınız ama soğukkanlı bir bilânço çıkarıldığında o kadar da etkili olamadınız.
Hayatının sonunda Brecht’e soruldu: Bütün tiyatro eserleri, bütün yazılar, sürgün yılları… Bütün bunlar ne işe yaradı? Brecht biraz düşündü ve sonunda şunları söyledi: “Biz olmasaydık, işleri daha kolay olurdu.”  

Güncel kitabınız ‘Batı Düşmanlığı’nda Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Bouteflika ile Fransa Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy’nin bir karşılaşmasını tasvir ediyorsunuz.
Doğalgaz anlaşmasını imzalamak için 2007’de Cezayir’de bir araya geliyorlar. Her şey bitmiş masanın üzerinde beklerken, Bouteflika birden doğruluyor ve diyor ki, “Setif için özür dilemenizi istiyorum.” Setif’te Fransız sömürgeciliğine karşı başkaldırdıkları için 1945’de binlerce Cezayirli katledilmişti. (Bugün, Setif katliamının ilk günü kabul edilen 8 Mayıs. S.İ) Bunun üzerine Sarkozy, “Ben nostalji için buraya gelmedim” diyor. Bu tutanakta var. Bouteflika ısrar ediyor: “Hafıza ticaretten önce gelir!” Anlaşma bu zamana kadar imzalanmadı!

Her şeyi Sartre’a borçluyum

Hayatın daha kötü olduğu ülkeler de var, sürekli İsviçre’yi kötülüyorsunuz. Ne istiyorsunuz İsviçre’den?
Hiç bir şey, ben ülkemi seviyorum. Sadece bu yalancı egemen sınıfa karşıyım. Kişi başına düşen milli gelir hesaplarına göre İsviçre dünyanın en zengin ikinci ülkesi. Yeraltı zenginliklerinden yoksun, yüzde 60’ı yaşanabilir, gerisi kayalık ve buzul olan 41 bin kilometrekarelik bir ülke. Bütün bu zenginliği nasıl yapıyor? Yeraltı zenginliği yabancı para: Kanlı para, üçüncü dünyanın kara parası, vergiden kaçırılan para. Sadece 2,2 milyar frank eski Kongo Devlet Başkanı Mobutu’nun parası ki, Kongo’da hastane yetersiz. 1,8 milyar Nijerya eski Devlet Başkanı, kokain bağımlısı, katil Abacha’nın parası. Bu listeyi istenildiği kadar uzatabilirim. Nazi altınlarının paraya çevrilmesinden de söz etmeliyiz.

İsviçre’nin Almanca konuşulan bölgesinde büyüdünüz. Ama adınız Hans’ı daha sonra Jean’a çevirdiniz ve kitaplarınızı Fransızca yazıyorsunuz. Sanki geçmişinizi unutmaya çalışıyormuşsunuz gibi bir izlenim var.
Bir villada yaşıyorduk ve akşama kadar bisikletle ortalıkta dolaşıyordum. Ama o bölgedeki köylü çocuklar zengin ailelere hizmetçi olarak kiralanıyordu. Her perşembe hayvan pazarı kurulurdu ve zengin tüccarlar lokantada midelerini doldururken, beti benzi solmuş çocuklar hayvanın başında titreyerek beklerdi. Bunları ergenlik döneminde fark ettim. Babama gidip sordum: Neden bunlar bu kadar yoksul ve neden biz bu kadar zenginiz? Babam, bir Kalvinistti, şöyle dedi: “Oğlum işine bak, dünyayı değiştiremezsin!”

18 yaşında Paris’e kaçtınız…
Çok kötü davrandım, babama hakaretler ettim. Paris’te ortalığa düştüm. Günün birinde Jean-Paul Sartre’ın grubundan Marksist öğrencilerle tanıştım. Sartre o zaman Les Temps Modernes dergisini yayınlıyordu. Mutluluğumu tarif edemem. Bu dergi benim için tanrı kelamı gibiydi ve benim de birlikte çalışabileceğimi söylediler.

O mu sizi Marksist yaptı?
Bunu yapmak zorunda değildi. Zaten o zamana kadar çelik gibi bir inançla donanımlıydım. Sartre’ın çevresindeki diğer öğrencilerle birlikte Cezayir Kurtuluş Hareketi’ni destekledik. Yeraltındaki insanlarla ilişkide kurye görevi yaptım ve ihtiyacı olanlara verdiğim için her iki ayda bir pasaportumu kaybettim. Sartre’ın beni en etkileyen yanı cömertliğiydi. Şömine rafında burjuva tarzı bir vazo dururdu. İçi parayla doluydu ve ihtiyacı olan kullanırdı. Yazılarıyla yaşardı.

Ona ne borçlusunuz?
Kesinlikle her şeyi! Üniversiteden sonra BM çalışanı olarak 2 yıl Kongo’ya gittim. Dönüşte Sartre yanına çağırdı. Afrika bağımsızlık mücadeleleriyle ilgili az şey biliyordu ama sorularıyla beni canımdan bezdirdi ve en sonunda dedi ki: Bunları yazmak zorundasınız. Hayatımın ilk makalesini bundan sonra yazdım.

Ve?
Simone de Beauvoir redakte etti. Sıkı bir kadındı. Les Temps Modernes dergisine vermeden önce, bir de adımın üstünü çizdi ve yerine Jean koydu. “Hans, bir isim değil.” Daha önemlisi, Sartre beni Kongo dönüşü de entelektüel olarak sürekli besledi. Parıldayan bir şövalye olarak oraya gitmiştim. Ama siyahların diğer siyahları nasıl katlettikleri gibi Afrika gerçeklerini gördüm. Ayrıca Avrupalıların en olumsuz koşullarda cüzzam merkezlerinde nasıl çalıştıklarına tanıklık ettim. Hiçbir şey artık dünya görüşüme uygun değildi. Baba evinin kalvinizmini terk ettikten sonra, şimdi benim ikinci sosyalizasyonum başlıyordu. Sartre’ın varoluşçuluğunun tam da beni kurtardığı zamanlardı. Anladım ki, insan yaptığıdır, başka hiç bir şey değil.

İsviçre’ye dönünce, Cenevre’de yeni kurulan Afrika-Enstitüsü’nde önce hukuk, sonra da sosyoloji doktorası yaptım, sonra profesör oldum. Sonra da her şeyi bırakıp bir çalışma birliği ile şeker işinde çalışmak için Küba’ya gittim.

Che’ye 12 gün şoförlük

Che Guevara’yı tanıdınız…  
Küba’da kaldığım otelin mutfağında Kübalı devrimciler toplanırdı. Che, sanayi bakanıydı ve Cenevre’de planlanan bir şeker konferansı için oraya gitmeyi planlıyordu. Orada Küba büyükelçiliği olmadığı için, birilikte gidip gidemeyeceğimi ve arabam olup olmadığını sordular. “Bir küçük siyah Morris’im var” dedim. Bu sefer 12 gün Che’ye şoförlük de yapıp yapamayacağımı bilmek istediler.

Yapabilirdiniz…
Sözü mü olur. İstasyondan aldım, her sabah otelden konferans salonuna götürdüm. Akşam programlarında eşlik ettim, geziye çıktık. İsviçre’de üzerindeki rüzgâr paltosu, başında komutan yıldızlı şapkasıyla başka dünyadan gelmiş gibi görünüyordu.  Utangaç ve ironik bir etki bırakıyordu ama otoritesi de fark ediliyordu.

Onunla çok konuşabildiniz mi?
Sürekli ona, “kumandan şunu açıklayabilir misiniz” diye sorular sormayı denedim. Ama sıkılıyordu. En son akşam yüreklendim ve istediğim bir şeyi doğrudan söyledim. Mücadele etmek için Afrika’ya gideceği dedikoduları vardı. Dedim ki, “Ben de sizinle gelmek istiyorum…”

Elinize silah mı almak istediniz?
Tabiî ki…

Che Guevara nasıl cevap verdi?
Cenevre’de bir tepedeki otelinde pencerenin önündeydik. Şehrin üstündeki bütün bankaların, şirketlerin ışıklı reklâmlarına işaret etti; “Arkadaşım, sen burada doğdun, yerin burası. Canavarın beyni burası, burada mücadele etmelisin” dedi. Beni olduğum gibi bıraktı. Derinden aşağılanmış hissettim. Ama benim ne olduğumu iyi anlamıştı: Bir silahtan başka hiç bir şeyi daha kötü kullanamayacak 25 yaşında bir küçük burjuva. Gerilla savaşı benim kesin ölümüm olurdu.

Bugün şiddet uygulayabilir misiniz?
Duruma göre değişir. Che bir gün, “Bir devrimci silahlı bir öğretmenden başkası değildir” dedi. Sözünü söylemek için özgürlüğün yoksa bunun için mücadele etmelisin. Ama beni yanlış anlamayın, öyle bir şey yapmak için cesaretim olup olmadığına emin değilim.

***

Mavioğlu ve ülkenin çiğnenen onuru
01 Mayıs 2011

Evet, yazının başlığını bilerek “Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru”nu çağrıştırsın diye attım. Alman yazar Heinrich Böll’ün ‘Die verlorene Ehre der Katharina Blum’ isimli küçük ama çarpıcı romanını hatırlamamak elde mi? Son zamanlarda gazeteci-yazar Ertuğrul Mavioğlu’na yapılanlar bana bu kitapta anlatılanları çağrıştırdı. 

Önce bir soru: Mavioğlu hakkında Akit’te yayınlanan ve daha sonra faşizan-dinci kesimlerin istisnasız bütün yayınlarında “kesin doğru” kabul edilerek tekrarlanan ‘linç girişimi’ hepimizin, bütün ülkenin onurunu çiğnemeye, zedelemeye yönelik değil mi?  Belki de artık Türkiye’de bu soruya “hayır” diye cevap vermek gerekiyor. Çünkü bu ülkenin Böll’ü olması gerekenler bile, uzun bir süredir onun tam da bu kitapta karşı çıktığı işleri yapıyor.

Mavioğlu, herkesin gözü önünde, bütün toplum karşısında linç ediliyor ve bu tür linç kampanyalarında daha önce onurları defalarca çiğnenmiş insanların da desteklediği, hatta yönettiği yandaş basında, kampanya tekrarlanıyor. Daha açık söyleyelim: Yeni Akit,  Mavioğlu’nun “gazeteci kılığına girmiş eli kanlı terörist” olduğunu yazıyor ve Zaman’dan Star’a içinde ‘ileri demokratların’ cirit attığı bir sürü ‘gazete’ bunu yayıyor. Bugün Heinrich Böll Türkiye’de yaşasaydı, bu gazetelerde yazar mıydı? Olayın göz ardı edilen ama önemli bir yanı bu.

SİYASAL HUKUKA KARŞI EVRENSEL HUKUK
Bilirsiniz, “Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru”nda Böll, bir kişi olarak Katharina’nın onurunun çiğnenmesinden daha çok evrensel bir prensipten söz eder: İnsan onuru!  Mavioğlu ile Blum vakaları arasındaki ilişki de kişisel karşılaştırmadan çok işte bu prensiptedir. Böll, bu kitapta yandaşlık uğruna yalan haber yapan basını, suçluları ortaya çıkarmaya çalışırken anti-demokratik yollara başvuran polisi ve hukuk dışı tutum içinde olan yargı mekanizmasını gözler önüne serer. İnsanlar hakkında karalama kampanyası yürüten, kişileri hedef gösteren basın Böll’ün hedefindedir.

Geçen aylarda Ahmet Şık, Nedim Şener ve hele şimdi Ertuğrul Mavioğlu’na yapılanlar tam da bu küçücük kitapta Böll’ün ısrarla karşı çıktığı şeyler değil mi? Ya da bu üçü tam da tıpkı Böll gibi, hukukunun işlemesi için yazıp çizmiyor muydu? Elbette, hem tarihsel hem de teknik olarak iki dönem arasında farklılıklar olduğunu biliyoruz ama her iki dönemin yazarlarının ortak noktasının, egemen siyasal hukuk anlayışı yerine evrensel hukuku savunmak olduğunu da biliyoruz. Evrensel hukuku savunmak ise, meselenin diğer önemli yanı.

BÖLL’ÜN DE EVİ BASILMIŞTI
Heinrich Böll de, tam da bugünlerde Mavioğlu’nun, kısa bir süre önce ise Şık ve Şener’in başına gelenler gibi bir linç ve karalama kampanyasıyla karşı karşıya kalmıştı. 1970’lerde Almanya’da RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) militanlarının eylemleri, iktidara hâkim olan faşist anlayışı ve yapılanmayı yeniden diriltince, terörle mücadele adı altında pek çok insan hakları ihlali yaşandı. Böll, devletin böyle bir refleksle hareket edemeyeceğini dile getirdi ve faşizan devlet terörünü değil, hukuku ve demokrasiyi savundu. Hukukun herkes için eşit uygulanabilir olması gerektiğini dile getirdi. Böll, RAF’ın varlığının devlet terörüne neden oluşturamayacağını savunurken, aslında RAF’ı ve ‘eylemlerini’ savunmuyordu; her şeyin evrensel hukuk içinde olması gerektiğini vurguluyordu. Tıpkı bu ülkede sola karşı yapılan hukuksuzluklar karşısında sol yayıncılık yapan herkes gibi, duyarsız kesimleri duyarlı olmaya çağırıyordu. 

Böll, Spiegel dergisinde 1972’de RAF’ın önderlerinden Ulrike Meinhof ile ilgili “Ulrike lütuf ya da bağışlanma mı istiyor” biçiminde çevrilebilecek bir başlıkla makale yazdığında ipler koptu. Bunun üzerine Almanya bulvar basını hemen Böll’ü “RAF’ın fikri sempatizanı” olmakla itham etti ve ‘terör destekçisi’ diye bir karalama kampanyası başlatıldı. Sağ basın ve sağ politikacıların ithamları işi o kadar ileri götürdü ki, Alman edebiyat tarihinin en büyük yazarlarından, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Böll’ün evini polis bastı. Eve baskın yapan ağır silahlarla donatılmış polisler, “Böll’ün evinde RAF militanlarının kaldığına dair ihbar aldığını” açıkladı. Ancak halk, polisleri ve hükümeti desteklemek yerine, Böll ile dayanışmak için yazarın çevresinde kenetlendi. Böll vartayı halkın desteği ile atlattı, belki de RAF’lıların tutuklu bulundukları Stammheim’a gitmekten kurtuldu.

CAHİL CESARETİ
Böll, 1974’te ‘Die verlorene Ehre der Katharina Blum’u yazdı. Elbette sağ basın bir yandan, bulvar gazeteleri diğer yandan yine karalama kampanyası başlattı. Onlara göre kitap, ‘terör ve şiddeti’ savunuyordu. Sağcı Cumhurbaşkanı Karl Carstens kitabı okumadan Alman halkına şu çağrıyı yaptı:

“Tüm halkı terör faaliyetlerinden, özellikle de birkaç ay önce Katharina Blum takma adıyla bir kitap yazan ve kitapta şiddeti haklı bulan şair Heinrich Böll’den uzak durmaya çağırıyorum…” Carstens bir hukuk profesörüydü. Benzetmek gibi olmasın ama bizim doçent Cumhurbaşkanı, Ahmet Şık’ın kitabının sadece çok satmasından korkmuştu.

Böll, bir keresinde şöyle yazmıştı: “Sabır! Belki kötü bir zamandan geçiyoruz.” Kitap 30 dile çevrildi, Almanya’da en az 6 milyon sattı. Türkçe’de de çok okundu ve tiyatrosu da oynandı. Böll kitaptan sonra, daha aktif olarak politikayla ilgilendi. İnsan hakları için uğraştı. ‘Kötü zamanlar’ çabuk geçti ve karşıtlarını kimse hatırlamazken Böll’ün adı okullara, caddelere ve vakıflara verildi.

KATHARİNA BLUM KİMİ ANLATIR?
Böll’ün “Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru”nda anlattıklarının ne kadarı kurmacaydı ne kadarı gerçek? Böll, Hannover Üniversitesi’nde ders veren Psikoloji Profesörü Peter Brückner’ın başına gelenlerden esinlenerek yazdığını söylüyor.

68 hareketinin ünlü solcu profesörlerinden biri olan Brückner’ın başına şunlar gelmişti: Bir sağcı bulvar gazetesi 1972’de aranırken bir gece, bir süredir hakkında yakalama emri olan Ulrike Meinhof’un Peter Brückner’ın evinde saklandığını yazdı. Haber, diğer yandaş gazeteler tarafından kampanyaya dönüştürüldü. Brückner, üniversiteden atıldı. Öğrenciler hocalarını bırakmadı. Cafelerde, meydanlarda iki dönem dersler devam etti. Brückner, bir yıl sonra üniversiteye döndü. Ancak, 1977’de RAF’ın bir eylemini öven bir yayından sonra üniversiteden tekrar atıldı. Uzun hukuki uğraşlardan sonra 1981’de üniversiteye dönmeyi başardı. Kısa bir süre sonra kalp krizinden yaşamını yitirdi.

Böll, kitapla ilgili şunları söylemişti: Öyküdeki olaylar ve kişiler uydurmadır. Bazı gazetecilik pratiği tasvirleri, Bild gazetesinin pratiği ile benzerlikler gösteriyorsa, bu benzerlikler ne amaçlanmış ne de rastgeledir, aksine kaçınılmazdır.   

Bizdeki kampanya yürütücülerinin Almanya’dakilerle benzerliği de herhalde ‘kaçınılmaz’ bir durum. Ama sadece o günkü Almanya ile benzerlikleri kaçınılmaz. Çünkü Akit gazetesi Almanya’da ‘antisemitizm ve kışkırtıcılık’ yaptığı, saldırgan yayın yaptığı için uzun süredir yasak. RAF’ın Türkiye’deki davalar ve kişilerle herhangi bir ilişkisi ya da benzerliği olmadığını, her şeyin sadece teknik bir karşılaştırmadan ibaret olduğunu söylemeye gerek var mı?

RAF yargılamaları: Siyasal hukukun maskaralığı 
Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasından sonra, Türkiye’de hukukun Nazi hukukunu aratmayacak ölçülerde siyasallaştığı gündeme gelmişti. Hatta Adnan Bostancıoğlu, Şık ve Şener’in alınmasından sonra bütün Ergenekon soruşturmasının “AKP’nin Reichstag yangını”na dönüştüğünü yazmıştı.

Almanya’da hukukun siyasallaşmasına sadece Nazi dönemi gibi olağanüstü dönemlerde değil, sıradan demokrasi yıllarında da rastlandı. 1970’li yıllar bunun örneğiydi. Bugünlerde Türkiye’de darbe ya da herhangi bir olağanüstü dönem olmadığı halde hukukun siyasallaşmasından bahsediyorsak, Türkiye pekâlâ o yılları da kendine örnek almış olabilir.

1970’li yıllarda Almanya’da rejim kendini tehlikede görüyordu ve hemen hukuku rafa kaldırmıştı. Rejimi tehdit eden ise RAF’tı. Bugünlerdeki bir gelişme, o yıllardaki yargılamanın gerçekten de hukuki değil, siyasal olduğunu gösterdi. 31 yıl önce bitmiş bir davayla ilgili olarak mahkeme dönemin RAF önderlerinden Brigitte Mohnhaupt hakkında hazırlık soruşturması başlattı. Mahkeme bugün 61 yaşında olan Mohnhaupt’un da işin içinde olduğuna inanıyor. Oysa 31 yıl önceki olayı bütün boyutlarıyla aydınlattığını söylüyor ve yargılananlara ömür boyu hapis cezası veriyordu.

İşte eski RAF üyesi Knut Folkerts, Federal Başsavcı Siegfried Buback’ın öldürülmesinden ve Frankfurt’ta bir silah deposunu soymaktan ömür boyu hapis cezası alanlardan biriydi. Folkerts, 1980’de yargılanırken ‘yargının hukuki yapılmadığı’ gerekçesiyle mahkemeye bile çıkmamıştı. 17 yıl hapis yattı. Aşağıdaki görüşme RAF üyelerinden birinin basına verdiği ender röportajlardan biri olması açısından da önemli. Bugün 59 yaşında olan Folkerts’in 2007 Mayıs ayında Spiegel dergisinden Michael Sontheimer ile yaptığı görüşmeyi okuduktan sonra siyasallaşan yargının bizimle olan benzerliklerine artık siz karar verin.

>>>Sayın Folkerts, 1979’da hakkınızda Federal Başsavcı Siegfried Buback’ı ve yanındaki iki kişiyi vurmak iddiasıyla dava açıldı. Bir yıl sonra ömür boyu hapse mahkûm edildiniz. RAF’ın Buback’a saldırı düzenlediği 7 Nisan 1977 günü tam olarak ne yaptınız?
O günün sabahında bir ‘para tedarik etme eylemi’ için Köln’de bir bankayı gözlemliyordum. 

 >>>Yani bir banka soygunu için… 
Sonra toplu taşıma aracıyla Hollanda yönüne doğru gittim, sınırı yürüyerek geçtim ve trenle Amsterdam’a doğru yola çıktım.

>>>Öyleyse, eski RAF üyesi Silke Maier-Witt’in daha önce söylediği, sizin ve diğer RAF üyesi Rolf Heißler’in o akşam sınırın Hollanda tarafından kendisini aldığı ve Amsterdam’a gittiğiniz doğru.  
Evet. Bunu iyi hatırlıyorum, 7 Nisan 1977 Silke Maier-Witt için önemli bir gündü.  Çünkü o gün RAF’a girmişti. Evet, onu biz aldık ve Amsterdam’a götürdük.  

>>>Federal Savcı sabah Karlsruhe şehrinde Buback suikastına katılıp akşam da kendini Hollanda’ya attırmanın ya da araçla geçmenin mümkün olduğunu açıkladı.
Makam aracı sahibi bir Federal Savcı olarak bu yolu kat etmek mümkün. Ama 1977’de en yüksek alarmla aranan bir RAF üyesi olarak ara yollarda hareket eden yavaş trenleri seçiyorsunuz. Kaldı ki, sabah Buback’ın öldürülmesine katılmış biri, asla öğleden sonra ülke sınırını geçecek bir şoför olarak işe başlamaz. 

>>>Buback’ın öldürülmesinden yargılandınız. Ne umdunuz ki?  
Buback’ın öldürülmesine ve suikast planlamasına katılmadığım halde ve bütün şahitlerin ifadeleri yalan olmasına rağmen, bana en yüksek cezanın verileceğinden emindim. 

>>>Neden?
O zaman hukuku, bize karşı sürdürülen savaşın örtülü aracı olarak görüyorduk. Bizim karşımızda militan yargılama taraftarları vardı. Hukuk hakkında o zamanki düşüncelerim realitede gerçekleşti zaten. 

>>>Ama sizi 4-7 Nisan 1977 tarihleri arasında bazen Christian Klar, bazen de Günter Sonnenberg ile motosikletli, bazen de kaçış aracı içinde Karlsruhe’de gördüğünü söyleyen on bir kişi ifade verdi. 
Buback suikastı öncesi haftalarda ve sonrasında Karlsruhe ve çevresinde hiç bulunmadım. Buna rağmen daha iddianame hazırlanırken bu olayın bana kalacağını açıkça biliyordum. Günter Sonnenberg, 1978’de yakalandığında polisle çatışmada kafasına isabet eden kurşun nedeniyle bu konuda Federal Savcılık’ta ifade verecek durumda değildi. Zaten çatışma nedeniyle ömür boyu hapis cezası almıştı. İçerde cezasını çekiyordu. Aynı zamanda başka birinin bu olayla ilgili ceza alması gerekiyordu ve bunun için de doğru insan bendim. 

>>>Bir tanık sizi 1 Nisan 1977’de Sonnenberg ile motosiklet kiralarken Mönchengladbach’ta gördüğünden emin. Bu da mı fantezi?
O her neyse, ama kesinlikle ben orada değildim. Buback suikastı sonrasında Federal Savcılık hemen üç şüphelinin ismini yayınladı: Christian Klar, Günter Sonnenberg ve ben. Çok basitti, çünkü biz üçümüz de Karlsruhe kökenliydik. Fotoğraflarımız basına dağıtıldı ve bizi gördüğünü iddia eden insanlar ortaya çıktı. O günlerde eğer sizin de fotoğrafınız yayınlansaydı, gerçekten suikastta sizi gördüğüne yemin eden birçok insan ortaya çıkardı.

>>>Ama Stuttgart Yüksek Mahkemesi tanıkları inandırıcı buldu… 
Onlara ihtiyaç vardı ve kullandılar. RAF’a karşı devleti koruma sürecinde, hukuk, tanıklık ve diğer kanıtlar sadece bir araçtı ve amacı da düşmanı yok etmekti. Benim dava sürecimde bu gülünçlük çok basitçe gerçekleşti: Bir tanık beni üst üste iki gün gördüğünü söylüyordu ve mahkeme daha inandırıcı bulunuyordu. Bu tanık ‘delici bakışlarımı’ ve sakalımı hatırladığını belirtiyordu. 1974’teki “aranıyor” fotoğrafında görmüş olmalı. Çünkü sakal sadece orda var ve 1977 Nisan’ında sakalsızım.    

>>>Nasıl görünüyordunuz 1977’de? 
Sakalım ve uzun saçlarım yoktu. Bütün RAF üyeleri zaten iş adamları/iş kadınları gibi giyiniyordu. Kendimden emin olmak için bazen yoldayken polislere yol falan sorduğum olurdu. Eğer o zaman bizi arayanlara başvursaydık ve teslim olsaydık bile kimse bizi görünüşümüzden tanımazdı.

>>>Anlattığınız bu tutarsızlıkları gösterecek bir avukatınız yok muydu? 
Bir avukat bulmak çok zordu. O zaman RAF’ı önceden mahkûm etmeyi amaçlayan bir yasa çıkarılmıştı; birden fazla sayıda avukat tutmak ve bir RAF avukatının da başka RAF’lıları savunması yasaklanmıştı. Ortalıkta deneyimli avukat kalmamıştı. Hamburg’tan genç bir avukat bulduğum halde, yolun uzunluğunu bahane gösterilip duruşmalara düzenli katılamayacağı gerekçesiyle avukat reddedildi. Duruşmalara katılmayacağımı bildirdim, çünkü bir sessiz tiyatro figürü olarak, bu komedide rol almak istemiyordum. Yargılanmam ve duruşmalarım tam bir maskaralıktır.

>>>Kendinizi gerçekten savunmak istemiş miydiniz? RAF’ta mahkemede bir siyasi bildiri okumak ve somut öldürme olaylarıyla ilgili olarak bile hiçbir şey söylememek geleneği vardı. 
Hukuki bir savunma yapmak o zaman anlayışıma uygun değildi. Ayrıca, hukuki savunma yapanlar da yanlış belgelerle ve haksız bir biçimde hukuksuz ceza aldı.   

>>>Yargılanma sürecinde Frankfurt’ta bir silah satıcısına baskın yapmak suçundan da ‘öldürmeye teşebbüs’ten ceza aldınız. Buradaki suçlama uygun muydu? 
Hayır. Federal Savcılık ve mahkeme 'çift dikiş daha iyi” diye düşündü. 1 Temmuz 1977’te yani baskının olduğu tarihte Almanya’daydım ama Frankfurt’tan çok uzakta bir yerdeydim.

>>>Bu bilgi sizin 30 yıldır görüşmediğiniz bir eski RAF’lının bize verdiği, ne Buback’ın öldürülmesi ne de Frankfurt’taki baskına katılmadığınız bilgisiyle de örtüşüyor. Neden yargılanmanın en sonunda bile bunun yanlış olduğunu söylemediniz?
RAF’ın illegal bir üyesi olarak, eylemlerindeki bütün siyasi sorumlulukları üstlendim.  Kendimi hukuki olarak savunmadım, bunu yapmış olsaydım da, bugün size söylediklerim değişmeyecekti. Yani bana ‘ömür boyu’ vermekten vazgeçmeyeceklerdi. 

>>>Hem Buback suikastından hem de soygundan ömür boyu aldığınız için siz suçlusunuz. Çünkü bütün bu yıllar boyunca sustunuz…
Her sanık, bir RAF üyesi de, susma hakkına sahiptir. “Masumiyet karinesi hukuk devletinin taşıyıcı sütunlarıdır” sözünü ne zaman okusam, Stammheim hukukunun bu sütunları başarıyla yıktığını tespit ediyorum. Yakalandıktan sonra hukukuyla işbirliği yapmak için devlete karşı silahlı mücadele başlatmadık. Ayrıca, mahkemeyle işbirliği yapmak, mecburi olarak, kendi durumunu başkasının zararına iyileştirmek anlamına geliyordu.

>>>Brigitte Mohnhaupt, mahkemeye tanık olarak Andreas Baader, Gudrun Ensslin ve diğer sanıklar hakkında çağrıldığında, RAF ile mahkeme, Federal Başsavcılık ve hukuk arasındaki ilişkiyi ‘savaş ilişkisi’ olarak açıkladı. Siz de öyle mi görüyordunuz?  
RAF ve devlet arasındaki ilişkiyi savaşın mantığı belirliyordu ama bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum, her iki tarafta da bu mantık egemendi. 

>>>Sicilya mafyasında susma yasası ‘Omertà’ belirleyici. Neden RAF benzer bir ilkeye sahipti? Neden çoğu RAF üyesi hâlâ susuyor?
Uygun kavram dayanışma. Kendi yoldaşlarını koruma doğal bir tutum. Ayrıca, bu zamana kadar güzelce susan Cumhuriyet Savcıları da var. Örneğin benim Buback suikastında olmadığımı 1982’den beri bilen ve bu davadan en az 15 yıl hapiste kalmama neden olan Cumhuriyet Savcısı Wolfgang Pfaff da susuyor.

>>>Davanızın yeniden görülmesini ister miydiniz? 
Kesinlikle hayır. RAF tarihiyle ilgili olumlu bir şeyler yapmak için hukukun uygun olmadığını düşünüyorum.  

>>>Kendinizi bir hukuk kurbanı görüyor musunuz?
Hayır. Ben kendimi kurban olarak değil, eski bir RAF üyesi olarak görüyorum. Hukuk devleti kurallarına göre, Stammheim yargılamaları bir adli hataydı ama orada hak ya da adalet değil aksine devlet çıkarları geçerliydi.

***

İnternetin 'sessiz devrimcisi' konuştu
24 Nisan 2011

İnternet gazetecisi Suelette Dreyfus’un sanal âlemde bir fotoğrafı bile yok. Siz de dünyayı sarsan belgelerin yayınlandığı WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange’ın bir anlamda akıl hocası olsanız, büyük bir olasılıkla ya internet ortamındaki bütün fotoğraflarınızı yok etmeyi başarırdınız ya da fotoğrafa gerek duymazdınız. Dreyfus’un sadece Türkçe’de değil, başka dillerde de hakkında çok az ‘tanıtıcı’ bilgi bulunmasından, kitapları ve yaptığı film dışında göz önünde olmayı sevmediği anlaşılıyor ama WikiLeaks belgelerinden bu yana herkes adını duydu. Bugün herkes ismini en az bir kez duysa da hakkında araştırmaya kalkan biri, ilk bakışta, 1997’de Julian Assange ile birlikte yazdıkları ‘hacker dünyası’nın en önemli eseri olan Underground (Yeraltı) kitabı ve bununla ilgili birkaç cümle dışında pek bir şeye rastlayamaz. Her ne kadar Dreyfus adı, dünyayı sarsan WikiLeaks belgeleri ortaya çıkınca birçokları tarafından duyulsa da, isme biraz yakından bakınca, hacker dünyasında öteden beri bir isim olduğu anlaşılıyor.  
Suelette Dreyfus basınla pek konuşmasa da ‘internet ve devrimci politika’ konularında oldukça kafa yoran biri. Sadece kafa yoran mı? Dreyfus’un, 1990’lı yıllarda çalıştığı University of Melbourne’da yazmaya başladığı doktora tezi kapsamındaki araştırmalarından oluşan, Assange ile yazdıkları ‘Underground’ sadece bir araştırma kitabı mı? Elbette her iki soruya da hayır cevabı vermek gerekiyor. Dreyfus’un, üniversitede hackerler üzerine araştırma yaparken Avusturya hacker grupları içinde biliminsanı olma özellikleri dışında da saygın bir yeri olduğu anlaşılıyor. Assange’ın ‘Mendax’ kod adıyla yer aldığı grupta Dreyfus’un da olduğunu yazan da var. Hatta o yıllarda üniversite ağından ikilinin polis ve mahkemelere karşı ‘sabotaj’ çağrısı yaptığı ve bundan Assange’ın para cezası aldığı da dile getirilmiş.
 
Her neyse, şimdi doktora yaptıktan sonra Dr. Suelette Dreyfus’un başka neler yaptığına biraz bakalım. 2001’de ‘The Quiet Revolution’ (Sessiz Devrim) adıyla, insan hakları temelli organizasyonların internetteki hareketliliklerini analiz eden ikinci kitabı yayınladı. 2003’te ise hackerlerle ilgili bir dokümanter film yaptı. 2009’da WikiLeaks Danışma Kurulu Üyesi olduğu basında çıktı. Halen University of Melbourne’de araştırmacı olarak çalışan Suelette Dreyfus ile Süddeutsche Zeitung gazetesinden Niklas Hofmann bir görüşme gerçekleştirdi. Gazetenin internet sitesinde 31 Mart 2011’de yayınlanan görüşmesinin çevirisi şöyle:

VENDETTA’NIN V’Sİ

>>>Kitabınızda hacker ortamını, Avusturya’daki hacker dünyasının doğuşunu yazmaya çalışıyorsunuz. Burada söyledikleriniz WikiLeaks için de geçerli mi?
Kesinlikle. Wikileaks’te en ilginç olan şey, bu Avusturya yeraltı dünyasının ilk dönemi için de aynen geçerli, “her otorite haklı değildir ve bunlara karşı isyan etmek zorunluluktur” kuralıdır. Bunun embriyon versiyonunu Underground kitabında tanımladım. Bunun açıkça çok daha gelişmiş olan versiyonunu WikiLeaks ve Anonymous’ta görüyoruz. Gençlerin internette siyasallaşması gerçek bir dalga. Bu aynı zamanda Underground’tan bu yana birleştirici konu. Bugün amorf, tanımlanması çok zor, oldukça çevik, son derecede mobil ve çok kolayca her yere uyarlanabilir bir gençlik kültürüyle karşı karşıyayız. Ama daha önceki ‘yeraltı kültürü’ne de uyan bir şey bu.  
(Röportajda Dreyfus’a Anonymous’un ne olduğu ve bu grupla ilgisi konusunda herhangi bir soru sorulmamış. Ama dünya çapında birlikte hareket eden bir kolektif olan Anonymous ile ilişkisi hakkında soru sorulsaydı ilginç olurdu. Önceleri sadece internet üzerinden hareket eden kolektif daha sonra, internet dışında da birlikte eylemler yapmaya başladı. Kendilerini şu sloganlarla tanımlıyorlar: “Biz anonimiz/  Şeytanın hizmetindeyiz/ Affetmeyiz/Unutmayız/ Bizi bekleyin!” Grup üyeleri eylemlerinde, İngiliz direniş kahramanı Guy Fawkes’in maskesinden esinlenerek yapılan çizgi filmden, tiyatro ve sinemaya kadar birçok alandan tanıdığımız ‘Vendetta’nın maskesini kullanıyor. Bu maske aslında son zamanlarda yüzünü göstermek istemeyen birçok kişi ve hareketin simgesi olarak da kullanılıyor. S.İ.)
 
‘SİYASAL MESAJI OLAN SOLUCAN’
 
>>>Önceki ‘hacker’lar ne kadar siyasallaşmıştı? Kitapta her şey daha çok bir oyun gibi görülüyor. Sadece girmiş olmak için bütün bilgisayar ağlarını deniyorlar…
Röportaj yaptığım bazı hacker’larda önceden siyasalaşmış olmanın izlerini gördüm. Örneğin dünya çapında siyasal motifli ilk bilgisayar virüsü olan ya da ilk ‘siyasal mesajı olan solucan’ olarak adlandırabileceğimiz ‘The WANK Worm’ bunlardan biri. Bu önemli bir dönüm noktasıdır. Bu solucan virüsü yazan ya da yazanların nükleer enerjiyi destekleyen otoriteleri reddettikleri oldukça açıktı. Bu kesimlerde dalga geçiyorlardı, onları hicvediyorlardı .
Evet, oyun gibiydi, çünkü bu solucan her şeyden önce yetkililere bir oyun oynuyordu! ABD Enerji Bakanlığı’nın ve NASA’nın bilgisayar ağlarına girip, orada çok büyük miktarda bilgileri yok edecekmiş gibi yapıyordu, oysa bunu yapmıyorlar sadece korkusunu hissettiriyorlardı. Bilgiler orada yerlerinde dururken bazıları belki kalp krizi geçiriyor belki de daha sert ve kötü şeyler oluyordu. Aynı siyasallaşmayı hacker grubu International Subversives’te görmek de mümkündü. (Assange’ın grubu)

>>>Kitabınızda, Julian Assange’ın teknolojiyi değişimin aracı olarak gördüğünü yazmışsınız. Ta o zamanlar böyle mi görüyordu?
Çok genç yaşlarından itibaren böyle görüyordu. Kesinlikle teknolojinin neyi, hangi yöne götürebileceğini görüyordu. Bu elbette o yıllarda WikiLeaks gibi bir vizyon sahibi olduğu anlamına gelmez. Ama kesinlikle teknolojik bir vizyona sahipti. Evet, çok sayıda insana uygun fiyatla başka kaynaklara göre daha kaliteli bilgi akışı sağlaması ve insanların yeteneklerini geliştirmesi teknolojinin iyi yanı tabii.
Julian, çok keskin teknik bir akla sahip ve onun için verimlilik her zaman çok önemliydi. Bir ara, taşınma kartonlarını nasıl paketlediğini gözlemlemiştim. Çoğu insan eşyalarını öylesine kartona atar. Julian, paketlediği kutuda en ufak bir boşluk kalmışsa, o kutuyu tekrar açar ve yeniden hiçbir boşluk kalmayacak bir biçimde paketlerdi.
 
‘DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEK BİLGİYLE MÜMKÜN’
 
>>>Teknik bir akıl gibi algılanıyor ama bana biraz şaşırtıcı geliyor. Çünkü Julian Assange hakkında yazılan başka şeylerde vurgulanan bu değil başka şeyler. Örneğin Daniel Domscheit-Berg tarafından yazılan kitaptan ve New-Yorker’daki   Raffi Khatchadourian tarafından yazılan portreden, bir valiz aldığı ve içine her şeyi doldurduğu anlaşılıyor.
 
Bu başka bir şey. Teknik bir akla sahip olmasının farkı şu: Eğer bir bulmaca çözülmek zorundaysa ve çözmeye önem veriyorsa, bunu toplumsal bir değer için mi yapıyor ya da aklını keskinleştirmek için mi deniyor, buna karar veriyor. Ondan sonra da buna odaklanıyor. Buradaki taşınma kartonları, bu durumda bulmaca görevindeydi. Ama teknik anlayışı burada verimlilik ve etkinlikle de ilgili ve elbette bilgilerin ölçülebilirliği ile de ilgisi var. Dünyada pozitif bir değişim sağlanmak isteniyorsa, bunun, şu veya bu biçimde hesaplanabilir olması gerektiğini Julian görüyor.
Bir şeyi biraz büyük ölçekli ve aynı zamanda finanse edilebilir olarak yapmanın tek yolu, bilgiye ulaşma üzerinden mümkün. Bence, WikiLeaks’ı kurarken aklındaki nokta buydu. Bir ‘Internet-Start-up’ ile insan milyar dolar kazanabilir ve dünyanın en yoksul ülkelerindeki insanlara bu parayı gönderebilir. Bu işlevsel olabilir. Ama bu gerçekten uzun vadeli bir toplumsal bir değişime neden olabilir mi? Orta vadede birçok acıyı dindirebilir. Ama teknik olarak vidalar her zaman optimal çözümlerin bulunması için döndürülmüyor. Julian’ın aklı bu anlamda teknik ki, olay optimizasyonla ilgili. Optimizasyon sadece taşınma kartonunun içindeki boşluğu iyi kullanmayla mı ilgili yoksa toplumsal dönüşümü ve değişimi daha da iyileştirmeyle mi ilgili.
 
‘RASTGELE HACKLEMEK AKILSIZLIK’
 
>>>Ne kadar politikleşmişti Assange o zamanlar?
Onu tanıdığımdan beri ‘hak ve adalet’ sorunuyla ilgiliydi. Bir hacker’ın kafasına göre hack’lemesinin de akılsızlık olduğunu düşünüyordu. Hayatta daha önemli şeyler olmalıydı.
 
>>>>Kitapta, bazı hacker’larla ilgili sayfalarca aşırı derecede detaylara giriyorsunuz, mahkeme kayıtlarındaki tutanaklardan bütün pasajları alıntılıyorsunuz. Bu denli kesinlik içinde olmak sizin mi yoksa Assange’ın mı fikriydi? 
Her ikimizin. Kelimenin tam anlamıyla on binlerce sayfa doküman inceledik, telefon konuşmalarını, dinleme kayıtlarını, ifade tutanaklarını, tanık ifadelerini okuduk. Okura belli zenginlikte detay vermelisiniz ki, anlatılanların gerçek olduğuna güvensin. Bunları da orijinal belgelerden edinebilir. Bunların bir kısmı da dipnotta verilemezdi çünkü böyle yapılırsa, okur kanıtlara gerçekten akıcı bir biçimde ulaşamaz.   
 
>>>Sanki bugün Julian Assange’ın yaydığı ‘Scientific Journalism’ (Bilimsel Gazetecilik) anlayışının ilk belirtileri gibi…    
Bu doğru. Bu anlayışın çekirdeğini, okura kendisinin okuduktan sonra doğrulayacağı ya da onaylayacağı filtresiz bilgiyi sunmak oluşturuyor. Kitap yazılırken her halükarda bu çok önemliydi.

>>>İnsan, Assange’ın WikiLeaks’la birlikte hacker kökenlerinden vazgeçtiği izlenimi edinebilir. Bazen kamuoyundaki görüntüsünün aksine ele geçirilen bütün büyük ‘WikiLeaks kriptoları’ hack’lemeyle elde edilmemiş. Hack yeteneği ile neler yapılabileceğinin görülmüş olması lazım…   
Sadece teknik yetenekle ilgili bir şey değil. Hack, sözcüğün eski, en baştaki anlamıyla hiçbir şeyin illegal olmadığı anlamına gelir. Birisinin zor bir sorunun içindeyken, akıllı bir teknik çözüm bulup bunu hayata geçirmesine denir. Hack ve hacker sözcüğünün temeli budur. Julian bu anlamda hacker sözcüğünün en eski anlamını aldı ve WikiLeaks’a uyguladı. ‘Whistleblowing’ (önemli bilgilere köstebeklik) gibi başka türlü çözülmesi mümkün olmayacak çok ağır bir problem karşısında akıllı teknik çözüm. Çok önceden beri ‘Whistleblower’ bilgilerini ele geçirip, adalet için çalışanların hizmetine sunacak biçimde açıklamak gibi bir amaç taşıyordu.
 
>>>Avusturya polisinin FBI ile işbirliği yaparak hacker’ların peşine düştüğü dönemi yazdığınız yer, sanki hırsız-polis kovalamacası gibi görülüyor. Öte yandan bu dönemi hacker’lar için çok travmatik buluyorsunuz. Ama polisin tutum ve davranışının hacker’ların korkuları kadar dramatik olmadığı anlaşılıyor. Acaba burada kendi kendine oluşturulmuş bir paranoya mı var? 
Evet, her şeyden önce bu bilinmeyene duyulan korkudan kaynaklanıyor. Yeraltında birileri operasyon olduğunu öğreniyor ve ardından gerçeğinden çok daha kötü korku hikâyeleri ortalığı kaplıyor. Birkaç tane gerçekten sert polislik durum vardı. Ama gerçeklikte, birçok durumda, uzaktan göründüğü gibi berbat değildi durum. Sabahın üçüne kadar hack yaptığınız bir gece, sabaha karşı bitkin bir haldeyken, karanlıkta, arka taraflardan bir yerden duyulan herhangi bir gürültü, belki de anne babanız işe gitmek için kalkmıştır… Bu zamanda duyulan hikâyeler daha kolay korku getirir.
 
‘HACKERLERIN ÇOĞU YOKSUL ÇOCUKLARIYDI’
 
>>>Çoğu hacker, Julian Assange dahil çok hafif cezalar aldı. Birçoğu para cezasıyla kurtuldu, bir kısmı bunu bile almadı. Bunlar bir hacker’ı çok etkileyecek şeyler değil. En travmatik olan neydi?  
Bir hacker için gerçekten son derecede travmatik olan şey, bilgisayarına polisin el koymasıdır. Önceleri bilgisayarlar bugünkülerden biraz farklıydı. Hemen ondan vazgeçip başkasını satın almak mümkün değildi. Birçoğu zaten zengin ailelerin çocukları değildi. Bilgisayarları alınanlar, ellerinin ayaklarının kesildiğini hissediyordu. Bilgisayar gerçekten kişiliklerinin bir çekirdeği gibiydi. Makineler, online topluğu ile ilişki kurmalarını sağlıyordu ve bu toplulukta kendi kişiliklerini buluyorlardı. Yani bilgisayarın gidişi topluluğun ve kimliğin kaybıydı. Bilginin yitirilmesiydi. Birçoğu çok akıllı, bilgi bağımlısı kişilerdi. Ve artık online girişleri olmadığı için güncel bilgilere ulaşamıyorlardı. Sanki bilgi açlığı ve hırsı içinde olan birine bütün kütüphaneleri yasaklamak gibi bir şeydi. Bunun dışında, kendileri gibi ilgileri olan arkadaş çevresinden de bilgisayarları alındığı için koparılmış oluyorlardı. Yani birinin ağzını başkalarıyla konuşmaması için bantla kapatmak gibi bir şey. Kendi formunu bulması için yaratıcı bir biçimde kullandığı tek araç elinden alınmış oluyordu. Bu kişiler için bu olay, çeşitli açılardan mahkemede görülen davalarından, ifadelerde, soruşturmalarda ya da hapiste yaşanabileceklerden daha ağır bir ceza idi. 
 
‘YAPTIKLARI SUÇ DEĞİL, KİMSEYE ZARAR VERMİYOR’
 
>>>Ama yasak bir şey yaptıklarının farkındaydılar ve gözaltına alınmayı bekliyorlardı. Ancak, yakalandıklarındaki beklentileri kendilerine adli suçlu gibi değil de, sanki ‘savaş esiri’ gibi muamele edilmesi biçimindeydi.
Çok azının yaptıklarının gerçekten suç olarak algılanması mümkün olduğu için böyle düşünüyor olabilirler. Suç içinde değerlendirilebilecek eylemlerin çoğu, kaldı ki yapılanların önemli bir kısmı böyle değerlendirilemez, kimseye zarar vermeyen suçlardı. Dolandırıcılık ya da kredi kartı hırsızlığı yapmıyorlardı. Bunlar hackerlar arasındaki elitlerdi. Okumalarına izin verilmeyen, elde etmemeleri gereken şeyleri okuyorlardı sadece. Okudukları şeylerden kendi yakın çevreleri için sadece kopya alıyorlardı. Bundan dolayı, kendilerine sanki suçluymuş gibi davranılmasına şaşırdılar. 
Bugünkü yaşadıklarımızı borçlu olduğumuz ve bunların ön habercisi gibi duran bir unsur daha var. Üniversitelerin ve benzeri ağların üzerinde etkili olmaya kendilerini muktedir hissediyorlardı ve bütün bu bilgi kaynaklarının herkesin özgür kullanımına açık olmasını savunuyorlardı: Bunları kullanmamıza izin verin, yoksa gidiyoruz ve ihtiyacımız olanları alıyoruz. Çünkü biz genç kuşağız ve bunu yapmaya hakkımız var.

>>>Şimdi hemen, bu ‘oyun unsur’unu sanki bir gençlik isyanı gibi tanımladınız.  Bunun neresi gerçekten politik?
Hacker, bazı şeylerde çok sık tökezler. Bana şöyle bir şey anlatmışlardı: Bir software şirketinin sistemine girmişler ve orada rakip şirketin tescilli kodlarını bulmuşlar. Rakip şirketin bunu onlara vermediğinden de hemen hemen emindiler. Bunu elbette eğlenceli buldular ama olayda etik olmayan yanı da gördüler. Elbette dışarıya ispiyon etmediler. Olayın nasıl döndüğünü gördüler.
Kim hacker ise ve bu çevrelerde dolaşıyorsa, bizim her gün gördüğümüz ama anlamadığımız, hem öndeki yüzeysel yüzü hem de görünen cephenin arkasında ne döndüğünü görmeye başlar. Gerçekten iktidar yapılanması görülür, bu yapılanmada asıl iktidar gücü kimde bunu görür, bu kişinin gücünü nasıl kullandığını, nasıl elde ettiğini ve nasıl elde tuttuğunu anlar. Ve bütün bunlar her zaman etik bir anlayış içinde gerçekleşmiyor, değil mi?
 
‘DEVRİMİ BİLGİ YAPAR’
 
>>>Yani WikiLeaks kriptolarının yaptıklarının aynısı mı? Bizim algıladıklarımızın tam tersinin döndüğü bir dünyaya farklı bir bakışı açısını göstermek mi?
Çeşitli düzlemler var. Arap ilkbaharını örnek olarak ele alalım. Eminim ki, Tunus, Cezayir ve Libya’da yaşayan insanlar ülkelerinde birçok yolsuzluk olduğunu biliyordu. Ama bunları kanıtlayacak ya da boyutlarının bu denli büyük olduğunu gösterecek bilgiler ellerinde yoktu. Birden bire kriptolar bu insanlara filtrelenmemiş gerçekleri, yolsuzluğun boyutlarını ve işkence gibi diğer kirli işleri sundu. Bu, bana bir dönüm noktası olarak görünüyor.
Her ne kadar Hillary Clinton, oralardaki huzursuzlukları Twitter ve Facebook’un başlattığını söylese de Mısır devrimcileri bunun tam tersini söylüyor. Mısırlı protestocular neyin, nasıl yapılacağına, rejimin nasıl değişeceğine dair çok güzel, küçük bir el kitabı hazırladı. Kitabın birinci sayfasında ne söyleniyor biliyor musunuz? Bu son sayfada tekrarlanıyor: Facebook kullanma, Twitter kullanma! ABD Dışişleri Bakanı’nın Facebook ve Twitter’ın halk devrimine neden olduğunu söylemesini şaşkınlıkla karşılıyorum. Hayır, devrime gerçekler neden oldu, filtrelenmemiş gerçekler. Ve bunlar, kriptolardan geldi.

RAF: Tarafının haysiyeti için susmak
17 Nisan 2011

Kızıl Ordu Fraksiyonu (Rote Armee Fraktion-RAF) tarafından 7 Nisan 1977’de öldürülen Federal Başsavcı Siegfried Buback’ın ‘katilinin kim olduğunu’ 34 yıl sonra yeniden araştırmaya karar veren mahkeme, 6 aydır bütün RAF sürecinin tekrar tartışılmasının yolunu açtı. Gerçek suçluyu ortaya çıkartma beklentisine yaklaşma yerine, her duruşma sonrasında kendi aleyhine yeni bir skandalın yaşanmasına neden olan mahkeme, bu sefer konuşmayan RAF’lıların bazılarına 6’şar ay  ‘tanıklıktan kaçma’ cezası vererek ilginç bir karara imza attı.

Meseleyi daha iyi anlamak için, önce bu cezaya kadar gelinen süreci baştan çok kısa özetleyelim. Geçen yıl 30 Eylül tarihinde tekrar açılan davada eski RAF üyesi 58 yaşındaki Verena Becker, bu sefer ‘adam öldürmek’ iddiasıyla yargı önüne çıktı. Becker 30 yıl önce olayın planlamasında yer almak suçundan ceza almıştı. 6 aydır hiçbir ilerleme kaydedemeyen mahkeme, iki ay önce, aralarında Brigitte Mohnhaupt gibi suskunluğu ile efsane olmuş isimlerin de bulunduğu RAF üyesi 10 kişiye ‘bilgilerine başvurmak’ için çağrı yaptı.

30 yıl önce bazı sanıklara ömür boyu hapis cezası vererek davayı kapatan mahkeme neden tekrar yargılama başlattı? Birincisi, öldürülen Buback’ın oğlu mahkemeye başvurdu ve “babasını RAF’ın öldürdüğü kararıyla yetinmeyeceğini, kişisel olarak kimin öldürdüğünü bilmek istediğini” bildirdi. İkincisi ise, devletin de farklı bir gerekçeyle aynı düşünmesiyle ilgili. 30 yıl önce ‘siyasi bir kararla’ davayı adeta tuttuğuna ceza vererek bitiren mahkeme, şimdi olayı kişisel sorumluluk düzlemine taşıyıp ‘siyasal’ olmaktan kurtarmak istiyor. Elbette, bu karar ‘hukuki’ olmaktan çok RAF’ı ‘acımasız katillerden oluşan bir çete’ye indirgeme hırsıyla ilgili. Bu konuya daha sonra değineceğiz. Şimdi tekrar mahkemeye gelelim.

AKTİF SİYASAL TUTUM
Evet, geçen iki ay içinde çağrılı bütün tanıklar mahkemeye gelip, savcı ve hâkimleri adeta ‘deli edip’ gitti. İfade veren yaşları 55 ila 66 arasında değişen RAF’lıların kurdukları en uzun cümle ise, “Burası bu meseleleri konuşmak için uygun bir yer değil” ile “Sorduğunuz her şeyin cevabı belgelerde var ama ben prensip olarak devletle konuşmuyorum” biçimindeydi. Yıllardır basına da konuşmayan, en kısası 15 yıl hapis yatmış, RAF’ın 1970’li yıllarındaki en aktif olduğu ikinci kuşağına mensup bu kişilerin son ifade ve tavırları, RAF’lıların yıllar sonra siyasal olarak aktif değilken bile, siyasal tutumunu hiç değiştirmediğini gösterdi.

Gerçekleştirilmiş bütün eylemleri, örgütün bütün militanlarının üstlenmesi ve örgütte ‘bireysel suç ya da başarı’ hikâyelerine izin verilmemesi RAF’ın siyasal kültürünün bir parçası. Bu prensip RAF’ın kendini feshettiği 1998’den sonra da sürdü.

Stuttgart Yüksek Mahkemesi’nde ifade veren eski RAF’çı 10 kişinin hepsi de kamuoyunda bilinen isimler. Zaten Buback’ın öldürülmesi olayında yer almaktan ömür boyu hapis cezası alan bazı isimlerin de aralarında bulunduğu Günter Sonnenberg, Stefan Wisniewski, Rolf Heißler, Adelheid Schulz, Knut Folkerts, Brigitte Mohnhaupt, Sieglinde Hofmann, Rolf Clemens Wagner, Irmgard Möller ve Siegfried Haag’ın ifadeleri medyanın büyük ilgisini çekti. 1972’den beri hapiste olan ve RAF’lıların öldürüldüğü ya da intihar ettiği gece Stammheim cezaevinde bulunan Irmgard Möller dışındaki bu militanlar RAF’ın meşhur ‘1977 atağı’nın şu veya bu biçimde içinde olan isimler.  
 
NUMARAYI TAKİP ET: 8179469
Basına ayrıntıları en çok yansıyan duruşma ise; 10 Mart 2011 tarihli, daha önce Buback’ı öldürmekten yargılanan ve ömür boyu hapis cezası alıp cezasını çeken Günter Sonnenberg, Stefan Wisniewski ve Rolf Heißler’ın ifade verdiği duruşma oldu.  57 yaşındaki Sonnenberg, mahkeme başkanının sorularına cevap verme yerine, 1977’de yakalanırken polisçe kafasına kurşun sıkıldığı ve bunun etkilerini ömür boyu taşıdığını, mahkeme tarafından 13 yıl ‘tecrit cezasına çarptırıldığını’ ve bu cezayı da ‘mahkeme başkanının meslektaşlarının verdiğini’ anlattı. Mahkeme Başkanı’nın basına yansıyan cevabı da az buz değildi: Bu 13 yılda hiç bir şey öğrenmemiş görünüyorsunuz!

Asıl şenlik Stefan Wisniewski duruşma salonuna girince gerçekleşti. Wisniewski, arkasında “Scigajcie ten slad 8179469“ yazan siyah bir kazakla salona girdi. Kazaktaki yazının bir anlamı olduğu basına ve ziyaretçilere bu yazının tercümesi bazı kişiler tarafından dağıtılınca anlaşıldı: “Numarayı takip et!” Numaranın ne olduğu da bir satır aşağıda anlatıldı: Federal Başsavcı Siegfried Buback’ın Hitler’in partisi NSDAP’deki üyelik numarası…” Elbette şenlik ve sorular başlamadan bitti.

ESKİ FAŞİSTLERİN AYGITTAN AYIKLANMASI
21 yıl aralıksız hapis yatan ve hiçbir konuda ifade vermeyen Wisniewski’nin, eski faşistlerin cezalandırılmasına kişisel geçmişi açısından da özel bir önem verdiği tartışılıyor. Wisniewski, faşistler tarafından Polonya’dan Almanya’ya çalışma kampına getirilen bir işçinin oğlu. Wisniewski, eski Nazi ve İşverenler Birliği Başkanı Hanns Martin Schleyer’ın kaçırılarak öldürülmesinden de ceza aldı. RAF eski faşistlerin devlet aygıtından arındırılmasına özel bir önem yüklüyordu.

Örneğin RAF, Federal Başsavcı Siegfried Buback’ı iki temel nedenle cezalandırdığını açıklamıştı. Birincisi, RAF’ın sürekli hedef olarak vurguladığı Federal Almanya devlet yönetiminde çalışan çok sayıda eski faşistin olması tezine Buback’ın NSDAP üyesi olarak örnek oluşturması. RAF, eski faşistlerin görevlerinden ayrılmasını istiyordu.  İkincisi ise, Buback, RAF’a karşı hapisteki tecrit koşullarının daha da sıkılaştırmasından ve RAF’ın kurucularından Holger Meins, Katharina Hammerschmidt, Siegfried Hausner ve Ulrike Meinhof’un hapiste ölmelerinden sorumlu tutuluyordu. Buback’ı vuran ekip ‘Ulrike Meinhof Birliği’ adını taşıyordu ve RAF, hapiste ölen ilk RAF kuşağından hepsinin adına birer birlik oluşturmuştu.

‘BURASI PODYUM DEĞİL’
24 yıl kesintisiz hapis yatan RAF’ın ikinci kuşağının önder isimlerinden Brigitte Mohnhaupt’un 24 Mart’taki ifade günü de basında oldukça geniş yer buldu. Mohnhaupt’u efsane yapan özelliklerinden biri de, yaşadıkları ya da yaptıklarıyla ilgili olarak basına da hiç konuşmamasıydı. 1970’li yıllardaki bütün eylemleri ya organize etmek ya da doğrudan gerçekleşmesinde yer almaktan 15 kez ömür boyu hapis cezası alan Mohnhaupt, 25 Mart 2007’de serbest kaldığında kendisini bekleyen gazetecilere sadece “Beni rahat bırakın” açıklamasında bulunmuştu. Bugün 61 yaşındaki Mohnhaupt, 1984’te bu davadan da ‘eylemi planlamak, eyleme karar vermek’ gibi nedenlerle ömür boyu ceza almıştı.

Mohnhaupt, mahkeme başkanının bütün sorularına topluca cevap vermeyi tercih etti: “55. maddeyi kullanıyorum…” (Bu madde, ceza yasasındaki kendine karşı ifade vermeme, susma hakkının maddesiydi) Başkan Hermann Wieland, tekrar ‘olayın açığa çıkması, vicdanların rahatlaması’ gibi nedenlerle Mohnhaupt’a soru sormaya ve bildiği her şeyi anlatmasını istemeye başlayınca, aldığı yanıt da kısa oldu: “Burasını podyum olarak görmüyorum…” Hâkim tekrar davaya dönünce Mohnhaupt’un son sözleri şöyle oldu: “Konuşmanın uygun yeri burası değil…” Bu sefer savcı şansını denemek istedi: “Uygun bir yer var mı?” Mohnhaupt’un cevabı yine kısa oldu: “Bundan sonra hiçbir konuda hiç bir şey söylemiyorum…”

Buback’ı öldürme olayına katılmadığı, katıldığı başka eylemler neticesinde kanıtlandığı halde, ömür boyu hapis cezası almaktan kurtulamayan Knut Folkerts de tekrar bu davada ifade verdi. 18 yıl hapis yatan Folkerts, “Hiçbir ifade vermeyeceğim” demekle yetindi. İfadeye çağrılan bütün diğer tanıklar da benzer ifade verince, celseler 31 Mart tarihine kadar karşılıklı vicdana seslenme ve “hiç bir şey söylemeyeceğim” muhabbeti içinde geçti. Ta ki, mahkeme başka bir yol buluncaya kadar. Bu yol da Siegfried Haag ve Roland Mayer’ın çağrıldığı duruşmada bulundu.

SORGUDA ÇİFTE STANDART
RAF kurucularından Andreas Baader’in avukatı olan Siegfried Haag, RAF’ın lider kadrosu tümden yakalanınca, polise göre ‘örgütü içerden aldığı direktiflerle yönetmeye’ başladı. RAF’ın Almanya’nın Stockholm Büyükelçiliği baskınından sonra yakalandı. Kısa süre sonra serbest kaldı ama illegaliteye geçti. Roland Mayer ile birlikte özellikle RAF’ın parasal sorunlarının çözümü için çalıştığı ve materyal işlerini organize ettiği belirtiliyor. En azından bu suçlardan ceza aldı. Yine Mayer ile 1976’da yakalandı ve ağır hastalandığı 1987’ye kadar hapiste kaldı. Mayer ise, 12 yıl yatıp çıktı.

Daha önce, ifadesine başvurduğu sanıklara, içerde olsalar bile olaya karışıp karışmadıklarını soran mahkeme, bu sefer Meyer ve Haag’a “Buback öldürüldüğünde içerde olduğunuz için, olaydan doğrudan suçlanmıyorsunuz. Onun için ifade vermek zorundasınız. Bildiklerinizi anlatın” dedi. Yani 55. maddenin bu sanıkları bağlamayacağını iddia etti. Elbette her iki eski RAF’lı da hiçbir şey anlatmayacaklarını söyledi. Mahkeme anında karar aldı ve her ikisine de 6’şar ay ‘tanıklıktan kaçma’ cezası verdi.

Siyasal hukukun nasıl işlediğine parlak bir örnek teşkil eden bu karar, tanık avukatları tarafından temyiz edildiği için temyiz sonuna kadar uygulanamıyor. Herhalde arkadaşlar delil karartma ya da kaçma şüphesi taşımıyor ki, şimdilik dışarıda.

Devlet bizi yenemedi, biz bıraktık!
RAF’lılar neden eylemlerin sorumluluklarını kişisel olarak almıyor ve neden eylemler hakkında konuşmuyor? Almanya’da Verena Becker’in tekrar yargılandığı bu sıralar, bu soru yine basının gündeminde. Büyük basın olayı magazinleştirerek, eski RAF’lılar arasında İtalyan mafyasının kullandığı ‘Omerta’ gibi ‘mezara kadar susma’ kuralı bulunduğu gibi efsaneler anlatıyor. Oysa RAF’lıların bütün bu sorulara cevap verecek Mayıs 2010’da kaleme aldıkları yaklaşık 3 sayfalık bir bildirileri var. Devrimci basına gönderilen “Farklı zamanlarda RAF’ta bulunan bazı kişilerden, mevcut duruma ilişkin bazı açıklamalar” diye çevrilebilecek başlıklı bu bildirinin ‘özet çevirisi’ aşağıdaki gibi.

BİRDEN BİRE ÇÖZÜLMEK ZORUNDAYIZ
“Üç yıldan daha uzun bir süredir devlet güvenlik güçleri ve medya, 30 yıl önce Siegfried Buback ve Hanns Martin Schleyer’a kurşunu kişisel olarak kimin sıktığı konusunda spekülasyon yapıyor. Soruşturma makamları, suça dair kanıt oluşturacak başka RAF eylemleri bulmaya çalışıyor. Son RAF tutukluları hapishaneyi henüz arkasında bırakmışken, bir kısmı tanık olarak ifade vermeye zorlanıyor, bir kısmı yeni hapis tehdidi ve davalarla yüzleşmek zorunda kalıyor. (…)

İlk bakışta, kişisel suçlamada bulunmak yani kimin, tam olarak ne yaptığını öğrenmek amacıyla olaylarla ilgisi olanları baskı altına almak ve konuşturmak hedefi görülüyor. Bundan 30 yıl önce herkes için kimin, neden ceza aldığının hiçbir önemi yoktu. Önemli olan RAF’lıların kilit ve sürgü altında kaybolmalarıydı. 2007’deki ‘Alman Sonbaharı’ adlı medya gürültüsünden sonra, ‘netleştirme çabası’ en önemli sorun haline geldi. RAF eylemlerinin sorumluluğunu topluca üstlenmemiz artık yetmiyor. Nihayet ‘gizlilik mantığından kurtulmak için’, birden bire çözülmek zorundayız.

DEVLET HÂLÂ ACI ÇEKİYOR
Silahlı mücadele tarihiyle ilgili tartışma, cinayet ve şiddet düzlemine indirgenmeye çalışılıyor, bütün olup biten budur. Sadece kiriminal olarak sunulan ve bağlamından koparılmış bu arenada, dikte edilenler dışında başka türlü düşünmeye izin yoktur.  Bazıları bizi, koşulları önceden belirlenmiş ve ‘eylemlerini şahsileştirerek RAF’ı siyasal düzlemin dışına çıkarmak’ gibi tek bir amacı olan bir tartışmaya çekmek istiyor. (…) Bizden ‘tarihsel hesaplaşma olmayan’ bir ‘tarihsel hesaplaşma’ isteniyor. Hiç kimsenin savunamadığı ve koşulları tartışmaya açık olmayan bir son. Gerçek deneyimleri karartan, öğrenme süreçlerini engelleyen, farklı mücadeleleri birbirinden ayırmaya yönelik bu büyük girişim bir kez daha deneniyor. Kendi kendini suçlama ve ihbar etmekten başka hiç bir şeyin kalmadığı bir hikâye, iyi bir son nokta olurdu.     
(Burada çevrilmeyen uzunca bir bölümde son yapılan film ve basındaki yeni tartışmalara değiniliyor. RAF hikâyesini çarpıtmaya yönelik tartışmalarda tezler ileri sürülüyor)
 
RAF 1998’de, ‘değişen genel siyasi durum’ değerlendirmesine uygun olarak kendi kendini feshetti. Bu olayın devletin zaferiyle değil, örgütün kendi kararıyla gerçekleşmesi devlet açısından hâlâ bir acıdır. ‘Efsaneyi’ yıkmaya yönelik sonsuz gevezelik bundan. Siyasi ve etik aman dileme istenmesi bundan. ‘Gerçeği Araştırma Komisyonu’ ikiyüzlü teklifleriyle bile, tarihimizi bir suç örgütü sonucuna bağlama denemeleri bundan. Bir yandan illegallerin aranması süreci devam ederken, diğer yandan medyanın kışkırtmaları ve eski tutuklulara yönelik yargılamalar aracılığı ile bizden kamuoyu önünde secdeye gidip af dilememiz istenmektedir. Bütün bu yıllar ‘vazgeçmeden’ geçtiği için şimdi bizler karşılıklı olarak birbirimizi ispiyonlamalıyız. Kurtarabilen, kendini kurtarsın!

İFADE VERMEMEK RAF’IN BULUŞU DEĞİL
Bizden hiç kimse ifade vermemişse, bu RAF’ta özel bir düzenleme olduğu için değil, bu siyasi bilince sahip her insanın kendiliğinden böyle davranması gerektiği için böyle. Bizim olmayı seçtiğimiz tarafın haysiyet ve kimliği ile ilgili bir mesele bu.       

İfade vermemek RAF’ın buluşu değil. Mücadeleye devam edenlere zarar vermemek için yakalanınca hiçbir şey söylememenin hayati önemde olduğu gerilla grupları ve kurtuluş hareketleri deneyimleri vardır. Faşizme karşı direniş örneği vardır. Burada kim ciddi bir şey yapmak istediğinde, bunlarla bir hesaplaşma içine girdi ve bunlardan bir şeyler öğrendi. (…) RAF’ta bizim için, hiçbir biçimde ifade vermemek gerekli bir şarttı. Kendi içindeki hareketi, yapılanmayı ve ilişkileri koruyan, hapisteki tek başına insanı, illegal mücadele edenleri ve dışarıda mücadele eden grupları koruyan bundan başka da hiçbir şey yoktur. Yani biz genel olarak hiçbir zaman ifade vermiyoruz, çünkü biz devletin tanığı değiliz, geçmişte değildik, şimdi de değiliz.
 
RESME YAKLAŞAMADILAR BİLE
Yüksek donanımlı devlet aygıtı, yıllardır düzenlediği polis kuşatması ve seri operasyonlara rağmen, hareketimizle ilgili gerçek bilgi edinmek bir yana, bizi çağrıştıracak benzer bir resme bile yaklaşamadı. Baskı, tecrit, kışkırtma ve şantaj altında çözülen ve ‘tanık’ olarak kullanılanlar da, resmi tamamlamak için hiçbir katkıda bulunamadı. Devlet güvenlik güçlerinin genel isyanı bastırmak için oluşturduğu bölümler çok az işine yarar. Yönteminden, organizasyonundan, izlediği yoldan, şehir gerillasının diyalektiğinden hiçbir şey anlamıyor. Ona sıçrama tahtası olarak hizmet etmenin hiçbir gereği yok.

RAF’ın eylemleri, kolektif tartışmalar ve kararlar sonucu, herkes aynı fikirde olunca,  gerçekleşti. Belli bir zamanda gruba dâhil olan ve ortak kararlarda etkisi olan herkes, elbette bunun sorumluluğunu taşımakla da yükümlüdür. Bunu çok sık anlattık ki, RAF’ın tarih olması bizim bu tutumumuzu değiştirmez.

RAF’ın kolektif yapılanması başından beri saldırıya uğramıştır. Bu olmamalıydı, ‘otoriter ilişkiler, askerler ve komutanlar, elebaşları ve takipçiler’ gibi her şey eski tarz gibi olmalıydı. Polisin amacı buydu, aleyhte propaganda buydu ve hâlâ da öyle. (…)

Biz burada bir silahlı mücadele başlattığımız için hapsedildik ve yargılama sürecinde de en fazla politikamızın içerik ve amacını anlatmakla ilgiliydik. Kendi pratiğini dünya çapında kapitalizmden kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak algılayan ve kendini de öyle tanımlayan bir metropol siyasi hareketiydik. Bununla ilgili de bir şey söylemek gerekirse, işte bu kadar!

***

Hitler'in polisleri
10 Nisan 2011

Hitler dönemi polisiyle ilgili 1 Nisan’da Berlin’de Alman Tarihi Müzesi’nde (DHM) açılan ‘Nazi Devletinde Polis’ adlı sergi, polisin de, en az ordusu kadar Hitler’e hizmet etmek için ‘gönüllü’ olduğunu ortaya koydu. Serginin asıl önemi ise, federal ve eyalet içişleri bakanları konferansında karara bağlanması ve hazırlık çalışmalarını polis yüksek okullarının yürütmesi.

Faşist dönemle ilgili olarak akla hep, Gestapo (Hitler’in Gizli Polisi) ve Nazi partisinin silahlı gücü olan SS (Schutzstaffel der NSDAP-NSDAP’ın koruma timi) gelirdi. Alman ordusu ve polisi, faşizmin vahşetiyle anılmaktan uzak tutulurdu. Ancak sergi, polisin de hem içerde hem de işgal edilen ülkelerde aynı Gestapo ve SS birlikleri gibi etkin olduğunu göstermekte.

‘ALMAN POLİSİ-KORUYOR FAŞİSTİ’ 
Sergilenen 500 kadar obje, polis vahşetini, Yahudi soykırımını, direnişçilere, solculara, sosyalistlere uygulanan zulmü ve sivil esirlerin çalışma kamplarında yaşadıklarını gözler önüne seriyor. Daha da önemlisi, vahşetin nasıl örgütlendiği ve yasayı koruması gereken görevlilerin nasıl katil sürüsü haline geldiğini açıklıyor.

Peki, Almanya’da, Hitler dönemindeki polis terörü gerçekten bilinmiyor mu? Münster Polis Yüksek Okulu Kurucu Başkanı sosyolog Klaus Neidhardt’ın bu soruya verdiği yanıt ilginç: “Konunun uzmanları bunları bilir. Ama önemli olan polis eğitiminde bunların anlatılmaması ve polisin bunları bilmemesidir. Bütün bunları önce polisimizin öğrenmesi gerekiyor. Genç bir polis, bir gösteride görevliyken, göstericilerin ‘Alman polisi, koruyor faşisti’ sloganı attığında bununla ilgili hiçbir şey bilmediği ortaya çıkıyor…”    

Zaten sergiyi içişleri bakanlıklarının finanse etmesinden, bu sergiden öncelikle polislerin faydalanmaları ve “Anlatılan senin hikâyendir” diye düşünmesi istendiğini anlıyoruz.

‘POLİSİN KENDİLİĞİNDEN FAŞİZAN İDEOLOJİSİ’
Sergi, 1918/19-1933 arasındaki Weimar Dönemi’nin polislerinden derlenmiş dokümanlarla başlıyor. Bir yanda, karşıdan karşıya geçemeyen yaşlı kadınlara yardım eden, hırsızları ve canileri anında yakalayan ‘dost’ polis görüntüsü yer alırken, diğer yanda ise, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’i de öldüren ‘Freikorps’lar, aşırı sağcı çeteler ‘polis’ üniforması içinde görülüyor. Daha sonra bu polislerin hepsinin hiyerarşi içinde, Hitler’in iktidara gelmesini alkışladığı, Hitler’le birlikte polisin toplumdaki gücünün ve maddi durumunun artacağına inandığı belgelerle gözler önüne seriliyor. Polis, sanki beklenen an gelmiş gibi hemen Hitler döneminin havasına giriyor. Burada bahsedilen ‘faşist’ siyasi gizli polis Gestapo değil, sayıları o dönem 355 bini bulan bildiğimiz karakol polisi, toplum polisi.

Sergiyi hazırlayan araştırmacılar, bu dönem polisi saran faşist ideoloji dışında ‘polisin kendiliğinden faşizan’ ideolojisinden de bahsediyor: “Polisin en büyük hedefi suç işlenmeyen bir toplum yaratılmasıydı. Özellikle aynı suçu mükerrer işleyenlerin toplama kampına götürülmesi fikri filizleniyordu. Bu ideoloji, kısa zamanda polisin ‘asosyalleri’ ve siyaseten ‘düzgün olmayanları’ da toplamasına yol açtı. Yani polis, suç işleme potansiyeli gördüğü herkesi almaya çalıştı. İnsan olarak herkesin suç işleme potansiyel olduğuna göre, suçtan arındırılmış toplum bir tek demir gibi faşistlerle kurulabilirdi…”

‘POLİSİN GÜCÜ YASALARLA ENGELLENEMEZ’
1935’te getirilen, “Almanların Alman olmayanlar dışındakilerle evlenme ve seks yasağı”, Yahudilerin nüfus cüzdanına vurulan ‘J’ damgası ve toplu taşıma araçlarına binebilmek için polisten özel izin alması zorunluluğu gibi kural ve uygulamalar, polislere geniş yetki veriyordu. Benzeri yetkilerle Almanya’da faşizmin polisi güçlendirdiğini, polisin de faşizmi desteklediğini sergide görüyoruz. Faşizan uygulamaların önemli bir kısmı da yasayla gerçekleşmiyor ve uygulamalar yasayla denetlenmiyor.   

Reichsführer-SS ve Alman polis birlikleri şefi Heinrich Himmler, konuyla ilgili 1937’de şunları yazıyor: “Alman nasyonal sosyalist polisler, görevlerini tek tek yasalardan aldıkları yetkilere göre değil, nasyonal sosyalist devletin gerçekliklerine göre yapar… Bu nedenle polislerin gücü, yasal-formel engellerle kırılamaz… ” Bizdeki ‘polisin şevkinin kırılmaması gerektiği’ meselesi yani.

Himmler’in bu konuşmasından iki yıl sonra Alman polisi kitle katliamlarında etkin rol almaya başlıyor. İçerde görevli polisler, savaşla birlikte ‘polis taburu’ haline getirilerek dış göreve de gönderiliyor. Taburlarda görevli binlerce polisin ailelerine yazdığı birçok mektup, sergiye önemli katkı sağlamış. Örneğin, eşlere yazılmış “Bugün 1200 Yahudi öldürdük, ama sen rahatını bozma” türü mektuplardan yeterince bulunuyor.
 
BİRÇOK BELGE, PARTİ YAYIN ORGANINDAN
Hitler’in partisi NSDAP’nın haftalık yayın organı Illustrierte Beobachter’dan alınan haberler de önemli belgeler niteliğinde. Örneğin işgal altındaki topraklarda ‘düzeni sağlayan’ polisin Polonya’daki Yahudi şehri Bialystok’te görevli olmadığı halde 800 Yahudi’yi sinagoga doldurup canlı canlı yaktığını buradan öğreniyoruz. (Bialystok katliamı ile ilgili hiç kimsenin yargılanıp ceza almadığını da bu sergiden sonra öğreniyoruz.) Yine Sovyetler Birliği’nde binlerce Bolşevik nasıl kurşuna dizilmiş ve toplu mezarlara gömülmüş burada yazıyor.   

Beyaz Rusya’nın Mogilew kentinde 2./3.10.1941’de gerçekleştirilen ‘Yahudi Aksiyonu’ sonrası polis raporuna bakalım bir de: “Eylemin gerçekleşmesi sırasında tespit ettik ki, Yahudiler ödlek ve sinsi bir korkaklık içinde bir köşeye siniyor ve çoğu kez pislik gibi bakan bu elemanları sindikleri köşeden çıkarmak çok zor oluyor. Bu koşullar altında, bu ortamda 65 Yahudi’nin kurşuna dizildiğini belirtmek gerekiyor.” Raporun altında başka bir yerde gerçekleşen eylemden de haber veriliyor: “9./III. Pol.-Rgt. Mitte’de, her iki cinsiyetten 555 Yahudi kurşuna dizildi…”

Savaş sonrasında Gestapo, SS ve diğer silahlı-silahsız Alman birlikleri Nürnberg mahkemesinde yargılanıp ‘suç örgütü’ ilan edilirken, Alman polisi böyle sınıflandırılmıyor. Çok az sayıda polis şefi görevden el çektirilirken, hemen hiçbir polis ciddi ceza almıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Alman polisi, sanki savaşta yokmuşçasına, elbisesinin rengini değiştirerek görevine devam ediyor. Yıllar içinde birkaç istisna dışında savaş dönemiyle ilgili herhangi bir yargılamanın olduğunu da görmüyoruz.

POLİS EĞİTİMİ TARİH BİLİNCİNDEN KOPUK
66 yıl sonraki bu sergi ve araştırma, geçmişe dair hiçbir şeyi değiştirmeyecek, birçok fail cezasız kalacak ama bir kurumun tarihi hakkaniyet içine oturtulmuş olacak. Sergiyi düzenleyenlerden Brandenburg Eyaleti Polis Yüksek Okulu Öğretim Görevlisi Detlev Graf von Schwerin, polis eğitiminin ‘tamamen tarih dışı’ olduğunu söylüyor ve serginin ‘tarih bilinci kazandırma girişiminin çekirdeğini oluşturacağına’ inanıyor.

Son yıllarda Hitler’in birlikleri dışındaki Alman Ordusu’nun savaştaki rolü üzerine araştırmalar yapılmış, sergiler açılmış ve ordunun da hiç de Hitler’in birliklerinden aşağı kalmadığı belgelenmişti. Sonra Dışişleri Bakanlığı gündeme gelmişti. Hiçbir araştırma için hiçbir kurum “çok geç, eski defterleri neden açıyorsunuz ki” dememişti.

BİZİM NEYİMİZ EKSİK?
Sahi, tarih ne işe yarar? Bizim tarihimize dair bazı şeyleri araştırmak için çok mu geç? Neden bizim polislerimiz de “AB’ye girmeye çalıştığımız şu yıllarda” Alman polisleri kadar tarih bilincine sahip olmasın? Örneğin 1 Mayıs 1977 katliamında polisin rolü neydi? 12 Eylül darbesi sonrasındaki işkencehanelerde kimler işkence yapmıştı ve kimler işkencede insan öldürmüştü? DAL’da görevli polisler neden ceza almadı? İşkenceci polisler daha sonra neden yargılanmadı ve hatta Kemal Yazıcıoğlu örneğinde olduğu gibi vali bile yapıldılar? Maraş ve Çorum katliamında, Sivas katliamında polisin rolü neydi? Peki ya Susurluk davası böyle mi kalacak ve Mehmet Ağar ne zaman yargı önüne çıkacak? Ayhan Çarkın ne anlatıyor? Birtan Altunbaş nasıl öldürülmüştü? Türkiye’nin en karanlık dönemlerinde İçişleri Bakanı olan Abdülkadir Aksu’ya yargısız infazlar, işkenceler, Ergenekon gibi konularda neden tek bir soru bile sorulmuyor? İşkencecileri koruyan bakanlar, onları milletvekili adayı yapan parti başkanları da mı ileri demokrasiyi savunuyordu?    
 
Türkiye’deki faaliyetleri de açığa çıkacak mı?
Alman Gizli Servisi’nin (BND) arşivleri de, bu yılbaşından itibaren tarihçilerden oluşan 4 kişilik bir ekibin araştırmasına açıldı. Araştırmacılar, öncelikle kuruluşundan 1968’e kadar başkan olan, faşist Reinhard Gehlen zamanında ne kadar Nazi’nin kurumda görev aldığını ortaya çıkaracak. Yayınlanan belgeler ve bazı mahkeme kararları BND’de sanıldığından çok daha fazla eski faşistin çalıştığını ortaya çıkarmıştı.

Bu araştırma, CIA ve İngiliz gizli servisi MI.5 ve MI.6’nın eski faşistlerle Soğuk Savaş dönemindeki ilişkisini, eski Nazi kadrolarının üç ülkenin gizli servislerinde ne ölçüde görev aldığını ve batı dünyasının anti komünist mücadele amacıyla hangi karanlık ilişkiler içinde olduğunu da ortaya çıkaracak. Ancak, Almanların çıkan her belgeyi önce, ABD ve İngilizlere gösterecekleri belirtiliyor.

BND, 1956’da ‘Organisation Gehlen’in devamı olarak kuruldu. Kısa bir hatırlatma: Hitler’in generallerinden Reinhard Gehlen, savaşta Hitler’in hizmetine sunduğu teşkilatını, 1947’de ABD’nin isteği üzerine ‘Organisation Gehlen’ adıyla Federal Almanya için kurdu. Gehlen, generalken de istihbarattan sorumluydu. Kariyerini, toplama kamplarında tutsakları sorgularken yaptı.
Asıl başarısını, Hitler’in işgal ettiği ülkelerde yakalanan gizli servis elemanlarının, subaylarının taraf değiştirmeye zorlanmasında ve beyin yıkama faaliyetlerinde gösterdi. Gehlen, Doğu Yabancılar Birliği Komutanı iken, bir ilke imza atmış ve devşirdiklerinden antikomünist, ‘çok uluslu bir gizli servis’ kurmuştu. Gehlen, Almanya yenildiği, faşistler yargılandığı halde bu işten sıyrılmasını da bu organizasyon yeteneğine borçlu. Bir keresinde şunları söylemişti: “Batı cephesi savaştan sonra Rusya’ya karşı olacaktır. Burada batı güçleri komünizmle mücadelede, bana, ajanlarıma, bilgilerime büyük ihtiyaç duyacaktır. Çünkü ben her milletten insana taraf değiştirttim ve ajanlaştırdım. Kimsenin benim kadar bilgisi ve adamı yok…”

Batı Almanya’nın ve ABD’nin bu antikomünist kadroları özellikle Sovyetler Birliği’ne karşı kullandığı kesin. Gehlen’in tam da Truman Doktrini’nin hayata geçtiği, komünizm tehlikesi altında olan ülkelere maddi ve manevi yardım yapılacağının açıklandığı dönemde tekrar iş başına getirilmesi de hiç tesadüf değil. Gehlen’ın adamlarının Truman Doktrini gereği Türkiye’de çalışmalar yürüttüğünü tahmin etmek de zor değil. Bakalım, bu araştırmalar sonucunda tarihçiler Türkiye’den de bahsedecek mi?

Aslında BND’nin Nazilere sahip çıktığına dair çeşitli belgeler bulunmakta. Örneğin, BND’nin Yahudi soykırımı sorumlularından ve Hitler’in önemli adamlarından Adolf Eichmann’ın Arjantin’de takma isimle yaşadığını, 1952’den beri bildiği ama hiç bir şey yapmadığı ortaya çıkmıştı. Ta ki, İsrail, Eichmann’ın Mısır’da yaşadığına inanırken, 1957’de bir tesadüf sonucu Arjantin’de olduğunu öğrenmişti ve 1960’da da MOSSAD Eichmann’ı İsrail’e kaçırmayı başarmıştı. İsrail’de yargılanan Eichmann, 31 Mayıs 1962’de ‘insanlığa karşı suç işlemekten’ idam edildi. Bu zamana kadar İsrail’de idam edilen tek isim Eichmann oldu.

Araştırma, devlet yöneticilerinin faşistlerle ilişkisini, kimlerin gizli servise çalıştığını ya da gizli servisçe izlendiğini açığa çıkarması açısından da ilginç olacak. Örneğin Almanya’nın 1959’dan 1969’a kadar Cumhurbaşkanı olan Heinrich Lübke’nin,  toplama kampı planlarında bulunan imzasının sahte mi gerçek mi olduğu da ortaya çıkacak. Lübke, sahte olduğunu iddia etse de diğer belgeler Hitler’e çalıştığını kanıtlamıştı.
     
Ancak basın, BND’nin ‘asıl sırlarının’ hiçbir zaman açık edilemeyeceği endişesi taşıyor. Çünkü tıpkı bizdeki gibi Almanya’da da ‘devlette süreklilik esastır’ kuralı işliyor. BND’nin 1956’da Başbakanlığa bağlı olarak kurulması ve zamanın Başbakanlık Müsteşarı Hans Globke’nin, Hitler’in İçişleri Bakanı ve 1935’te çıkarılan Yahudi düşmanı ve polisin yetkisini artıran Nürnberger Rassengesetze’nin mimarı olması, buna yeterince iyi bir örnek oluşturuyor.
 
Lyon Kasabı Klaus Barbie de BND’de çalıştı
 Birçok kez savaş suçlusu olarak mahkûm olan Klaus Barbie’nin de aranırken BND’de çalıştığı ortaya çıkmıştı. Gestapo yöneticilerinden ünlü komünist avcısı Barbie, Hitler’in önde gelen işkencecilerindendi. İşkencelere bizzat katılacak kadar hırslıydı da. Ancak savaştan sonra, basının geçen yıl ortaya çıkardığı belgelere göre Barbie, 1966’da BND için çalıştı.   

Klaus Barbie adı, Almanya’nın Hollanda ve Belçika’yı işgal etmesiyle, ‘işkence uzmanı’ olarak gündeme gelmeye başlamıştı. Fransa’da direniş önderi Jean Moulin’in öldürülmesinden de bizzat sorumlu tutuluyordu. Kayıtlara göre Barbie, Fransa başta olmak üzere birçok ülkede direniş üyelerine, Yahudilere, partizanlara, komünistlere, kadın ve çocuklara işkence yaptı. Sorgulananların dişlerini kırmak ve söküp çıkarmak için kerpeteni bizzat kullanıyordu. Sıcak su banyosu işkencesini icat etti. İnsanları ölünceye kadar parmaklarından astırdı. Fransa’da yetimhanede kalan Yahudi çocuklarının öldürülmesi olayından sonra ‘Lyon Kasabı’ olarak anılmaya başlandı.

Savaş bittikten sonra ABD gizli servisi, Barbie’yi ‘antikomünistliğinden yararlanmak için’ işe aldı. ABD, Sovyetlere karşı gizli servis elemanı arıyordu ve elbette eski faşistler bunun için biçilmiş kaftandı. ABD Karşı İstihbarat Birimi'nin (Counter Intelligence Corps-CIC)  ajanı Robert S. Taylor, Barbie için üstlerine “Kesin kararlı bir antikomünist. İdealist bir Nazi. Barbie bize, hapiste olduğundan daha yararlı olacaktır” diye yazmıştı. ABD, Barbie’ye önce ‘Organisation Gehlen’de iş verdi, sonra da kendi himayesine aldı.

Değerli bir antikomünist olan Barbie’yi ABD, arandığı Avrupa’da bırakmadı ve 1951’de Bolivya’ya gönderdi. Barbie, Klaus Altmann adıyla Bolivya vatandaşlığına geçti. 1964'te, General René Barrientos Ortuño darbeyle iktidarı ele geçirmişti. Barbie, Ernesto Che Guevara’nın Bolivya’ya gelmesi üzerine İçişleri Bakanı’nın ve darbeci Başkan’ın danışmanı olarak çalışmaya başlamıştı. Paramiliter faşist güçlerle polisleri eğitti. Bolivya Özel Harekât Birliği'ni dizayn etti. 1967'de, Barrientos'un birlikleri Che 'yi pusuya düşürdü ve katletti. Alman gazeteci Kai Hermann, Barbie’nin Che’nin yakalanmasında ve öldürülmesinde ‘kesinlikle’ parmağı olduğunu dile getiriyor.
 
Bolivya’da kalan Barbie, Vietnam savaşında yaralıların ihtiyacı artınca, ABD’ye kinin ihracı yaptı ve sonra diktatör Suárez ile uluslararası silah ticaretine başladı. 1970’te Nazi avcısı Beate ve Serge Klarsfeld, Klaus Barbie’nin Bolivya’daki yerini tespit etti. 1972’de ünlü Fransız devrimci ve kuramcı Régis Debray ve Alman kökenli Bolivya vatandaşı Monika Ertl, Barbie’yi kaçırıp Fransa’ya getirmek için plan yaptı. Ertl, Che’nin öldürülmesinden sonra yeniden kuruluş dönemi yaşayan Bolivya Kurtuluş Ordusu (ELN) militanıydı ve örgüt Barbie’nin Fransa’da yargılanmasını sağlamak istiyordu. Ancak eylem başarısız oldu. Bolivyalı devrimci Monika Ertl, 12 Mayıs 1973’te kurşuna dizildi. Herkes Monika’yı Klaus Barbie’nin öldürdüğünü biliyordu. Ama öldürmeden önce işkenceye uğrayıp uğramadığı anlaşılamadı, çünkü cenazesi ailesine verilmedi.

Hernán Siles Zuazo devlet başkanı olunca, Bolivya polisi Barbie’yi 19 Ocak 1983’te yakaladı. 1987’de Fransa’ya verdi. Barbie, Fransa’da 842 insanın ölümünden sorumlu tutuldu. Yargılanırken, “O zamanlar savaş vardı, ben sadece görevimi yaptım” dedi. 1991’de Lyon’da hapiste, görevini tamamlamış bir paçavra gibi öldü.

***

Siyasalın ölümü ve porno siyaseti!
03 Nisan 2011

Partilerin milletvekili aday adaylarının açıklandığı bugünlerde, bazılarının kimliği ve sunuluşu, uzun süredir Türkiye’de de gündemde olan ‘siyasaldan kaçış’ eğiliminin tavan yaptığını düşündürtmekte. İbrahim Tatlıses’ten Balık Ayhan’a, Aynur Aydan’dan Cengiz Kurtoğlu’na kadar ‘star’ aday bulma peşinde olan iktidar partisine, ana muhalefet partisi ve diğerleri kendi kulvarındaki starlarla cevap vermeye çalışıyor. Partilerin ‘siyasaldan kaçış listeleri’ elbette sadece şarkıcı-türkücü starlardan oluşmuyor. Kendini star gören ya da parti başkanının star gördüğü birçok isim milletvekili olmak için sırada bekliyor. Yani, siyasal faaliyet dışı, herhangi bir siyasi partiyle hiçbir işi olmamış, ‘star isimler’ bu seçimin siyasetçileri olarak ‘siyaset pazarı’na girmeye hazırlanıyor.

Aday olmadan önce de, siyasal alanda aktif olan aday adayları konumuz dışı. Elbette herkesin aday adayı olma hakkına saygımız olduğunu da baştan söylemekte yarar var. Partili olmayan, hatta fırsat buldukça siyasal alanı aşağılayan, günlük hayatta aday olduğu partiye bile uzak duran milletvekili aday adaylarının sayısı neredeyse siyasal alandan gelen aday adayı sayısından daha fazla. Çok büyük bir olasılıkla da yeni Meclis, bugünkünden daha da ‘apolitik siyasetçi’lerden oluşacak. Bütün bu durumun tescillediği ilk sonuç şu: Artık Türkiye’de de bundan böyle siyasal partilere gerek kalmayacak! İkincisi, siyasal alan hızla ölmekte, yerini ‘konjonktürel siyasi projelere’ daha doğrusu ‘siyasi pazar’a bırakmaktadır.

HAZIR GÜNDEM BERLUSCONI İKEN…
Kuşkusuz bizde de bunun zaten böyle olması gerektiğini, aksini savunmanın yanlış olduğunu düşünen ‘siyasi unsurlar’ var ama bu işin Avrupa’daki mucidi elbette hiç gündemden düşmeyen Silvio Berlusconi. Tam da bugünlerde İtalya ve Berlusconi gündemdeyken, Avrupa’da siyasal alanı ilk terk eden ve şirket gibi yönetilen İtalya’ya ve şirket başkanı gibi davranan Berlusconi’ye ‘siyasalın ölümü’ açısından da bakmakta fayda var.
 
Berlusconi’nin 15 yıl hapis cezası istemiyle yargılanmasına çarşamba günü (6 Nisan) başlanıyor, ‘yetkilerini kötüye kullanmak’ ve ‘reşit olmayan biriyle seks yapmak’ suçlarından ceza alıp almayacağı bütün dünyada tartışılacak. Biz bunlardan çok, birçok ülkede artık bir model haline gelen ‘ülkeyi şirket gibi yönetme’ sistemini tartışalım. Hele de genel seçimler öncesinde milletvekili aday adaylarının belirlendiği bugünlerde, Berlusconi ve kurduğu sistem, dostu Tayyip Erdoğan’ın partisi için büyük örnek teşkil ediyorsa, Berlusconi olayına daha yakından bakmak gerekiyor.

ASIL BERLUSCONI PORNO SİYASETİ İZLİYOR
 İtalya ve Berlusconi’yi ‘siyasalın ölümü’ mevzuunda tartışırken, hemen herkesin aklına gelen ilk şeyin, “İtalya’da bir porno yıldızının meclise girmesiyle meclisin itibarını yitirdiği, porno siyasetinin başladığı” tezinin yanlış olduğunu hatırlatarak işe başlayalım.

Aksine, meclise giren porno yıldızı İtalyan parlamentosunun düzeyini yükselten, gerçekten siyasal alanda kalan bir parlamenterdi ve asla porno siyaset yapmıyordu. Asıl siyasi pornoyu ya da pornografik siyaseti ise; hiçbir değere, kültüre ve siyasal oluşa itibar etmeyen Berlusconi ve ekibi yapıyor. İşte, bu yazının temel sorunu da, tıpkı porno gibi, siyasal alanın da artık hıza, aynılaşmaya, kalıcı ve derinliği olmayana, güce ve şehvete dayalı bir proje haline getirilmiş olması.

Partili olmanın anlamsızlaştığı, nasıl olsa halkın temsilcilerinin halkın bildiği-tanıdığı insanlar içinden, parti üyelerinden değil de, halkın olmak istediği starlar arasından seçileceği gerçeği ortadayken parti kurma yerine, aday belirleme şirketleri kurmanın daha mantıklı olacağı ortada. Zaten seçim kampanyalarını da partiler değil, şirketler yürütmüyor mu? Zaten seçilmişler de ülkeyi şirket gibi yönetmiyor mu? Berlusconi siyaseti ya da siyasal alanın ölümü üzerine tartışırken, tekrar vurgulanması gereken ilk şey ise, artık siyasalın bir değer olmaktan çıktığı kuralı…

Son günlerdeki aday adayı listelerini, starların açıklamalarını, basının tutumunu, liderlerin star avı peşinde koşmalarını başarı hikâyesi gibi sunmalarını bir de bu gözle değerlendirin isterseniz. Şimdi biz lafı daha fazla dolandırmadan İtalya’ya uzanalım ve şu milletvekili porno yıldızına yakından bakalım.

PARLAMENTODA BİR PORNO STAR!
Berlusconi, İtalya’ya demokrasinin kendisiyle geldiğine vurgu yapmayı pek seviyor. Ülkenin ne zaman battığına, ne zaman yeniden kurulduğuna dair birçok görüş ve rivayet var. Siyasal tutum alışlara göre gerçek değişiyor. Ama ‘batışa’ ilişkin üzerinde en çok tartışılanı ise, porno star Ilona Staller’in milletvekili seçilmesi.

1946’dan beri hemen hemen bütün hükümetleri kuran ve başbakan çıkaran Katolik ve anti komünist Hristiyan Demokratlar’ın iktidar tekelinde yönetilen İtalya’da ilk kez bir porno yıldızının milletvekili seçilmesi batış mı, yükseliş mi? 1987 yılı Haziran ayı seçim sonuçlarını duyuran İtalyan günlük gazetelerinin birinci sayfasını dolduran şu manşetle başladı her şey: “Porno Diva parlamentoda!” Peki, bu Porno Diva kimdi?

Ilona Staller, 1951’de Budapeşte’de doğdu. 13 yaşından itibaren Macaristan’da Escortgirl olarak çalışmaya başladı. 1975’de bir İtalyan ile evlenip İtalya’ya gitti. Escortgirl olarak çalışmaya devam ederken, Radio Luna’da, Cicciolina (darling) takma adıyla Katolik İtalya’da hiç hoş karşılanmayacak, doğum kontrolünü savunan, prezervatif kullanmanın yararlarını anlatan, ‘G noktası’ diye bir şeyin olduğunu vaaz eden bir şov programı yapmaya başladı. 1978’de bir televizyon canlı yayınında göğüslerini açınca ülke çapında üne kavuştu. Katolik İtalya’da bu zamana kadar olmamış bu olay günlerce konuşuldu. Film teklifleri ardı ardına gelmeye başladı.

İLK DURAĞI YEŞİLLER
Cicciolina, 1979’da Yeşil Parti listesinden (Lista del Sole) milletvekili adayı gösterildi. Seçim kampanyalarında susuyor ve sadece göğüslerini gösteriyordu. Seçilemedi. Bir ara siyasi arenada görülmedi ve sadece filmlerine yoğunlaştı. Birçok pornoya imza attı. 1985’de Cicciolina radikal bir değişiklik yaşadı ve Partito Radicale’ye üye oldu. Artık göğüsleriyle değil beyniyle konuşmaya başlamıştı. Milletvekili adayı oldu ve insan hakları, dünyadaki açlıkla mücadele ve nükleer enerji karşıtı politikaları savunmaya başladı. “Aşkı Meclis’e taşıyacağım” diyordu. 1987 seçimlerinde Parlamentoya girmeyi başardı.

Milletvekili seçildikten sonra da Katolik İtalya’yı bir hayli provoke eden, iffet düşkünleriyle mücadelesini sürdürdü ve ‘Sapıklık’ adlı TV şovuna devam etti. Kamusal alanda da şovlarını sürdürdü. Daha da ilginci, 1989’da milletvekiliyken son porno filmini çekti.

MECLİS KERATALARLA KAŞARLARLA DOLU
Ilona Staller, parlamentoda oturan birçok kişinin yanında kendisinin ‘yunmuş yıkanmış’ olduğunu birkaç ay içinde anladı ve basına açıkladı. En çok da neye şaşırdığını şöyle anlattı: “Bana daha önce o… diye hakaret edenler şimdi ‘sayın milletvekili’ diyor. Bu çatı neyi değiştirdi ki? İçeri girerken ne iseniz, girince de o olursunuz. Beni en çok şaşırtan şey ise, meclisin benden çok daha ‘kaşar’  tiplerle dolu olması. Sözde ahlak timsali Parlamento’nun ve adayların ikiyüzlülüğünü adaylığımla ortaya çıkardım. Burada gördüm ki, birçok kelli felli milletvekili benden daha fazla ‘Cicciolina’ olmayı hak ediyor.” 
 
‘Cicciolina’ meslektaşları hakkındaki izlenimlerini basınla paylaşmaktan hiç vazgeçmedi. Örneğin, eski başbakan Hıristiyan Demokrat Giulio Andreotti, ‘Cicciolina’ya göre aslında ‘delikanlı adamdı’ ama öte yandan da, “tuhaf bir cicciolino, ilginç bir kerataydı.” Eski savunma bakanı ve İtalya Cumhuriyet Partisi Milletvekili Giovanni Spadolini ise, “İnsanda şefkat ve okşama ihtiyacı doğuran bir şiş göbekten başka bir şey değildi.” Sosyalist parti genel sekreteri ve eski başbakan Bettino Craxi ise, sadece “sevimli, eğlenceli bir domuzcuk.”

‘Cicciolina’, belki de İtalya’nın birinci Cumhuriyet’ten ikinci Cumhuriyet’e geçişinde, gri bölgede durduğunun farkındaydı ve sadece eğleniyordu. Yani klasik teorideki gibi, ‘Cicciolina’nın milletvekili olduğu 1987-1992 yıllarında, İtalya’da eski yönetim yönetemez, yeni dönem de doğamaz durumdaydı. ‘Cicciolina’nın zamanında parlamentoda bir porno yıldızı oldukça siyasal taleplerle ortaya çıktı ve sözde demokrasi ve etiği hallaç pamuğu gibi attı. Siyasalın eğlenceli bir iş de olabileceğini herhalde İtalya’da herkes gördü.  

SOLCUYUM, SOL GÖĞSÜM AÇIK
‘Cicciolina’ Katolik ahlakın ve yapının yok saydığı genelevlerin yasal statüye kavuşması için uğraştı. Mahkûmların da seks ihtiyaçlarının diğer ihtiyaçları kadar normal olduğunu ve giderilmesinin yasal güvenceye alınması için çalıştı. Okullarda cinsel bilgiler dersinin koyulması, cinsel aydınlanmanın yaşanması için uğraştı.

‘Cicciolina’ oldukça sert siyasal taleplerle tek başına muhalefet yaptı. Örneğin, ölüm cezasının bütün dünyadan kaldırılması kampanyaları için çalıştı, hayvanlar üzerinde deney yapılmasının yasaklanmasını savundu, havayı kirletme oranlarına göre araçların vergilendirilmesini istedi. En önemlisi de İtalya’nın ve Avrupa’nın nükleer enerjiden arındırılması için çok uğraştı. Bugün İtalya, Avrupa’da nükleer santralı olmayan büyük ülkelerden biriyse, ‘Cicciolina’nın siyasal faaliyetlerine de herhalde bazı şeyler borçluyuz demektir.

İtalya’da milletvekilliği bitince evlendi, ABD’ye yerleşti. Boşandı, İtalya’ya geri döndü. 2002’de doğduğu ülke Macaristan’da milletvekili adayı oldu. Seçim programına yoksullar, kamusal sağlık hizmeti, evsizler ve yoksul emekliler için çalışacağını yazdı. Solcu olduğunu göstermek için seçim kampanyası boyunca sol göğsünü sürekli açık tuttu. Ancak seçimlerde bir başarı gösteremedi.

‘Cicciolina’ parlamento sahnesini terk ederken, yavaş yavaş İtalya birinci Cumhuriyeti de batıyordu ve ufuktan Silvio Berlusconi’nin doğuşu görünüyordu. Berlusconi ile başlayan yeni dönemde ise, porno yıldızları parlamentoda siyasal eylem içinde olmadı ama bütün İtalya adeta ‘porno siyaseti’ yürütülmeye başladı. Aslında bu dönemden itibaren, İtalya’da siyasalın ölümünü ve siyasetin pornografiye kaymasını adım adım izledik.

YALNIZCA PARADAN VE SKANDALLARDAN SÖZ EDİLİYOR
Bugün de Cicciolina siyasal duruşunu koruyor. Hatta enternasyonalist bir bakış açısıyla çalışmalarını dünya çapında sürdürüyor. En önemli mücadele alanı ise, nükleer enerji karşıtlığı. Kendini barış eylemcisi olarak görüyor. Saddam’ın ve Usame Bin Ladin’in kendisiyle yatarsa yola gelebileceğini savunacak kadar da kendine güvenli bir arkadaş…
 
Kendisiyle ilgili en son söylediği sözler ise şöyle: “O zamanlar hakkımda en az 50 dava olurdu. Bugün kızlar trenlerde bacaklarını açıp oturabiliyorsa, Vladimir Luxuria adlı bir kadın Komünist Parti milletvekili olarak parlamentoda oturabiliyorsa, bunlarda benim de payım var. İtalya kültürü ve politikası çok değişti. Ancak bugünlerde köpekler ve domuzlar seçim listelerinde. Bunda benim suçum yok. Meclis’te yalnızca skandallardan ve paradan söz ediliyor. Siyasal konular artık öldü. Parmalat şirketi etrafındaki skandallar her konudan daha fazla öne çıkıyor…”

Cicciolina son zamanlarda dindar olduğunu da söylüyor. Papa’yı beğendiğini bildiriyor ama eski papayı daha çok tuttuğunu vurguluyor, “Çünkü o, buna göre daha bir erkeksiydi…”

Sizce bizim aday adaylarımızdan hangisi Cicciolina kadar politik? Hadi Tanju Çolak ve Hakan Şükür futbolcu, peki diğerlerine ne demeli? Şimdi de, bizde daha çok örneği görülen eş, dost, akraba ya da isminden yararlanılarak öne çıkarılan  ‘siyasetçi’ örneğini hatırlayalım: Alessandra Mussolini! Cicciolina mı Mussolini mi?   Hangisinin daha ‘pornografik’ ya da ‘ikiyüzlü’ olduğuna siz karar verin. Peki, kimler siyasal, kimler siyasetçi? Bu soruyu, geçmiş zaman kipi içinde de sorabilirsiniz.

Forza Italia, Forza Türkiye
Başbakan Erdoğan’ın, oğlunun nikâh şahidi ve arkadaşı Berlusconi ile belki özel hayatları arasında bir benzerlik yok ama siyasal olarak ruh ikizi oldukları kesin. İkisi arasındaki benzerliklerin bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:

1. Her ikisi de, kendini ülkesinin tükenmiş siyasal kadro ve anlayışına alternatif görüyor ve politikacı değil, politikanın hizmetinde çılgın projeleri olan bir işveren gibi değerlendiriyor. Bunda elbette doğruluk payı var: İtalyan siyasi sistemi, yani merkez sağ ve merkez sol partiler, yolsuzluklar, mafya ve başka nedenlerle çökünce ‘anti siyasal’ kişilik olan Berlusconi ortaya çıktı. Erdoğan da merkez sağ ve merkez solun çökmesi sonunda ortaya çıkmamış mıydı? Her ikisinin de kendini kurtarıcı ve 2. cumhuriyetçi görmesi doğal.  
 
2. Berlusconi, tıpkı Erdoğan gibi, kavramlarla değil de kalıplar ve sloganlarla konuşmaya bayılıyor. Tıpkı Erdoğan gibi, elitlerle değil de halkla konuşmaya seviyor, elitler gibi değil de “ananı da al git” diye konuşan Erdoğan gibi konuşmayı tercih ediyor. Erdoğan için Berlusconi’nin “O da benim gibi biraz deli” demesi nasıl karşılanmalı acaba?

3. Erdoğan gibi, demokrasinin sınırlarını genişletme, ileri demokrasi uygulama vaadiyle halkın karşısına çıkan Berlusconi, Meclis’ten kendi yetkilerini ve sisteminin sınırlarını genişletecek yasal düzenlemeler yapma yetkisi alınca işine bakmaya başladı. Berlusconi, başbakanın yetkilerini artıran yasayı halka şöyle savundu: “İtalya işletmesinin yönetim kurulu başkanının yetkilerinin artırılması yasası” 

4. Erdoğan-Berlusconi’nin dostları da ortak: Mauammer Kaddafi, George W. Bush ve Vladimir Putin. Erdoğan, Putin ve Berlusconi’nin bir araya gelmesi, telefonlaşmaları meşhur. Tabii üçü de siyasal alandan çok ekonomik alanının diliyle konuşmayı seviyor.

5. Her iki dostun bir diğer özelliği ise, arabuluculuğu çok sevmeleri: Erdoğan batı ile Ortadoğu arasındaki sorunlarda ‘arabulucu’ rolü oynamak isterken,  Berlusconi, Türkiye ile batı arasında sorun çıktığında ‘arabulucu’ rolü oynuyor. Örneğin Danimarka eski başbakanı Rasmussen’in NATO genel sekreterliğine karşı çıkan Türkiye ile batılı liderlerin arasını bulmak gibi… Ya da Rusya ile enerji konusunda arası açılan Türkiye’nin arasını bulmaya çalışmak gibi… 

6. Milletvekili adaylarını ve parti yöneticilerini tek elden belirlemek, devlet yönetiminde kadrolaşmaya önem vermek: Forza Italia da AKP gibi, liderlik kültüyle yönetilen, her kararı liderin verdiği bir parti. Berlusconi’nin Erdoğan’dan ayrıldığı tek nokta şu: Berlusconi yanında- yöresinde seksi kadınlar görmek istiyor.

7. Forza Italia ve AKP’nin parti programları da birbirine çok benziyor. Her ikisinde de liberal ekonomi, muhafazakâr değerlerle korunuyor. Din, parayı korumaya yardımcı oluyor. Her ne kadar Erdoğan bugün, her şeyin satılık olduğunu değil de “her şeyin bir riski/bir bedeli olduğunu” söylüyorsa, bu Berlusconi’den farkını değil, aslında benzerliğini göstermekte. Berlusconi, İtalya’da “her şeyin satılık olduğunu; milletvekillerinin, kadınların, politikanın bir fiyatı olduğunu” söylerken aslında her şeyin bir ‘bedeli ve riski’ olduğunu da söylemiyor mu?  Bu mahkemede de bedelini ödeyecek.

8. Dış politikada da AKP ve Forza Italia hükümetlerinin politikaları benzerlikler gösteriyor. Her iki ülke de ABD’nin Irak’a girişini destekledi ancak işgale asker vermedi. Her iki ülke de Rusya ile iyi geçinmeye çalışıyor. Her iki lider de yer yer batıya kafa tutar görünüyor: Türkiye batının aradığı, soykırım suçlusu Sudan devlet başkanı Ömer El Beşir’i ülkesinde ağırlarken, Berlusconi batının “diktatör” dediği, yaptırımlar uyguladığı Beyaz Rusya Devlet Başkanı Aleksandr Lukaschenka’yı ziyaret etti.

9.  Her ikisinin de mal varlıkları, medya ilişkileri, medya denetimleri ve hâkimiyetleri tartışmalı. Her ikisi de sporcu!

10. Her ikisi de aşırı sağ unsurlara kolayca demokrat payesi verebiliyor. Örneğin Berlusconi, Mussolini’nin torunu neo faşist Alessandra Mussolini ile aynı çatı altında kalabilirken; Erdoğan, Mümtazer Türköne ve Cemil Çiçek’lerden ileri demokrat yaratabiliyor. Mussolini, Berlusconi’nin partisine katılma nedenini şöyle açıklıyordu: “İş güvencesinin gevşetilmesi ve yabancılar yasasının sıkılaştırılması konusunda aynı düşünüyoruz.”

***

Faşist erkek, sosyalist kadın olunca
27 Mart 2011

Almanya’nın Baden-Württemberg Eyaleti’nde bugün Eyalet Meclisi milletvekili seçimleri var ve ‘küçük bir ayrıntı’ bütün ülkede belki de seçimin kendisi kadar basını ve seçmenleri meşgul ediyor. Aslında konu Almanya açısından bile olabildiğince çizgi dışı. Evet, konumuz ‘sağcıyken solcu partiden aday olmuş’ ya da ‘erkekken kadın olmuş’ gibi ‘alışılmış söylemlerden’ de karmaşık ve bu durumu tarif etmek gerçekten biraz zor.

Öyleyse önce olayın basında hangi başlıklarla ele alındığına bakalım: “Sol Parti eyalet milletvekili adaylarından 35 yaşındaki Monika Strub’un birkaç yıl öncesine kadar hem aşırı sağcı bir partiye üye, hem de Horst isimli bir erkek olduğu ortaya çıktı.” Diğer başlıklar da şöyle: "Aşırı sağcı bir erkek iken, cinsiyet değiştirme ameliyatından sonra aşırı solcu bir kadın oldu!”, "Bu seçimin en tuhaf milletvekili adayı: Monika Strub!”  

Evet, basın diliyle söyleyecek olursak, bir dönem Neo-Nazi Almanya Milliyetçi Demokratik Partisi (NPD) üyesi olan Horst Strub’un cinsiyet değiştirip Monika Strub adını almasından sonra, Sol Parti’den (Die Linke) Baden-Württemberg seçimlerinde milletvekili adayı gösterilmesi bir hayli tartışma yarattı. Gazeteler ve televizyonlar “şok–şok–şok” anonslarıyla haberler yaparken, internet sitelerindeki forumlarda olay sağcılar ve solcular tarafından bütün boyutlarıyla tartışılıyor.

Monika Strub, tehdit telefonları, aşırı sağcıların sözlü tacizleri ve saldırıları, hükümet partisi CDU’nun atakları altında bugün seçmen karşısına çıkıyor ve seçim sonucunda Fransa sınırındaki bu bölgenin ne kadar toleranslı olduğu da ölçülmüş olacak.

ENTERNASYONAL MARŞI TELEFON MELODİSİ
Haberi önce sol liberal günlük gazete Süddeutsche Zeitung bildirdi. 10 Mart tarihli haberin internet sitesindeki başlığı ‘Cinsiyet değişikliğinden sonra parti değişikliği: Solcu kadın, sağcı erkek’ biçimindeydi. Haberde önce Monika Strub’un siyasi düşüncelerine yer veriliyor, ‘esnek çalışmaya’ karşı olduğu, işsizlik ve yoksulluk yardımlarının artırılmasını savunduğu bildiriliyor. Oysa Strub’un 10 yıl önce bunlara karşı olduğunu hatırlatan haber şöyle devam ediyor: “On yıl önce sağda duruyordu, hem de tam sağda. Strub, Horst isimli bir erkek iken 79879 kayıt numarasıyla Neonazi partisi üyesi olduğunu kabul etti.”

Bu haberden yola çıkan bulvar gazetesi Bild hemen olayın üstüne atladı ve haberi magazinleştirip, sansasyonel hale getirerek yeniden servis etti. Elbette siyasi görüşlerini satır aralarında lanetleyerek bir sürü ayrıntıyı da okuyucularına duyurdu.

Bild’in haberinde Monika’ya ilk soru ve öncelik beklenildiği gibi elbette ‘dönüş’ üzerine. Bild’e göre, bu soruyu Strub şöyle yanıtlamış: “Ben kadın olarak yaşamak ve bir erkeği sevmek istiyordum. Ama NPD’de bu olamazdı. Sol Parti şimdi benim ailem oldu…” Bild muhabirinin sorularını yanıtlarken Strub’un telefonunun çaldığını ve cep telefonu melodisinin yeni yaşamına uyduğunu öğreniyoruz: “Telefonun melodisi enternasyonal marşıydı…”

Bild muhabiri, Monika’yı Horst iken hiç yakışıklı bulmamış. Hatta ‘zevksiz’ ve ‘iştah kapatıcı’ bulmuş: “Bombardıman ceketi, kısa saçlar, savaşçı botları içinde bir tip. Bu tiple sokakta karşılaşınca insanın yolunu değiştiresi geliyor. Üstelik polisçe bilinen bir kavgacı, hakkında çok sayıda resmi işlem yapılmış…” Tabii Bild muhabiri Monika’ya bunları da soruyor ve şu cevabı alıyor:

“Bunlar da benim geçmişime ait. Ama ben bugün bambaşka bir insanım. NPD’de olmak çok büyük bir yanılgıydı. O günlere ait bütün fotoğrafları yaktım ya da attım. Bugün Neonazilerden her şeyden önce internet üzerinden tehdit alıyorum…”

Sahi, Monika Strub nasıl geçiniyor? Buna da cevap var: “McDonalds’ta yarım gün çalışıyor. Sabahları poğaça dağıtıyor. Akşamları da akşam lisesine devam ediyor…”

HER TÜRLÜ AŞIRILIK SOL PARTİ’DE
Bild gazetesi hikâyeyi burada kesiyor ve olayı iktidar partisi, muhafazakâr Hıristiyan Demokrat Parti Genel Sekreteri Thomas Strobl’a yorumlatıyor. Gazeteye göre Strobl, böyle birinin adaylığından ‘dehşete kapılmış’ ve şunları söylüyor: "Sol Parti belli ki, her türlü aşırılığın toplandığı bir havuz haline gelmiş…”

Bild’in bu yayınından sonra hem internet forumlarında hem de diğer yayınlarda Sol Parti karşıtlığı sosuna bulanmış, bir “Aman tanrım faşistken sosyalist olmuş, erkekken kadın olmuş” tartışması başladı. Monika Strub’un parti ve cinsiyet değiştirmesi üzerinden aslında Alman medyasında antikomünist, seksist, yabancı düşmanı, yoksullara ve sosyal yardımdan geçinenlere hayat hakkı tanımayan bir tartışma başladı. Sol Parti’nin neden aptalları, işe yaramazları, tembelleri ve kaybedenleri partiye topladığı soruları bir yanda, partinin toplumu tembelleştirdiği ve aptallaştırdığı tezleri diğer yanda uçuşuyor.

Bizdeki sitelere rahmet okutacak kadar düzeysiz tezlerin savunulduğu internet sitelerinde Monika Strub’un adeta, Horst isimli bir erkek olarak, neden Nazi partisinde kalmadığı sorgulanıyor. Naziler, ağza alınmayacak küfürlerle Strub’a saldırırken, faşistlerin asıl kızgınlığının genel olarak aslında cinsiyet değişikliğinden çok, faşist birinin cinsiyet değiştirip sosyalist olmasına odaklandığı görülüyor. Faşistler, bir üyeyi böyle ‘yitirmeyi’ bir tür ‘şerefsizlik’ ve ‘itibar yitimi’ olarak değerlendiriyor.

Basın aracılığı ile kendini savunmaya çalışan Monika Strub tam da bu noktada olayın siyasal yanının daha önemli olduğunu görmüş ki, konuşmalarında vurguyu özellikle cinsiyetten çok siyasal sınıfsal yöne doğru yapıyor. Adaylığını açıklarken yaptığı basın açıklamasını sık sık hatırlatıyor:

“Yarım bıraktığım eğitimimi tamamlamak için akşam lisesine gidiyorum ve geçinmek için Mc Donalds’ta çalışıyorum. Yoksul bir çevreden geldiğim için her zaman zor şartlarda çalışarak ekmeğimi kazandım. Hizmet sendikası ‘ver.di’ye ve Sol Parti’ye üyeyim. Sosyal adalete ve eğitime kendi hayat deneyimimden yola çıkarak büyük önem veriyorum… Ben samimi bir sosyalistim. Toplumun en yoksullarının sesi olmak için adayım. Yoksul çocukların düzgün eğitim alması için adayım…”

PARTİ STRUB’U DESTEKLİYOR
Sol Parti Federal Meclis Grup Sözcüsü Hanno Harnisch, Monika Strub’un geçmişini bildiklerini, bunu unutturacak bir dönüşüm yaşadığına inandıklarını ve Strub’un milletvekili adaylığını desteklediklerini basına açıkladı. Aynı zamanda deneyimli bir gazeteci olan Harnisch, basının karşısına çıktığında özel olarak Monika Strub hakkında konuşmak yerine, genel olarak siyasi bir tutumdan bahsetmeyi yeğledi.  Harnisch’in sözleri şöyle: “Kim, kendi geçmişiyle radikal bir biçimde hesaplaşır ve NPD’den uzaklaşırsa, buna dair bizlerin sadece sevinmesi lazım… Ne yazık ki aşırı sağ kesimden ayrılan, onları terk eden birilerine rastlamak sürekli mümkün değil.”

Badische Zeitung’un konuyla ilgili sorularını cevaplayan Harnisch, Strub’un geçmişini kendilerinden hiçbir zaman saklamadığını, her şeyi başından beri bildiklerini de açıkladı. Parti olarak insanların sürekli gelişebileceklerine, değişebileceklerine inandıklarını belirten Harnisch; bütün insanların, insan onuruna yaraşır bir yaşama yaklaşması için parti olarak ellerinden geleni yaptıklarını da belirtti. Bu anlamda adayları Monika Strub’un yaklaşımını ve adaylığını desteklediklerini tekrar tekrar vurguladı. Sol Parti Baden-Württemberg Eyaleti Sözcüsü Christoph Kröpel ise, Strub’un geçmişteki Neonazi partisi üyeliğini bir ‘gençlik hatası’ olarak gördüklerini açıkladı.

Bütün bu tartışmaların Almanya için yararı ise, faşistlerin ve muhafazakârların ‘sosyalizm düşmanlığı’ ve ‘cinsiyetçilik’ yaparken önceliği hangisine vereceklerini belirlemede zorlandıklarının görülmesi oldu. ‘Salona uygun’ hale gelmeye çalışan faşistlerle, salonlardan dışarı da çıkmak isteyen muhafazakârlar bu tartışmada çoğu kez aynı düzlemde karşılaştı ve aynı dilden konuştu. Muhafazakârların ve faşistlerin üzerinde hemen anlaştıkları nokta ise şuydu: Gizli eşcinsel bir faşisti, insanca yaşamayı seçen bir sosyaliste yeğ tutmak!

Ne dersiniz, bizimkilerden bir farkları var mı?

'Yoksulluk artarsa aşırı sağ güçlenir'

Badische Zeitung editörü Hans-Jürgen Truöl, Monika Strub ile konuştu. Gazetenin internet sayfasında yayınlanan 13 Mart 2011 tarihli röportajın çevirisi şöyle:
 
>>>Sayın Strub, seçmenlere yaşadığınız değişimi ve görüşlerinizin farklılaşmasını nasıl açıklıyorsunuz?  

Daha önce içinde bulunduğum sosyal çevre NPD’ye üye olmama yol açtı. NPD ne kadar azınlıklara karşı sayıp söverse, ben de kendimi kişisel olarak o oranda bu hakaretlerden pay alıyor durumda buluyordum. Önce sesimi çıkarmadığım bu sağcı sözler bana fazla gelmeye başladı.

>>>Bild gazetesinin ileri sürdüğü gibi, cinsiyet değiştirmenizle siyasi değişikliğiniz arasında bir ilişki var mı?

Kesinlikle doğrudan bir ilişkisi yok. 2000–2002 arasında NPD üyesi idim. Çok önemli olan şey benim için, 2001 yılında annemin ölmesiydi. Bu kayıp bütün hayatımı değiştirdi. Hayatımın bu zamana kadar olan gidişatına baktım ve şöyle düşündüm: Ben bu zamana kadar hareket ettiğim gibi bir insan değilim ve başka türlü yaşamak istiyorum. Bu tarihten beri önce okul eğitimimi tamamlamaya ve kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışıyorum. Bu yıllar içinde cinsiyet değişikliğine de karar verdim ve 2007’de de bu gerçekleşti.
 
>>>Sol Parti sizi Emmendingen bölgesinden eyalet parlamentosu milletvekili adayı gösterdiğinde, NPD geçmişinizi seçmenlere kendiniz açıklamadınız. Neden?

Sol Partililer, parti içinde herkes bunu biliyordu. Bu konuyu hiç gizlemedim ve bundan hiç çekinmedim. Ama bana, aday açıklanması sırasında bu konuyu gündeme getirmemem önerildi, çünkü bu durumun seçim kampanyasında iyi gelmeyeceğine inanılıyordu.

>>>Tam sağ uçtan tam sol uca gidişi siz içinizde nasıl yürüttünüz? 

Kişisel deneyimlerimden yola çıkarak ben NDP’yi insanlık karşıtı, insanlık dışı bir parti olarak algıladım. Başka fikirlerdeki insanlara karşı partinin tutumu beni giderek alarma geçirdi. Sosyal adalet benim için her zaman çok önemli olduğu için önce sol partinin bileşenlerinden biri Çalışma ve Sosyal Adalet Seçim Alternatifi’nin (WASG) kuruluşuna sempatiyle yaklaştım, sonra da Sol Parti’ye üye oldum. Politikayla uğraşmak eğitim ufkumu tamamen geliştirdi.    

>>>>İnternette bir yandan hakarete uğruyorsunuz hatta tehdit ediliyorsunuz diğer yandan sizi övenler de var. Bild gazetesi CDU Genel Sekreteri’nin sözlerinden şu alıntıyı yaptı: "Sol Parti belli ki, her türlü aşırılığının toplandığı bir havuz haline gelmiş. Sosyal demokratların ve Yeşillerin ne tür insanlarla koalisyon kurmak istediği de açıkça görülüyor…”  Bu sözler kişisel olarak sizi nasıl etkiliyor?   

Siyasi tutumumu tamamen değiştirdim ve inandırıcı olmak istiyorum. Korkum yok. Seçim kampanyamı bu zamana kadar olduğu gibi devam ettiriyorum. Bölgemde ve eyalette Sol Parti beni destekliyor. Ama beni aşırı sağcı NPD politikaları, diğer aşırı sağcı DVU ile birleştikten sonra daha fazla korkutuyor. Çünkü yoksulluk artarsa aşırı sağcılara yönelim de artar. 

>>>Son günlerde hakkınızda yapılan haberlerin eyalet seçim sonuçlarına olumlu etki etmesini bekliyor musunuz? 
 
Bunu söyleyemem. Aleyhte ve lehte etkileri birbirini dengeler diye düşünüyorum. Zaten önceleri kim olduğumu, kısa saçlarla ortalıkta koşuşturduğumu çok kişi biliyor.

Sosyal demokratlar sosyalistlere karşı
Almanya’da bu yıl bazı eyaletlerde eyalet parlamentosu seçimleri var ve Sol Parti (Die Linke) birçok eyalette yüzde 5 barajını aşarak parlamentoya girmeyi başarıyor. Hatta en son eyalet seçiminin yapıldığı Sachsen-Anhalt eyaletinde Sol Parti, sosyal demokratlardan daha fazla oy almayı bile başardı. 20 Mart 2011’de yapılan eyalet seçiminde Die Linke, yüzde 23,7 oranında oy aldı. Sosyal demokratların (SPD) oyu ise, yüzde 21,5’te kaldı. Sosyal demokratlarla Sol Parti’nin koalisyonuyla eyalette ilk kez Sol Parti’nin başbakan çıkaracağı bir hükümet kurulabilecekken sosyal demokratlar buna yaklaşmadı.

Sosyal demokratlar Sol Parti ile koalisyon kurmaktansa, muhafazakârlarla (CDU) koalisyon kurmayı tercih etti. (Son karar bu hafta içinde verilecek) Böylelikle SPD, Almanya’nın Doğu eyaletlerinin birinde, Demokratik Almanya yıkıldıktan 21 yıl sonra, tekrar bir sosyalistin eyalet başbakanı olmasına izin vermedi. SPD, aslında bütün ülkede Sol Parti ile koalisyona yaklaşmazken, zorunlu olduğu durumlarda ‘küçük ortak’ olarak onunla koalisyon kuruyor. (Berlin örneği) Bazen de parti içindeki sağ kanat milletvekillerinin vetosuyla bunu bile başaramıyor. Örneğin Hessen eyaletinde Sol Parti ile koalisyon kurmak isteyen SPD, partili birkaç milletvekili güvenoyunda veto edince, hükümetten düşmüştü.
Sachsen-Anhalt seçimleri öncesinde, seçimden güçlü çıkarlarsa, muhtemel SPD koalisyonunda başbakanlığı SPD’ye bırakmayacağını açıklayan Sol Parti, bu kararından vazgeçmiyor. Parti ileri gelenleri daha fazla oy aldığı halde, Die Linke’nin başbakanlığı SPD’ye bırakmasının ‘seçim hilesi’ olacağını savunuyor. Bugün  Rheinland-Pfalz ve Baden-Württemberg eyaletlerindeki seçimlere de iddialı giren Die Linke, öncelikli hedef olarak yüzde 5 barajını geçmeyi önüne koyuyor. En son kamuoyu yoklamaları Die Linke’nin Baden-Württemberg eyaletinde yüzde 4 oranında kalacağını gösteriyordu. Ancak parti yüzde 5 barajını aşacağına inanıyor. Rheinland-Pfalz eyaletindeki yoklamalar Die Linke’nin oyunu yüzde 5’in altında gösteriyor.

YEŞİLLERİN ŞANSI
Baden-Württemberg eyaleti Almanya’nın zengin eyaletlerinden birisi ve resmi işsizlik oranı yüzde 4,5 dolayında. Çevrecilerin karşı çıktıkları ‘Stuttgart 21’ projesi de bu eyalette bulunuyor. Özellikle Stuttgart halkı eski tren istasyonunu korumak için ayaklansa da, eyalet halkı hatta bütün Almanya, hükümet tarafından ‘yüzyılın projesi’ olarak lanse edilen, oldukça pahalı bir modernleştirme projesine tümden karşı çıkıyor. Stuttgart, Ulm ve Tübingen şehirlerini tren yolu tünelleriyle birbirine bağlayacak projenin toplam maliyetinin 6 milyar avroyu geçeceği açıklandı.

Halk bu kadar pahalı bir projenin uygulanmasına karşı olduğu gibi, bu projenin inşaatı nedeniyle kentin dokusunun bozulacağı, yeşil alanların tahrip edileceği ve doğal yaşamın büyük yara alacağını bildiği için de bu projeye karşı. Şehir içindeki 100 hektar alan bu projeyle beton altında kalacak. Bundan önce yapılan bütün kamuoyu yoklamalarında, referandumlarda Stuttgart halkı projeye hayır demişti. Binlerce insan aylardır protesto gösterisinde bulunuyor.

Özellikle Japonya’daki atom santralları felaketinden sonra halk sesini daha gür çıkarmaya başladı. Çünkü CDU’lu eyalet başbakanı sadece bu projeyi savunmakla kalmıyor, aynı zamanda nükleer enerjiyi de savunuyordu. 1953’ten beri muhafazakâr CDU’nun kesintisiz iktidar olduğu eyalette ilk kez bu seçimde CDU’nun kaybetmesi bekleniyor. Eyalette bu gösterilerden sonra şansını artıran Yeşillerin oy oranının yüzde 25’e çıktığı belirtiliyor. Kamuoyu yoklamalarında yüzde 22 oranında görülen Sosyal Demokratlarla Yeşillerin koalisyon kurması bekleniyor. Sol Parti, kendileri parlamentoya giremezse, CDU’nun liberallerle koalisyon kurabilecek oranda oy alacağına seçmeni inandırmaya çalışıyor.   
 
***

Komünistler götürülürken susan papaz!
20 Mart 2011

Bugünlerde parti başkanlarından gazetecilere kadar değişik kesimlerden birçok kişi  “Alman papaz demişti ki” diye başlayan cümlelerle Martin Niemöller’e ait olan o meşhur anekdotu tekrarlıyor. Bunu yapanlar, “bir gün sıranın, bugünkü haksızlıklar karşısında sessiz kalanlara da geleceğini” hatırlatmak istiyor. “Önce komünistleri topladılar, sesimi çıkartmadım; çünkü komünist değildim” diye başlayan sözleri hepimiz biliyoruz. “Peki, Martin Niemöller kimdi?” sorusuna da aynı kolaylıkla cevap verebiliyor muyuz?

Türkiye’de Niemöller’in hiç tanınmadığı, tam da bugünlerde yeniden gündemdeyken, asıl önemli özelliği gündeme getirilmediği için ortaya çıkıyor. Çünkü asıl özelliği bu sözleri etmiş olmasında değil, ömrü boyunca ettiği sözlerin altını doldurmasında, sözüne uygun yaşamasında, son yıllarını da nükleer karşıtı eylemlerde geçirmesinde yatıyor. Bugünlerde dile getirilmesi gereken en önemli özelliği ise, iflah olmaz nükleer enerji-nükleer silah karşıtlığı olmalıydı.

Belki de Niemöller’in sözlerini tekrarlayanların önemli bir kısmı, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde samimi olmadığı için, sözü hatırlıyor ama sözü söyleyeni hatırlamıyor. Söyleneni hatırlamıyorsanız, bu sözün Türkçesini hatırlayabilirsiniz ve böylelikle zaten samimi olarak kafa yormadığınız isimler ve durumlardan daha kolay sıyrılırsınız. Oysa samimiyseniz, bir zamanların muhteşem sloganı “susma, sustukça sıra sana gelecek” sözü hepimize yeter de artar bile. Ama Martin Niemöller’den alıntı yapıyorsak, bu Alman papazın kim olduğunu bilmemiz gerekiyor.

ÖNCE BAYAĞI BİR FAŞİST
Birinci Dünya Savaşı’nda Alman donanmasında denizaltı subayı olan Martin Niemöller, Almanya’nın yenilmesinden sonra toplumun dinle kurtuluşa ereceğini düşünerek askerlikten istifa edip teoloji okudu. 1931’de Berlin Dahlem’de Protestan kilisesine papaz atandı. Nazilerin iktidara gelişini olumlu bulsa da, kiliseyi kontrol altına alma girişimlerine karşı çıktı. Niemöller bu dönemde, her sorun karşısında ısrarla “İsa ne derdi” sorusunu sormak gerektiğini belirtti. Bu soru onu ağır bir etik sorumluluk altına soktu ve bundan sonraki hayatını bu sorumluluk altında geçirdi.

Kilise içindeki bazı teolojik yönelim tartışmaları da Hitler rejimine karşı alınması gereken tutum tartışmalarına karışınca birkaç kilise,1934’te, genel Protestan kiliseleri dışında ‘Bekennende Kirche’ diye bağımsız bir kilise kurdu. Martin Niemöller, önemli merkezlerden Berlin Dahlem’de etkili olmaya başladı. Aslında bu yıllarda Niemöller’in hâlâ Nazi olduğunu, yayınladığı anılarına bakarak söylemek mümkün. Ancak, devlet kilisesine karşı çıkmayı da sürdürünce, önce papazların önemli bir kısmını sonra da faşist din işleri bakanını karşısına aldı. 1935’de Nazilerin şef ideologu Alfred Rosenberg ile girdiği bir polemikten sonra birkaç aylığına tutuklandı.

TOPLAMA KAMPI, BARIŞ VE VİETNAM SAVAŞI
Çalışmalardan vazgeçmeyince, 1937’de tekrar tutuklandı. 7 ay sonra davası sonuçlandı ve ‘hükümet aleyhine faaliyetler’den 7 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezası, tutukluluk süresine denk geldiği için serbest bırakıldı ama kapıda yeniden tutuklandı. Zaten hakkında açılmış 40 dava vardı. Sachsenhausen toplama kampına Hitler’in ‘özel misafiri’ olarak götürüldü. Kurşuna dizilmekten uluslararası kampanyalar sayesinde kurtuldu ama savaş bitinceye kadar 7 yıl toplama kamplarında kaldı. Serbest kalmasının ardından kilise örgütlenmesinde çalıştı. 1961’den 1968’e kadar Dünya Kiliseler Birliği’nin 6 başkanından biriydi.

Bu dönemde Niemöller, önce Almanya’nın tekrar kuruluşuna, sonra da Soğuk Savaş yıllarında batının reel sosyalist ülkeler karşısındaki tutumuna karşı çıktı. Niemöller, batının ABD’nin isteği üzerine silahlandığını ve dünya barışını tehdit ettiğini iddia ediyor, buna karşı çıkmayan, insan öldürmek için silahlanmanın günah olduğunu söylemeyen kiliseyi de sert bir biçimde eleştiriyordu. O ünlü sözlerini de hapisten çıkınca 1945 ya da 46’da ettiği belirtiliyor.  

Niemöller, 50’li yıllardan başlayarak dünyanın geleceği için, Soğuk Savaş yerine pasifist ve barışçıl bir tutum geliştirilmesi için uğraştı. Dünya ve Almanya çapındaki birçok barış federasyonun ve derneğinin başkanı oldu. Almanya’daki ‘vicdani retçiler federasyonu’ anlamına gelen birliğin başkanı oldu ve örneğin askeri eğitimleri 1959’da “profesyonel canilik yüksek okulu” olarak nitelendirdi. 1967’de ABD Vietnam’a saldırınca, ABD’ye karşı olmak için Kuzey Vietnam’a gitti. Parlamenter siyasete karşı olduğunu açıkladı ve parlamento dışı muhalefeti desteklediğini bildirdi. Kilisenin de artık bir işe yaramadığını iddia ederek, kiliseler ruhani meclisi üyeliğinden de istifa etti.

‘NÜKLEER ÖLÜME HAYIR’ KAMPANYASI
İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da ülkenin ABD’nin yanında yer almaması ve barış politikaları izlemesini savunanlar iki önemli slogan ve inisiyatif altında biraraya gelmişti. Bunlardan biri ‘Ben Yokum Hareketi’ (bensiz) diye tercüme edilebilecek ‘Ohne mich Bewegung’ diğeri ise, ‘Nükleer Ölüme Hayır’ kampanyasıydı. Bunların esinlendikleri asıl güç ise, 19 Mart 1950’de Stockholm’de toplanan komünist parti üyesi ve pasifist entelektüellerin anti atom karşıtı ‘Stockholm Çağrısı’ idi. Burada biraraya gelen biliminsanları ve entelektüeller, dünya çapında imza kampanyası başlatmıştı. Martin Niemöller ve arkadaşlarının yüz binlerce imza topladığı belirtiliyor.

Bunlara rağmen Almanya 23 Ekim 1954’te NATO üyesi oldu ve silahlanması yeniden gündeme geldi. Almanya’nın daha birkaç yıl önce bütün dünyayı kana bulamasını unutmayanlar, buna dünya çapında çok sert bir biçimde karşı çıktı ve bütün dünyanın nükleer silahlardan arındırılmasını savundu. Örneğin  Bertrand Russell  9 Temmuz 1955’de İngiltere’de Max Born ve Albert Einstein’ın da imzaladığı bir savaş karşıtı bildiri yayınladı. Almanya’da Martin Niemöller bu ekibe destek veriyordu. Ancak, batılı ülkeler Almanya’nın tekrar silahlanmasından da öte, Almanya’ya nükleer silah da yığılmasını savunuyordu. Başbakan Adenauer, tıpkı bugünlerde Erdoğan’ın ‘nükleer santralla aygaz tüpünü’ karşılaştırması gibi, 4 Nisan 1957’de “nükleer silahların aslında normal silahlardan neredeyse hiç farkının olmadığını” açıkladı.

NOBELLİ FİZİKÇİLER NÜKLEER KARŞITI
Bu açıklamadan bir hafta sonra, aralarında 4’ü Nobel ödülü almış, dünyanın en önemli 18 nükleer bilimcisi ‘Göttingen Bildirisi’ adıyla oldukça sert bir bildiri yayınladı. Max Born, Otto Hahn, Werner Heisenberg, Max von Laue, Carl Friedrich von Weizsäcker ve arkadaşları hükümete, “Tek bir atom silahının bile Hiroşima’yı yerle bir eden atom bombası kadar tehlikeli” olduğunu hatırlattı. Sendikalar 1 Mayıs gösterilerini bu konuya ayırdı ve 99 entelektüel daha bu bildiriye destek çıktı. İşte bu ortamda barış ve nükleer enerji karşıtı hareketler güç kazanmaya başladı, “bir daha asla savaş” sloganları ortalığa çıktı ve ‘Nükleer Ölüme Hayır’ kampanyaları halka mal oldu.

Almanya 25 Mart 1958’de, NATO komutasında topraklarına nükleer başlıklı füzelerin yerleştirilmesine izin verdi. Mayıs ayı içinde ülkede yaklaşık 1,5 milyon kişinin katıldığı nükleer karşıtı mitingler düzenlendi. Bunların düzenleyicileri ve destekleyenlerin başında Martin Niemöller geliyordu. Bazı kentlerde genel grevler düzenlendi ve devletin yasaklamasına rağmen yapılan kamuoyu yoklamalarında halkın yüzde 83’ünün nükleer silahlara karşı olduğu ortaya çıktı.

Hem silahlanmaya, hem nükleer enerjiye hem de nükleer silahlanmaya karşı çıkan biliminsanları, yıllardır verdikleri mücadeleye halkı da katmayı başardı. Bu hareketlerin hepsinde Niemöller önemli roller üstlendi. Başında nükleer karşıtı kiliseler ve biliminsanlarıyla birlikte hareket eden sendikalar ve sosyal demokrat parti zamanla bu tavrından vazgeçti ama başka güçler tarih sahnesine çıktı.

Aslında bunun gibi kampanyalar ve nükleer silahlara karşı düzenlenen mitingler, 68 hareketinin öncüsü oldu. Bugün Almanya nükleer enerjiden vazgeçmeyi planlayabiliyorsa, bu kararın kökeninde bu hareketlerin de etkisi mutlaka var.

NEDEN İSMAİL BEŞİKÇİ CADDELERİ YOK?
Almanya’da bir arkadaşla beraber ilk tuttuğum ev Wiesbaden’da Jahn Str 25 adresindeydi. Alman ev arkadaşım Andreas Schaefer, ‘Martin Niemöller Lisesi’nden mezundu. Niemöller ismiyle yıllar önce ilk o zaman tanışmıştım. Bir gün beni çeke çeke, evimize 1,5 km uzaklıktaki Brentanostraße 3’teki Niemöller’in son yıllarını yaşadığı ve 1984’te 92 yaşında öldüğü evin önüne götürmüş, adeta taptığını zannettiğim papazın hayatını anlatmıştı. O yıllarda ben İsmail Beşikçi ile bir röportaj yapmış ve bu röportajdan dolayı hapis cezası almış, Türkiye’ye dönemiyordum. Andreas yolda, Almanya’da kaç Niemöller Caddesi, Niemöller ismini taşıyan kaç okul olduğunu anlatıyordu. Aklımdan bir gün Türkiye’de de gün gelir İsmail Beşikçi caddeleri, sokakları, okulları açılır diye geçiriyordum. Hâlâ umudumu koruyorum: Aygaz’a ve nükleer silahlara rağmen!

Önce komünistleri götürdüler…
Martin Niemöller Vakfı’nın (Martin Niemöller Stiftung) internet sitesinde “Martin Niemöller gerçekten ne demişti?” diye bir bölüm var. Kendilerine dünyanın çeşitli yerlerinden sürekli Niemöller sözlerinin hangi versiyonunun doğru olabileceğinin sorulduğu belirtiliyor. Site bu sorulara verilebilecek ‘açık bir cevap’ bulunmadığını söylüyor. Bunun nedeni de şöyle açıklanıyor: “Bu sözlerin tek bir yazılı biçimi yok. Ama çeşitli konuşmalarda Niemöller tarafından dile getirilmiş sözlü biçimleri var. Biz bu sözlerden klasik hale gelmiş olanını ve daha sonra Niemöller tarafından redakte edileni kullanıyoruz.”

Vakıf sitesinin kullandığı versiyonun çevirisi şöyle:
“Naziler komünistleri alırken sesimi çıkarmadım, evet, ben bir komünist değildim. Sosyal demokratları hapsettiklerinde sesimi çıkarmadım, evet, bir sosyal demokrat değildim. Sendikacıları almaya geldiklerinde sustum, evet,  ben bir sendikacı değildim. Benim için geldiklerinde ise, buna karşı çıkabilecek kimse kalmamıştı…”(http://martin-niemöller-stiftung.de/4/daszitat/a46) Ayrıca eklemekte yarar var. Niemöller’in bu sözleri Bertolt Brecht’e yakıştırılsa da Brecht’in bunlarla hiçbir ilgisi yok.

Elbette bu çevirinin daha lirik ve ‘çeviri kokmayan’ hale getirilmesi mümkün. Ama eğer “Martin Niemöller gerçekten ne demişti?” sorusuna cevap vereceksek, bu çeviriyi kabul etmeliyiz. Çünkü her şeyden önce bu çeviride göze çarpan birkaç nokta önemli: Bunlardan birincisi, bu sözler bir şiir şeklinde söylenmemiş, bir tekerleme de değil. İkincisi, cümlelerin bu biçimde dizilmesinin bir önemi var. Niemöller, ‘tarihsel olarak’ Almanya’da faşizmin böyle bir sıra izlediğini, yani Nazilerin öncelikle komünistleri yok etme hedefinde olduğunu anlatıyor. Önce komünistlerin götürüldüğünü, sonra sosyal demokratların, ardından da sendikacıların götürüldüğünü hatırlatmak istiyor… Peki, Niemöller Yahudiler’in, Katoliklerin ya da farklı kesimlerin götürülüşünü bu sözlerde dile getirmedi mi? Niemöller bu soruya “hayır” diye cevap veriyor. Kendi yaşadığı bölgede önce yukarıda belirtilenlerin götürüldüğünü, sonra sıranın Yahudilere geldiğini belirtiyor. Niemöller “Sıra Yahudilere ya da diğerlerine geldiğinde ise, ben zaten toplama kampındaydım” diyor. Üçüncüsü ise, bu sözleri o dönem kilisenin tutumunu eleştirmek için söylüyor.

KİLİSE DÜŞMANDAN KURTULDUĞU İÇİN ONAYLADI
Burada bir vurgu daha yapıyor: Komünist ya da sosyalist değilseniz, sol sendikacı da değilseniz zaten başkalarının hakları için sesinizi çıkartmazsınız ki! Önce başkalarının haklarını da savunacak potansiyel yok edildi ki, sonra geniş kesimlere zulüm yapılabilsin… Kaiserslautern-Siegelbach kentinde 1976 yılı Paskalya bayramında papaz Hans-Joachim Oeffler cemaati ile yaptığı bir sohbet toplantısında hem yukarıdaki meşhur sözlerinin nasıl oluştuğunu anlatıyor hem de aslında kilise tarihiyle hesaplaşıyor; faşizm karşısında kilisenin tutumunu, komünistlere sahip çıkmamasını eleştiriyor.    

Şöyle diyor Niemöller: “En önce komünistleri hapsettiler ve biz bundan hemen haberdar olduk. Evet, biz kilise için yaşıyorduk ve komünistler kilisenin dostu değildi hatta kilise onları düşman ilan etmişti. Tabii bunun için sesimizi çıkarmadık… Sonra sendikalara sıra geldi. Sendikaların da kiliseyle bir ilişkisi yoktu ya da hiç olmamıştı. Biz bu sefer de, her koyun kendi bacağından asılır dedik… Komünist kesinlikle değildik ve hatta kilisenin düşmanı komünistlerin faşistler tarafından tutuklanmaları dolayısıyla yakamızdan düşmelerine rıza gösterdik bile… Daha önce söylediğim sözlerin yazılı bir biçimi yok. Sürekli bunları anlatırken dile getirdim. Ancak bu sözlerde dile getirilmek istenen düşünce şuydu: Komünistlere, sosyal demokratlara, sendikacılara yapılanları kabul ettik. Bunlar bizi ilgilendiren şeyler değil dedik. Kilise politikayla uğraşmaz dedik…”

Mezar yerini Rudi Dutschke’ye vermişti
Martin Niemöller, Soğuk Savaş yıllarında, Sovyetler Birliği ve diğer reel sosyalist ülkeler karşıtı olmayan ender batılı entelektüellerden biriydi. 1952’de Rus Ortodoks patriğinin daveti üzerine Moskova’ya gitmesi batıda şok etkisi yarattı. Niemöller’in, 1960’lı ve 70’li yıllarda hem yayınlanan metinlerinde hem de söyleşilerinde, reel sosyalist ülkeleri eleştirmek bir yana komünizmi savunduğu bile söylenebilir. Bu konuda Sovyetler Birliği’nden ve başka yerlerden aldığı ödüller de bir fikir verebilir: Sovyetler Birliği Lenin Barış Ödülü, Albert-Schweitzer Barış Madalyası, DDR- Altın Barış Madalyası…

Niemöller, iflah olmaz bir muhalif olduğu kadar romantik bir sosyalist olarak yaşadı. Bu konularda en dikkat çeken sembolik hareketi ise, 1980’de oldu. 68 hareketinin önderlerinden Rudi Dutschke 24 Aralık 1979 tarihinde yaşamını yitirdi. Dutschke’nin Berlin Dahlem’deki  St.-Annen-Kilisesi mezarlığına gömülmesi gündeme geldi. Çünkü Martin Niemöller 1931’den tutuklandığı 1937’ye kadar bu kilisede papazlık yapmıştı. Niemöller, kiliselerin faşistlere karşı çıkmaması, hatta desteklemesi üzerine burada antifaşist ve Hıristiyanların kolektif suça ortak olduklarını vurgulayan bir alternatif kilise hareketi başlatmıştı. Bu mezarlıkta ayrıca birçok antifaşistin mezarı bulunmaktaydı. Ancak burada Rudi Dutschke’ye mezar yeri bulunamadı. Her yer dolmuştu ve kimse de yerini satmak istemiyordu. Niemöller, kendi mezar yerini Rudi Dutschke’ye vereceğini açıkladı. Dutschke, 3 Ocak 1980’de mezarlıktaki azizler için ayrılmış ‘şeref sırası’nda toprağa verildi.

Rudi Dutschke, 11 Nisan 1968’de Berlin’de bir sivil faşist tarafından üç el ateş edilerek vurulmuş, ağır yaralı olarak kurtulmuştu. Saldırgan, Almanya’da yayınlanan faşist Milli Gazete’nin, “Kızıl Rudi’yi şimdi durdurun” başlığından etkilendiğini açıkladı.  Zaten Bulvar gazetesi Bild, 7 Şubat 1968 tarihli sayısında, “Bütün pis işlerin halledilmesi polislere bırakılamaz” diye yazmış, günlerce ‘elebaşılara’ karşı sivil faşistleri kışkırtmıştı. Bild yaklaşık bir yıldır devrimci öğrenciler ve muhalifler hakkında benzer yayın yapıyordu. 2 Haziran 1967’de İran Şahı’nın Berlin ziyaretini protesto eden öğrencilere saldıran polis, Benno Ohnesorg adlı bir öğrenciyi öldürmüştü. Ohnesorg’un öldürülmesinden sonra Bild gazetesi binası kundaklanmış, gazeteyi dağıtan kamyonlar yakılmıştı. Rudi Dutschke’nin vurulmasından sonra da Almanya’da 68 hareketi hızla radikalleşmeye başladı. Bu iki suikast Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (RAF) kuruluşuna giden yollardan biri olmuştu. Zaten daha sonra RAF ile birleşen 2 Haziran hareketi de Ohnesorg’un ölüm tarihini kendine isim seçmişti.

Rudi Dutschke, uzun süren tedavilerden sonra tekrar sağlığına kavuştu. Doktora yaptı. Çeşitli üniversitelerde sosyoloji doçenti olarak çalıştı. Sol-devrimci gazetelere yazı yazdı. 1976’dan itibaren nükleer santrallar karşıtı büyük gösterilerin örgütlenmesi için uğraştı, protesto mitinglerinde konuşmacı olarak yer aldı. Berlin’de uğradığı silahlı saldırı sonrası epilepsi nöbetleri geçirmeye başlamıştı. Ölüm nedeni olarak banyodayken epilepsi krizine tutulduğu ve boğulduğu açıklandı.

***

Araplar Erdoğan'ın en çok neyini seviyor?
13 Mart 2011

Erdoğan hakkındaki yandaki soruya cevap ararken Mısır ile ilgili bildiklerimizi biraz gözden geçirelim. Hem böylelikle Mısır’daki ‘devrimi’ de biraz daha iyi anlamış oluruz. Önce Hüsnü Mübarek ile ilgili bir soru soralım: Mübarek, İslamcı olmayan, İslamla demokrasinin birarada olamayacağını savunan, laik bir İsrail dostu muydu? Bu soru anlamlı, çünkü AKP’liler ve AKP’li basın buna kimse inanmasa da hâlâ, Mısırlı isyancıların “İslamla demokrasiyi bağdaştıran Türkiye’yi örnek aldığına” herkesi inandırmaya çalışıyor. Bizimkilerin tezlerinden öncelikle “Mübarek öyle değilmiş” sonucunu anlıyoruz, değil mi? Oysa Mübarek ile ilgili durum hiç de bizimkilerin dediği gibi değil. Hatta tam tersiymiş gibi görülüyor.

Her neyse, konuyu daha fazla dağıtmadan önce Mübarek’in laikliğini, İsrail dostluğunu ve demokratlığını kendi sözlerinden anlamaya çalışalım. Belki o zaman Mübarek hakkında daha iyi bir karar veririz. Mübarek bu konuşmayı 1991’de Kahire’de üniversite öğrencilerine yapmış. Kaynak: Bir zamanlar Ulrike Meinhof’un genel yayın yönetmeni olduğu Konkret dergisi: 

YAHUDİLERİ ALDATTIK
Mübarek, İsrail-Mısır ateşkes anlaşmasının mantığını ve Mısır tarafının asıl tutumunu anlatıyor:

“Yeryüzünün en akıllı halkını, uluslararası basını, dünya ekonomik ve mali sistemini kontrol eden bir halkı karşımıza aldık. Yahudileri dize getirmeyi başardık ve istediğimiz her şeyi, bir kum tanesine kadar topraklarımızı geri aldık. Onları aldattık ve bunun karşılığı olarak ne verdik? Bir kâğıt parçası… Dünyanın en kurnaz halkından daha kurnazlık yaptık… Onların adımlarını engellemeyi başardık… “
 
Defalarca davete rağmen, 30 yıllık yönetimi boyunca, ilk ve tek kez İzak Rabin’in cenaze töreninde İsrail’i ziyaret eden Mübarek’in İsrail için yanıp tutuşmadığını bir kez daha tekrarlamak gerekiyor mu?

Aslında Mübarek rejiminin de İsrail konusunda AKP’nin bugünkü çizgisini hiç aratmadığı ortada. Şimdi de, eski bir Mübarek generali olan Mahmud Halef’in Şubat’ta yaptığı televizyon konuşmasına bakalım:

“Halkın silahlı kuvvetleri dünyanın en güçlü 10 ordusu arasında. Ben Araplara sormak istiyorum: Kime karşı bu ordu kuruldu? Bu gizli bir şey değil, ordunun düşmanla mücadele doktrininde düşmanın Afrika’nın kuzey doğusunda bulunduğu yazmaktadır. Baş düşman bu ve böyle de kalacak. İsrail de, bütün Arap topraklarından çekilinceye kadar Mısır’ın düşmanı kalacağını bilir. Allahın adına yemin ederim ki, Mısır ordusu yarın İsrail ile savaşacakmış gibi hazırlık içindedir. Barış anlaşmasına diğer taraf kabul ettiği müddetçe uyacağız ama bu anlaşma kalbimizde bir kağıt parçasından başka bir şey değil…”

GİDEN DESPOTTU AMA GELEN GİDENİ ARATMASIN
Mübarek rejimi de ‘kâğıt parçası’ demeyi amma çok severmiş ve değersizlik ifadesi olarak bu lafı kullandıklarına göre kâğıttan da hoşlanmazlarmış!

Bu sözlerden hiçbir şey anlamasak bile “Mısır’da İsrail dostu, laik rejimin yıkıldığını” anlamıyoruz. Devrim beklemeye alındığı için yerine gelenin daha iyi olduğunu söylemek de mümkün değil. Öyleyse, tek söyleyebileceğimiz şey, şimdilik “despot, laik olmayan, anti semit, milliyetçi ve dinci Mübarek rejimi yıkıldı ama yerine geleceklerin kim olacağı belli değil” olabilir. Müstakbel iktidar partisi Müslüman Kardeşler’in eski rejimden adeta ‘ikinci resmi din’ olan ‘anti semitizmi’ almayacağını söyleyebilmek için elimizde hiçbir kanıt yok ama alacağına ilişkin kanıtlar var.

Buraya kadar aslında AKP’ye ya da Erdoğan’a söylenecek bir şey yok. Yani Mübarek rejimi de en az Erdoğan kadar İsrail karşıtı ve “isyancılar İsrail karşıtlığı üzerinden Erdoğan’a Mübarek’ten daha fazla sempati duyuyor” diyemeyiz. Ancak, Mübarek rejimine karşı savaşanların hepsinin de demokrat olmadığını, örneğin Müslüman Kardeşler’in Mübarek’ten çok daha yoğun bir biçimde anti semit olduğunu söylememize izin verilmeli. Şimdi burada önemli olan Erdoğan değil, ona sonra geleceğiz. Şimdi biraz Mısır’ın neden ‘laik despot’ değil bayağı bir ‘despot İslam ülkesi’ olduğuna bakalım. Solcular zaten öteden beri, Guardian gazetesinin eski İstanbul muhabiri Robert Tait’in şimdilerde söylediği “Asıl Türkiye Mısır olacak” tezini savunmuyor muydu? Solcuların bir bildiği vardı elbette.

MISIR BİZDEN ÇOK İLERDE
Şimdi isyandan önceki Mısır’a bakalım. Mısır’da hem toplumun hem de Anayasa’nın İslamileştirilmesi Nasır’dan sonra başladı. Yani bizim İslamileşmemizi 12 Eylül 1980 darbesiyle başlatırsak, Mısırlıların bizden önde olduklarını ve laiklik virüsüne de çok bulaşmadıklarını hatırlatmak gerek. Mısır’da İslamın ilk ciddi başarısı 1971 Eylül’ünde kabul edilen Anayasa’nın 2. maddesine şöyle girmesiyle oldu: “Yasaların dayandığı temel kaynaklarından biri şeriattır…” On yıl sonra Anayasa’nın ikinci maddesindeki bu ifadeden “temel kaynaklarından biri” ifadesi kaldırıldı ve yerine “temel kaynak” koyuldu. Ne oldu cümle? Hadi onu da yazalım: “Yasaların temel kaynağı şeriattır…”

Bu maddenin ışığında hukuki, politik ve toplumsal temel yavaş yavaş İslami dönüşüme uğradı. Örneğin bugün Mısır’da 120 camii var. Türkiye’de bu sayısı ise Diyanet İşleri Başkanlığı’nın verdiği 2010 rakamlarına göre, 79 bin 96. Bunlara bakıldığında Mısırlıların Türkiye olmaya çalışmalarından daha fazla din istediklerini ya da dini demokrasi istediklerini anlamak çok zor. Örneğin bizde sadece ezanlar hoparlörlerden okunurken Mısır’da hutbeler de herkesin duyması için hoparlörlerden okunuyor. Bunun sonsuza kadar böyle kalacağını da konuyla ilgili yetkili Şeyh Fuad Abdül Azim’in bir kadın milletvekilinin sorduğu soruya verdiği yanıttan anlıyoruz. Mısır’da Ocak ayında bir kadın milletvekili “Bu hutbelerin çoğu kadın düşmanı, yabancılar duyarsa hakkımızda ne düşünür! Hutbeler sadece camii içi ve avlusunda duyulsun” diye soru önergesi vermişti. Ama belediye otobüslerinde, taksilerde, alışveriş merkezlerinde, parklarda yüksek sesle Kuran ayetleri ya da dini şarkılar dinlemek zorunda kalmakla da Mısırlılar bizden ilerde. Hatta sendikaların ve meslek örgütlerinin de üyelerinin ihtiyaçları doğrultusunda politika üretmekten çok dini çalışma yaptığını söylemeliyiz. Son olarak şu örneği verelim: Mısır’da her kim apartmanının altında hoparlörlü bir mescit bulunduruyorsa daha az vergi verme hakkına sahip! Türkiye şimdilik bunlarla yarışamaz.

Fransa’da yaşayan Mısırlı Kıpti gazeteci Adel Gundy’nin yazdıkları ise, bizim de en azından belediyelerde ve devlet dairelerinde yakaladığımız başarılar arasında. Şöyle yazıyor Guindy:

“Resmi dairelerde çalışanlar, zamanlarının önemli bir kısmını ibadet için temizlikle ve ibadetle geçiriyor. Büro yöneticileri ve müdürler çoğu kez imam da oluyor ve imamlıkları diğer uzmanlıklarından daha önde geliyor. Devlet başkanının fotoğrafının yanına Kuran ayetleri veya Kâbe’nin fotoğrafının asılı olmadığı devlet dairesi yok gibi. Din ve devletin nasıl kaynaştığının kusursuz tablosu bu. En azından kusursuz sembolü… Mısır resmi havayolları şirketi Egypt Air’e ait uçaklarda güvenlik tedbirleri olarak Kuran ayetleri de dinletiliyor. Din İşleri Bakanlığı her yıl Kuran okuma yarışması düzenliyor. 40 yıl öncesinin tam aksine bugün bütün kadınlar kapalı…”

Asıl sorun bundan sonra başlıyor. Mısır’da yakın zamanda bin kişiye sorularak yapılan bir kamuoyu araştırmasının sonuçlarına bakalım: Cevap verenlerin yüzde 82’si zina yapan eşlerin taşlanarak öldürülmesini savunuyor. Sorulara cevap verenlerin yüzde 84’ü dinden dönenlerin öldürülmesini savunurken, yüzde 77’si hırsızın elinin kesilmesini savunuyor.

İSRAİL KARŞITLIĞI EN ÖNDE
Mısırlıların hangi bize benzemek istedikleri ya da kimin kime benzemek istediği şimdi daha çok mu karıştı? Şimdi asıl sorumuza da dönebiliriz: Araplar Erdoğan’ı en çok niye seviyor?     

Almanya’nın sol liberal ciddi gazetelerinden Süddeutsche Zeitung’un internet sayfasında 8 Şubat 2011’de Kai Strittmatter imzasıyla bir yorum haber yayınlandı. Haber, aralarında Mısır’ın da bulunduğu 8 Arap ülkesinde yapılan bir kamuoyu yoklamasının sonucunu veriyor. Halka şu sorulmuş: Bölgede örnek aldığınız lider veya ülke hangisi? Cevapların üçte ikisi lider olarak Erdoğan’ı göstermiş. Sorulara cevap verenler “neden” sorusuna iki madde saymış: Birincisi, Erdoğan İsrail rejimiyle polemik yapabiliyor ve İsrail’e saldırabiliyor. İkinci neden ise, Erdoğan ve ekibi kökten dinci değil pragmatik İslamcı. Yani aslında demokrasi, özgürlük hiç gündeme gelmiyor. Onu sanki biraz biz Türkiye’de uyduruyoruz gibi.

Temel sorunun İslamın AKP tarafından karın doyuran bir hale getirilmesinde yattığı görülüyor. AKP, Arap âleminin iki damarından da besleniyor. Hem muhafazakâr, despot İslamın ortaya çıkardığı aşırı İslam milliyetçiliğinden ve onun sonucu olan anti semitizmden de beslenip hem de demokrat olmak mümkün olmayacağına göre, ikinci kısımdaki pragmatizme vurgu yapmakta fayda var. Erdoğan’ı sevenlerın temel düşüncesi, İslamın güçlü bir devletin dini olmasını istemeleri. İsrail’e bile kafa tutamayacak bir İslam ne işe yarar ki? (İsrail karşıtlığı anti semitizm mi? Hayır, ama Ortadoğu’daki radikal İslamcıların İsrail düşmanlığı ve anti semitizm diye bir ayrım yaptığını kim iddia edebilir?)

SONSUZ YAHUDİ DÜŞMANLIĞI
Mısır, Mübarek döneminde dünyanın en anti semit ülkelerinden biri haline geldi. Öyle bir ülke ki, “siyon liderlerinin protokolleri” gibi saçmalıklar neredeyse ders kitabı haline gelmiş, gazete ve dergilerde Yahudi düşmanlığı olağan işlerden sayılmış, devletin valileri Yahudilerin Kızıldeniz’e köpekbalığı bıraktığını iddia etmiş.

Bu ülkenin rejiminin halkın ihtiyaçlarına yeterince cevap vermediğini söylerken, yeterince anti semit olmadığının kastedildiğini de düşünmek zorundayız. Örneğin Müslüman Kardeşler’in yöneticilerinden Raşit El Bayumi’nin bir Japon televizyon kanalına yaptığı açıklamayı ciddiye almalıyız: “Mübarek yıkıldıktan sonra geçici hükümet kurulunca İsrail ile yapılan anlaşma feshedilmeli…”

Müstakbel devlet başkanı olarak batılılarca adı anılan Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu eski Başkanı Muhammed El Baradei bile bu sözlerden sonra artık “anlaşmanın feshedilmeyeceğini” söyleyemiyor. El Baradei ortamdan biraz fazla etkilenmiş gibi. Aynı televizyonun muhabirine “Mısır demokrasiyle mi yönetilir, diktatörlükle mi bilinmez ama önemli olan bağımsızlığı” diyor.

Oysa İran devriminden önce Humeyni bile Mısırdakilerden daha ılımlı sözler söylüyordu. “Biz televizyona, sinemaya, modernizme karşı değiliz. Aksine biz emperyalizme karşıyız” gibi demeçler veren Humeyni, “Biz dış ülkelerle birlikte çalışmak isteriz ama kendi evimizin de hâkimi olmak isteriz” gibi şeyler söylemekle yetiniyordu. 1978’de Almanya’nın Sesi’ne verdiği röportajda Humeyni, kendi  rejimlerinin öncekinden hangi noktada ayrılacağını şu cümlelerle açıklıyordu: “Toplum özgür olacak. Her türlü baskı ve zorbalığın kökeni kaldırılacak…” Evet, birkaç yıl sonra ne dendiyse o oldu zaten!

Şimdi ne Müslüman Kardeşler ne de Müslüman Kardeşler’in olası ortağı Muhammed El Baradei, Humeyni kadar bile demokrat olamıyor. Nedense, bu halk da bizim Erdoğan ve bizim Türkiye’yi dinliyor?

ABD sekülerleri değil, İslamcıları destekleyecek
Konkret Dergisi Mart 2011 tarihli sayısında Müslüman Kardeşler hakkında geçen yıl kitap yazan Ortadoğu uzmanı Prof. Barry Rubin ile bir görüşme yayınladı. Görüşmede, “Müslüman Kardeşler’in de iktidara geldiği bir değişikliğin Mısır’da ne gibi sonuçları olur?” sorusuna cevap aranıyor. Rubin, İsrail’de Disiplinlerarası Merkez’de çalışıyor ve Dış İlişkiler Enstitüsü’nün yöneticisi. Görüşmenin kısaltılarak yapılan çevirisi şöyle:

>>>Resmi olarak El Baradei tarafından yönetilen ama perde arkasında Müslüman Kardeşler’in bulunduğu bir rejim değişikliği olur mu? El Baradei Müslüman Kardeşler’in kuklası haline gelir mi?
‘Kukla’ sözcüğü belki biraz sert. Bir rejim değişikliği olur ve burada Müslüman Kardeşler’in etkisi çok fazla olursa bundan bahsedilebilir. Çok fazla olmayabilir de. Ancak, insanlar “Müslüman Kardeşler’i iktidarda görmek istemiyoruz, alternatif bir parti istiyoruz” derse, alternatif parti nerede peki? Alternatif parti kurabilmek için iki olasılık var. Birincisi, tabandan gelen reform hareketinin partileşmesi… Ama tarih gösteriyor ki, bu tür partiler seçimlerde başarılı olamıyor. Bu hareketlerin insanları idealist ama çoğu kez realist değiller ve örgütlenmeyi beceremiyorlar. En önemlisi de, söyledikleri şeyler her zaman insanların duymak istedikleri şeyler olmuyor. Alternatif parti için ikinci yol ise, geleneksel Arap ulusalcılığı partisi olabilir. Ben daha önce Arap Ligi Genel Sekreteri Amir Musa’nın adını böyle bir partinin başına geçer ve devlet başkanı olur diye dile getirdim, Musa böyle bir parti için oldukça uygun bir isim. Şimdilik bu iki alanda da hiç bir şey görülmüyor. Ama en kötüsü ne olur ben de bilmiyorum. İronik olan ise, ABD sonunda seküler olanları değil de İslamcıları destekleyecek gibi.

>>>Müslüman Kardeşler ne kadar radikal? Bazı insanlar artık ‘ılımlı’ olduğunu söylüyor…
Bu tamamen zırvalık! Durumu açıklamak kolay: Rejim, Müslüman Kardeşler’i baskı altına aldı. Nasır döneminde üyeleri hapse toplandı ve işkence gördü. Çıktıktan sonra, oraya tekrar dönmek istemedikleri için dikkatli olmaya başladılar. Buna rağmen hâlâ radikaller. Örgüt liderinin bir konuşmasını dinlemeniz veya bir yazısını okumanız yeterli bunu anlamak için. Örgütün İngilizce internet sayfası tabiî ki oldukça ılımlı, çünkü o sayfalar sadece aptallar için. Ekim ayında örgütün başının yaptığı konuşmayı okuyun. ABD’ye karşı cihat çağrısında bulunuyor. Batı eğer Müslüman Kardeşler’in ‘ılımlı’ olduğuna inanıyorsa, ayakta kalmak için çok aptal olmalı. Müslüman Kardeşler Mısır’da aynı Hamas ve Hizbullah kadar radikal. Şiddet kullanmıyorlar, insanlar da “ılımlı” diyor. Şiddet kullanmıyorlar çünkü kullandıklarında çok kötü parçalandılar, rejimin baskısına uğradılar, yoksa ‘ılımlı’ oldukları için değil.

>>>Gazeteci ve politikacıların hepsi bu konuda bulanıklık içinde mi?
Sizler ‘gündüz düşleri’, hayal dünyası içindesiniz! Los Angeles Times gazetesinin bir muhabiri dışında batıda Müslüman Kardeşler’in radikal olduğunu söyleyen tek bir gazeteci yok. Ama hiç kimse onların kendi doküman veya konuşmalarından da alıntı yapmıyor. Niye? Çünkü onların kanıt bırakmamak gibi bir politik stratejileri var.

>>>Mısır’da Enver Sedat’ın öldürüldüğü 6 Ekim 1981’i hatırlıyor musunuz? O dönemle bu dönem arasındaki siyasal belirsizliği kıyaslamak mümkün mü?
O dönemi çok canlı hatırlıyorum. Ama ikisini kıyaslamak mümkün değil. İkisinden birarada bahsetmeniz ilginç. O zamanlar ben rejimin istikrarlı kalacağına dair brifing vermiştim ve bu doğru çıktı. Bugünkü durum, o zamanla hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Bu rejim, 60 yıl bu denli bir karşı koyuş olmadan yaşadı. Bugünkü gelişmelerin örneği yok. 

>>>Enver Sedat İsrail’le anlaşmayı İsrail’i çok sevdiğini fark ettiği için değil, aksine…
Hayır, bence düşündüğünüz gibi değil. Sedat gerçekten düşüncesini değiştirmişti. Ama öte yandan bu bir barış meselesiydi ve Sedat fikrini değiştirmezse, Filistin ve Mısır’a barış gelmeyecekti. İsrail’i normal bir ülke ve komşu olarak algıladı, nefrete boğulmadan Mısır’ın çıkarlarını düşündü. Aynısını Ürdün Kralı Hüseyin daha sonra yaptı.
 
>>>Bu mu Müslüman Kardeşler’den farkları?
Müslüman Kardeşler hâlâ İsrail’in yıkılmasının mümkün ve istenen bir şey olduğuna inanıyor. Benim Müslüman Kardeşler hakkında ‘radikal’ demem radikal bir devlet ya da rejim kuracakları anlamına gelmiyor. İslami aromalı bir rejim kurulacak ve Müslüman Kardeşler istediği değişikliğe uygun çalışmalar yapmaya başlayacak. Türkiye modeli hakkında konuşanları neler ilgilendiriyor bilmiyorum ama bence bu model de iyi değil, her şeyden önce dış politikası açısından değerlendirildiğinde.

>>>Müslüman Kardeşler’in iktidarda olduğu bir rejim ne kadar istikrarlı olabilir? Mısır’ın sorunları büyük ve Müslüman Kardeşler sorunları çözemeyince, “çözüm İslamda” demenin yetmediği görüldüğünde göstericiler tekrar sokağa dökülmez mi? 
Daha fazla mal dağıtacak yolun olmadığı kesin. Orduyu finanse etmek zorundalar, sübvansiyon dağıtmak durumundalar. Ama Mısır’ın hayat standartlarını artıramazlar. Tarihsel olarak bu, şu anlama geliyor: Daha fazla demagojiye sarılacaklar, anti Amerikanizm, anti batıcılık ve anti İsrailcilik yapacaklar. Bazı dış politika maceralarına girecekler.

***

Genç sosyalistler rahatsız!
06 Mart 2011

Sosyal demokrasi ‘taban’ı keşfetti ama...
Alman sosyal demokratlar uzun süredir içine düştükleri siyasal anlamsızlığı, ‘taban demokrasisi’ne dönerek aşmayı deniyor. Son yılları, bütün Avrupa’yı saran ‘üçüncü yol-yeni orta’ savrulmalarıyla geçiren Alman sosyal demokratlar, 2009 seçimlerinde yüzde 23 oranında oy alarak, tarihinin en düşük oy seviyesine inmişti. Sosyal Demokrat Parti (SPD), bu yıl ve gelecek yıl içinde gerçekleştirilecek eyalet seçimlerinde, eyalet başbakan adaylarını mümkün olduğunca ‘tabanın oyu’ ile belirleme kararı aldı. Geçen Cumartesi günü ilk adayını da bu yöntemle belirledi. Ancak SPD’nin ‘taban demokrasisi’ kararına parti içinde muhalefet de var. Muhalefet hem de soldan geliyor.
Almanya’nın Schleswig-Holstein eyaletinde 2012 sonbaharında yapılacak eyalet seçimlerinde SPD, üyelere başbakan adayı olarak kimi görmek istediklerini sordu. Alman sosyal demokratlarının parti delegelerini de aşarak, adayını direkt üyelere sorarak belirlemesi eyalette, hem parti oylarının artmasına hem de partide bir canlanmaya yol açtı. Bizde sosyal demokrat ve ileri demokrat liderlerin, parti delegelerine dahi sormadan aday belirlediği dikkate alınırsa, Almanya’daki bu örnek daha yakından incelenmeyi hak ediyor.

ÜYELERİN YÜZDE 70’İ OY KULLANDI
Geçen Cumartesi, Schleswig-Holstein eyaletindeki sosyal demokratlar sandığa giderek gelecek seçimde diğer partiler karşısında yarışacak eyalet başbakan adayını belirledi. Dört SPD’li adayın yarıştığı seçimden iki beklenmedik sonuç çıktı: Birincisi, favori gösterilen SPD Eyalet Başkanı ve Eyalet Parlamentosu Grup Başkanı Ralf Stegner, yüzde 32 oranında oy alarak ön seçimi kaybetti. Kiel Belediye Başkanı Torsten Albig ise, oyların yüzde 57,2’sini alarak ön seçimin galibi oldu. Ön seçime katılan diğer iki aday, Elmshorn Belediye Başkanı Brigitte Fronzeck (yüzde 9) ve Sendikacı Kieler Matthias Stein (yüzde 1) ise, seçimde ciddi bir varlık gösteremedi.
 
Ön seçimin diğer beklenmedik sonucu ise, katılım oranıydı. Aslında bütün Avrupa’da düşük olan seçimlere katılım oranı, Almanya’da da bir hayli düşük ve zaten ciddi bir katılımın beklenmediği bu seçime SPD üyeleri beklendiğinden daha fazla katılım gösterdi. SPD’nin eyalette toplam 19.200 üyesi bulunuyor ve seçimlere katılımın 13 binin üstünde olduğu açıklandı. Bu oran da yaklaşık yüzde 70’lere tekabül ediyor. Geçen genel seçime katılma oranının ülke genelinde yüzde 70,78 olduğu, bunun da ülke tarihinin en düşük katılım oranı olduğu hatırlanırsa, bu oran çok umut verici bir oran olarak değerlendiriliyor.

1,5 YIL ÖNCEDEN ADAY BELİRLEME
Daha seçime 1,5 yıl varken, genel üyelerin katıldığı bir ön seçimle başbakan adayını belirlemek hem eyalette hem de ülke çapında SPD’nin canlanmasına ve SPD’ye oy atacakların çoğalmasına neden oldu. Geçen seçimde yüzde 23 oranıyla tarihinin en kötü sonucunu alan SPD, geçen hafta içinde yapılan kamuoyu yoklamasında oyunu yüzde 27’ye çıkarmış görünüyor.

Ön seçim sonuçlarının kesinleşmesinden sonra basına bir açıklama yapan (seçimi kaybeden) SPD Eyalet Başkanı ve Eyalet Parlamentosu Grup Başkanı Ralf Stegner, “kişisel olarak sonuca şaşırdığını ama üyelerin kesin kararına uymaktan başka bir şansının olmadığını” belirtti. Seçimi kazanan Kiel Belediye Başkanı Torsten Albig ise, “Bugün, sosyal demokrasinin büyük günü” açıklamasında bulundu. Eyalet Başbakanı Hıristiyan Demokrat Parti’li Peter Harry Carstensen da ön seçim olayıyla ilgili bir açıklama yaptı: “SPD’nin bulduğu aday belirleme yolunun yararlı olduğunu kıskançlığa kapılmadan kabul etmek zorundayız…”
Dünyanın en eski sosyal demokrat partisi olan SPD, neo liberal politikalar uyguladığı, Gerhard Schröder’in başbakan olduğu 1998-2005 arasında, aralarında eski Genel Başkan Oskar Lafontaine gibi isimlerin de bulunduğu sol sosyal demokratları partiden kaçırdı. 2005’ten 2009’a kadar muhafazakâr Hıristiyan Demokratlar ile koalisyon kuran SPD’nin 2009 seçiminde kaybettiği oyları, Yeşiller ve Lafontaine’nin de kurucuları arasında bulunduğu Sol Parti (Die Linke) almıştı.

PRAGMATİZM VE RAKİBİN BAŞARISIZLIĞI
Hâlâ özünde bir politika ya da personel değişikliği içinde olmayan SPD, Hamburg’ta 20 Şubat’ta yapılan eyalet seçimlerinde de yüzde 50’ye yakın oy aldı. Ancak, bu sonuç, SPD’nin başarısından çok, öncelikle rakibi CDU’nun başarısızlığı ile açıklanabilecek bir durum. Hamburg seçimlerinden sonra, geleneksel olarak sosyal demokratlara oy atan diğer Kuzey eyaleti Schleswig-Holstein’da da seçim kazanmak isteyen SPD, şimdiden çalışmalara başlamış oldu.

2009’dan beri, birer hafta aralıklarla yaşanan bu iki gelişme sosyal demokratların kaybettikleri kendilerine güvenini yerine getirmiş gibi. Ancak, bu değişiklik bir parti politikası değişikliğine karşılık gelmiyor ve değişiklik ihtiyacı da doğurtmuyor. Çünkü, hem Hamburg eyaletinde seçim kazanan SPD adayı Olaf Scholz hem de Schleswig-Holstein’da ön seçim kazanan Torsten Albig, partinin sol kanadından değil, aksine daha çok işveren dostu olarak bilinen ‘pragmatik’ iki isim. Ancak, Hamburg eyaletinde Scholz’un seçilmesinde CDU’nun başarısızlığının yanında, yine uzaktan ‘taban demokrasisi’ ile ilişkilendirilebilecek bir etkenden bahsetmek gerekiyor.

Geleneksel olarak sendikalardan destek alan SPD, Hamburg’ta sendikaların iyi çalışması sonucu başarıya ulaştı. Alman sendikalarının son dönemdeki sosyal demokrat politikaları ise, sanayinin işçi çıkarmasını engelleyecek önlemler alması için hükümetle pazarlık etmek, hükümete baskı yapmak ve adeta sanayin temsilcisi olmak. Her işten atılan üye, sendika için bir kayıp olacağı için sistem kendiliğinden özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin savunusunu sendikalara bırakmış gibi. Geleneksel SPD seçmeni olan sendikalı işçi Hamburg’ta eski partisine döndü. Yoksa Scholz, SPD-CDU büyük koalisyonunda emeklilik yaşını 67’ye çıkarmak isteyen hükümetin çalışma bakanıydı ve fikirlerinin değiştiğine dair hiçbir emare görünmüyor.

Schleswig-Holstein adayı Albig ise, tam bir pragmatist. İlk SPD-Yeşiller hükümetinde sol kanattan Maliye Bakanı Oskar Lafontaine ile daha sonra neo liberal Maliye Bakanı Peer Steinbrück ile de sorunsuz bir biçimde ‘bakanlık sözcüsü’ olarak çalışan Albig’in ön seçimi kazanması da, sol kanatta sayılan rakibi Ralf Stegner’in beceriksizliklerinden dolayı oldu. Örneğin Stegner, geçen seçimde kendisinden bile güçsüz olan CDU adayına yenilmişti.

Schröder döneminde solu bırakarak neo liberal politikalar uygulayan SPD’nin bundan sonra neo liberalizmi bırakarak sola dönmesini beklemek yerine, neo liberalizmden uçsuz bucaksız pragmatizme yönelmesini beklemek daha yerinde olur. Çünkü şimdiki parti başkanı Sigmar Gabriel, Schöder’in prenslerinden olsa da sağ ya da sol kanada yerleştirilemeyecek kadar pragmatist bir isim. Belki de Gabriel’in gerçekten kim olduğuna karar vermesi ya da kim olduğunu göstermesi, 2012’deki Schleswig-Holstein seçimleri sonucunda Albig’in kazanması halinde belli olacak. Gabriel’in, bu eyalette aday belirlerken ve bundan sonraki aday belirlemelerde parti içindeki sağ-sol kavgası yerine, “halkın aklına başvuralım” dediği belirtiliyor. Tam da bu yönüyle, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da seçimlerden önce, seçimlerden sonra kim olduğunu gösterebileceği ‘bir yol’ önermesi gerekiyor. Ama Kılıçdaroğlu hâlâ, “şöyle de olur böyle de olur” politikasını yürütüyor ve parti içindeki bütün kanatlar bu yıl sonrasındaki asıl seçime kendini hazırlıyor.

SPD YÖNETİMİ KATILIMCILIĞI TARTIŞIYOR
Geçen yılın sonlarından beri SPD’de ‘doğrudan demokrasi’ tartışması yürütülüyor ve 21 Mart’taki Genel Yönetim Kurulu toplantısında bu konunun yeniden gündeme gelmesi bekleniyor. Tartışmanın merkezinde Saarland Eyaleti Başkanı Heiko Maas’ın 10-11 Ocak 2011 tarihlerindeki parti yönetimi toplantısına sunduğu ve Genel Başkan Sigmar Gabriel’in desteklediği taslak bulunuyor. Taslakta karar alma süreçlerinde halk oylaması ve halk inisiyatiflerinin doğrudan demokrasi için desteklenmesi öneriliyor.

Halk oylaması yoluyla taban demokrasisi işletmek veya taban inisiyatiflerinin önemini artırmak biçiminde formüle edilen taslağa partinin gençlik organı ‘Genç Sosyalistler’ ve sol kanatta değerlendirilen bazı milletvekilleri karşı çıkıyor. Örneğin Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti SPD Genel Sekreteri Michael Groschek, “bu taslak hükümet etmeyi engeller ve parlamentarizmi değersizleştirir” diyor. Groschek, bu tür kararların genel kurulda ele alınması gerektiğini söylüyor. Ancak, SPD ‘gelecek atölyesi’, bu tür taslakları bir süredir çalışarak geleceğe hazırlanıyor.
Heiko Maas’ın sunduğu ‘ilerleme programı’nda Meclis’in kararı olmadan da halk oylamasıyla yasa çıkarılması hatta Anayasa’nın değiştirilebilmesi öneriliyor. Maas, her geçen yıl seçimlere katılan insanların azaldığını, buna karşın talepler için sokağa çıkan insanların çoğaldığını savunuyor. ‘Daha Fazla Demokrasi Yaşamak’ adlı ‘ilerleme programı’nda bu bölüm şöyle anlatılıyor:
“Biz sosyal demokratlar her geçen gün seçime katılmayanların sayısının artması karşısında bir şey yapmadan seyirci kalamayız. Alman halkı her geçen yıl parlamenter demokrasiden vazgeçmektedir. Siyasal çevre ve iklim değişti. Birçok yurttaş eğitim ve özgürleşme hareketleri sonucunda daha fazla katılım ve ortak olma hareketleri geliştirdi.” Maas, bir tür halkın hukukunu öneriyor. Halkın ‘politik danışman’ olarak sürekli gündemde olmasını öneren Maas, yasa çıkarılırken halk baskısının hissedilmesini savunuyor.   

Genç sosyalistler rahatsız!
SPD Gençlik Kolları Genç Sosyalistler (Jusos) Başkanı Sascha Vogt ise, ülkede halkın olup bitenden habersiz olduğu duygusu taşıdığını, halkın daha fazla yönetime katılma yollarının bulunması gerektiğini kabul ediyor ama bu taslakla başka sorunların gündeme geleceğini savunuyor. Hatta daha da ileri gidiyor: “Çok sayıda sorun karşısında şöyle bir izlenim ortaya çıkıyor; artık farklı siyasal düşünceler arasında bir çelişki bulunmuyor, aksine çelişki sadece siyasal kararlarla halk arasında görülüyor… Bunun için kim halk karar vermeli derse, sesi çok gür çıkabiliyor. Ama SPD’nin tartıştığı taslağa yakından bakıldığında belirgin sorunlar görülüyor…”

 Vogt, örgütün internet sitesinde duran açıklamasında sorunları özetliyor. Mealen şunları söylüyor:

    * Daha fazla halk oylamasına başvurulması teorik olarak halkın kararlarının hiç değilse bazı konularda seçilmişlerin kararlarından daha iyi olacağı anlamına gelir. Bunu abartırsak bir zaman sonra halkın, ‘politika’yı tamamen ortadan kaldırmasıyla da karşılaşabiliriz. Liberaller ‘daha az devlet hizmeti’ önerisini hayata geçirmek için, devletin görevlerini ortadan kaldıracak halk oylaması yaptırır ve başarılı olursa, bu demokrasinin zaferi değil, ‘siyasal’ olanın ortadan kaldırılmasıdır. 

    * Halk oylamasında halk ancak “evet” ya da “hayır” diye karar verebilir. Ama çoğu durumda sorunlar bu cevaplarla yanıtlanacak kadar izole değildir, çoğu kez bir sorunun cevabı başka bir sorunu da doğrudan etkiler. Benim şehrimden bir örnekle bunu açıklayayım: Belediyenin yüzme havuzunun kapanmaması için halk imza topladı ve belediye bütçesine bakılmaksızın havuzun kapatılmaması kararı çıktı. Belediye bu karara saygı duydu ama havuzu açık tutabilmek için gençlik korumasına ayırdığı parayı kesip, buraya aktardı. Öyleyse, “evet-hayır” diye halkı zorlamak yerine, ‘ortak çıkarlar’ için halkı konuşturmalıyız. Ortak kararlar almalıyız.

     * Birçok konu şu sorulara verilecek cevaba bağlı: Kim, nerede, neye karar verebilir? Her şeye yerelde karar verilecekse ülke genelinde bir politika yürütmeye hatta bölgesel politika yürütmeye gerek var mı? Örneğin çevreciler, bir inşaatın oraya yapılmasına “hayır” diyebilirler ama inşaat işçileri de işlerini kaybetmemek için “evet” derler. Kim, kimin hakkından yana olacak? Ya da hiçbir insanın cezaevi yanında oturmak istemeyeceği açık olduğuna göre, neden cezaevlerinin kaldırılması için halkoylaması yapamayız? Bu kararı kim verecek?

    * Hangi konular halk oylamasına sunulabilir? Anlaşılmak için bir örnek vermek istiyorum: Ben Almanya’da minarelerin yasaklanması için karalama kampanyasının da içinde olduğu bir halk oylaması yapılmasına karşıyım. Demokrasi bazen, sadece azınlıkların korunmasıdır. 

    * Son olarak elbette sosyal demokrasi şu soruyu da gündeme getirmek zorunda: Sahi, doğrudan demokrasi kime yarıyor? İyi organize olmuş yüksek sınıf ki, bunlar örgütlenme için maddi güce ve zamana sahip, örneğin Hamburg’ta okul sisteminin kendilerinin istediği gibi düzenlenmesini sağladı. Bütün araştırmalar göstermiştir ki, derneklerin, inisiyatiflerin, birliklerin siyasal katılım ve aktif siyasal faaliyetleri sosyal konumlarına doğrudan bağlıdır. Teknik ayrıntıları bir yana bırakalım ve soralım: Daha fazla demokrasi işletelim demek gerçekte, bazı sosyal sınıfların çıkarlarını hayata geçirmeleri için süreçleri olgunlaştırmaktan başka nedir ki?

Genç sosyalist Vogt, bunların “varolan durumda hiçbir değişiklik yapılmasın” demek anlamına gelmediğini söylüyor. Siyasal olana karşı bir yabancılaşma yaşandığını kabul ediyor ve sosyal demokrat bir partinin önceliğinin örgütsüz halka oy attırmak değil halkın örgütlenmesi olduğunu söylüyor.

Berlin’de halk su hakkını kazandı
Berlin’de Şubat ortasında yapılan referandum, başkentteki su şebekesinin özelleştirilmesine karşı sürdürülen mücadelenin zaferiyle sonuçlandı.

Berlin’in su idaresi 1999’da CDU ve SPD’den oluşan eyalet hükümeti  tarafından kısmen özelleştirilmişti. Olay kısaca şöyle gelişmişti: Kentin su şebekesinin yenilenmesi için 300 milyon avroyu aşkın yatırım gerektiğini açıklayan hükümet ortakları, bu kaynağı ancak kısmi özelleştirme yoluyla yaratabileceğini ileri sürmüştü. Ardından su işletmesinin yüzde 49,99’luk bölümü özelleştirilmişti. Özelleştirme sözleşmesine eklenen bir ‘gizlilik maddesi’ de ayrıntıların halktan gizlenmesini sağladı.

Özelleştirmenin ardından Berlin’de su fiyatları her yıl arttı. 2002’de metreküpü 4,18 avro olan suyun fiyatı 2010 ‘da 5,64 avroya yükseldi. Diğer bir deyişle Berlin, suyun Almanya genelinde en pahalı olduğu şehirlerden biri oldu. Uzmanlara yaptırılan hesaplara göre, özelleştirilme kapsamında tekellere asgari kâr garantisi verilmemiş olsaydı bugün Berlinliler harcadıkları su için yüzde 30,9 daha az ödeyecekti, yani 2002’den bu yana suya yapılan zam oranı yüzde 4 civarında kalacaktı. Halk, suyun her yerde daha ucuza satıldığını iddia ederek eyalet hükümetinden özel şirketle yapılan anlaşmayı açık etmesini istedi. Hatta su fiyatının düşürülmesi de talep edildi. Elbette talepler kabul görmedi.

Bunun üzerine ‘Berlin Su Masası’ adında bir inisiyatif oluşturan çeşitli dernek, kişi ve  kuruluşlar özelleştirmenin iptali için mücadele başlattı. “Özelleştirme sözleşmeleri gizli kalmasın” talebiyle yola çıkan inisiyatif, bir yasa tasarısı hazırladı ve bunu halkoylamasına sundu. Yasa tasarısı, referanduma katılan seçmenlerin ezici çoğunluğunun oylarıyla kabul edildi. Tasarının kabul edilmesi için, oy kullananlarının çoğunluğunun evet demesi gerekiyordu. Aynı zamanda evet oylarının, seçmenlerin yüzde 25’inden, diğer bir deyişle yaklaşık 620 binden fazla olması gerekiyordu.

Referandum sonuçlarına göre her iki baraj da aşıldı. Seçmenlerin yüzde 27,5’i referanduma katıldı. Katılımcıların yüzde 98,2’si, yani yaklaşık 666 bin Berlinli seçmen “evet” oyu kullanarak, 1999’da gerçekleştirilen özelleştirmeyi düzenleyen sözleşmelerin açıklanmasını kabul etti. Bu ise, özelleştirmenin iptali yolunda önemli bir adım atıldığı anlamına geliyor.

Şimdi taban demokrasisini savunan sosyal demokratların Berlin’de su konusunda ne yapacakları merakla bekleniyor.
"Türk medyası Libya'da insanlığı unuttu"
27 Şubat 2011
Her şey Avrupa’da yaşayan bir arkadaşımın “Libya’da çalışan bir arkadaşım var. Onunla e-mail röportajı yapayım mı” diye sormasıyla başladı. Elbette, “hemen yapmasını” istedim ama arkadaşın işlerinin yoğunluğu nedeniyle, iş başa düştü!

Önce Avrupa’daki arkadaş, Libya’ya e-mail atıp benden bahsetti. Sonra ben Libya’ya e-mail attım ve görüşme başladı. Salı-Perşembe günleri arası üç gün boyunca, deyim yerindeyse Libya ile ‘canlı e-mail bağlantısı’ kurduk. Böylelikle hem Libya’da olup bitenleri birinci elden öğrenmiş, hem de insanların kaygılarını biraz daha iyi anlamış olduk. Arkadaş açık adının yazılmamasını bilhassa rica etti. İki yıldır Trablus’ta bir Türk şirketinde yönetici olarak çalışan arkadaşla gerçekleştirdiğimiz görüşme şöyle:

>>>>Libya'da bir isyan gelişeceğini tahmin ediyor muydunuz?
Burada çalışan, yıllardır yaşayan, hatta buralı olan hiç kimse böyle bir isyanın başlayacağını kesinlikle öngörmüyordu. Çünkü televizyonlarda da söylendiği gibi Libya’nın iç dinamiklerinin komşu ülkelerden çok farklı olduğu kanısındaydık. Sokakta insanların başkanın adını ağızlarına almaktan bile korktuğu bir ülkede kimsenin bu olayları öngörebileceğini sanmıyorum.

>>>>Libyalılar Mısır ve Tunus gibi ülkelerdeki gelişmelerden etkilenmedi mi? İsyanın ülkeye de sıçrayacağını düşünemedi mi?
Libyalılar, Tunuslular ve Mısırlılardan zerre kadar haz etmez. Çünkü Tunusluların kendilerini Fransızlara sattığı, Mısırlıların ise Arap dünyasının yüzkarası olduğu ve İsrail ile işbirliği yaptıkları söylenir hemen hemen her Libyalı tarafından. Dolayısıyla olaylar patlak verene kadar “onlarla biz bir değiliz, bizim ülkemizde olmaz öyle şeyler” diyordu herkes. 

>>>>Libya'da Türk imajı ne? Neden Kaddafi’nin oğlu “ülkeyi Türklere teslim etmeyeceğiz” diyor?
Adamın konuşmasında bu ülkeyi İtalyanlara veya Türklere teslim etmeyeceğiz gibi bir laf söylemediğine sizi temin ederim. Aynı konuşmayı tekrar tekrar birkaç farklı tercümana dinlettim. Değil böyle bir laf, Türk kelimesi bile çıkmadı ağzından.

Libya’da Türk imajı kolay açıklanabilecek bir şey değil aslında, çünkü ortak bir kanı yok hakkımızda. Kimi Osmanlı dönemine atıfta bulunup istilacı olduğumuzu, kimi din kardeşi olduğumuzu, kimiyse onların uşağı olduğumuzu iddia eder. Dolayısıyla “Libyalılar Türkleri çok sever ya da hiç sevmez” gibi bir önermede bulunamam. Ama şu var; neredeyse benim tanıştığım bütün Libyalılar Türkiye’yi en az bir defa ziyaret etmiş ve Türkiye’ye hayran kalmış adamlardı. Ama ülkeyi sevmekle halkını sevmek farklı şeyler.
 
>>>>Türkiye’nin özellikle de AKP’nin bütün Ortadoğu’ya örnek olduğunu gibi tahliller dönüyor burada. Türkiye Libya’ya da örnek mi? Hani herkes Türkiye’ye gitmiş, hayran kalmış ya, bunun içinde Erdoğan ve AKP hayranlığı da var mı?
Demek istediğim suydu: Türkiye’yi gören Libyalılar, Türkiye’nin kendi ülkelerine kıyasla çok daha güzel, rahat, imkânlarının bol olduğunu söylüyor. Sonuçta bu adamların hepsinin eşlerinin başı kapalı vs… Herhangi bir Avrupa şehrine gittiklerinde dikkat çektiklerini, insanların onlara küçümseyerek baktıklarını ama Türkiye’de özellikle İstanbul’da böyle sıkıntılar yaşamadıklarını, rahat bir şekilde gezip dolaşabildiklerini söylüyorlar. Söyledikleri aslında şu: Türkiye herhangi bir Arap-Müslüman ülkesine benzemesin, biz Türkiye’nin bu modern haline benzeyelim.

Erdoğan kısmına gelince, ben 2 yıldan daha fazla oldu buraya geleli, belki binden fazla Libyalı ile tanıştım, konuştum, ama bir kişi bile “yahu Erdoğan ne büyük adam” demedi. Çok tanıdıklarını veya ilgilendiklerini de sanmıyorum açıkçası. Onlar daha çok Kurtlar Vadisi ile ilgili!

FARKLI AŞİRETİN BÖLGESİNE YATIRIM YOK

>>>>Kaddafi yandaşları kimler? Kaddafi imajı ne? Yani ilişkili olduğunuz Libyalılardan hangi kesim Kaddafi yandaşı hangi kesim Kaddafi karşıtı idi? Aşiretler arasındaki bölünme mi belirliyor muhalif veya yandaş olmayı?
Tarihsel olarak bildiğim kadarıyla buradaki 5 büyük aşiretin üçünün ortak onayıyla darbe yapabilmiş biri başkan. Dolayısıyla arkasında aşiret desteği olduğu çok açık. Burada başkan destekçisi olmayan birini bulamazsınız. En azından 2 hafta önceye kadar bulamazdınız. Muhalif olanlar da bunu açıkça ifade etmeye çekinirdi zaten.  Çünkü ‘demir yumrukla yönetmek’ tabiri zannediyorum başka birine bu kadar net oturamaz. Ama Bingazi’nin kendisine muhalif olduğu, hatta başkanın da onları cezalandırmak için yıllardır doğru düzgün yatırım yapmadığı söylenirdi sürekli.

>>>>Bingazi ile Trablus arasında aşiret farkı mı var? Gerçekten de Bingazi Trablus’a göre daha mı bakımsız?
Bingazi, Trablus’a göre tabii daha bakımsız. 5 aşiretin başkana destek vermeyen ikisi ülkenin doğu kısmında yaşıyor ama bu emin olduğum bir bilgi değil. Ayrıca iktidarı süresince Kaddafi’ye Bingazi’de birkaç kez suikast girişimi olmuş ve bütün bu olaylardan dolayı Bingazi ülkenin üvey evladı.

İş sebebiyle birkaç kez bulundum orada ve gerçekten başkent ile kıyaslarsanız şehrin hali gerçekten de kötü. Sürekli “ülkenin ikinci büyük şehri” deniyor haberlerde ki nüfus açısından doğru, ancak aralarındaki fark İstanbul-Ankara arasındaki farktan çok İstanbul-Bayburt gibi.

>>>>Olayların niçin Bingazi’de başladığınızı da bu tahliliniz aslında açıklıyor. Ülkede neler olup bittiğini nasıl öğreniyorsunuz?
Olayların başlangıcı Bingazi, ölümlerin çok büyük bir kısmı orada yaşandı. Ancak oradaki arkadaşlarımızdan aldığımız bilgi şehrin tamamen düştüğü, güvenlik güçlerinin tamamen çekildiği ve güvenliğin protestocular tarafından sağlandığı yönünde. (Salı) Dolayısıyla şu anda orası buradan daha güvenli görünüyor. Ama bu otorite boşluğu daha sonra yan etkilerini gösterir mi bilemem. Olan biteni genelde El Cezire’den takip ediyorum ama görebildiğim kadarıyla o kanalda da abartılarak sunuluyor bazı şeyler. Mesela dün “uçaklar Trablus’u bombalıyor” derken, ben Trablus’un göbeğinde yaşadığım halde değil bomba, uçak sesi bile duymadım.

BAŞKANIN ADINI ANMAK BİLE TEHLİKELİ

>>>>Kaddafi iktidarını nasıl pekiştirmiş, nasıl ayakta tutuyor?
Bence yaptığı en inanılmaz şey, halka inanılmaz bir özgüven aşılamak olmuş. Birçok milletten insanla tanıştım şimdiye kadar ama Libyalılar kadar kendini beğenmiş, kendi söylediğinden başka hiçbir şeyin doğruluğunu kabul etmeyen bir milletle karşılaşmadım. Tabii ki bunun bir altyapısı yok, görebileceğiniz belki de en cahil ve umursamaz adamların yaşadığı bir ülke burası. Bunu, onları aşağılamak gibi algılamayın. Ayrıca muhakkak siz de biliyorsunuzdur, ülkedeki istihbarat ağı inanılmaz yaygın ve başkanın adını sokakta ağzına almanız bile tehlike yaratabilir. Eğer öyle değilse bile herkes buna inanmış durumda.

>>>>Evet, herkesi etkilemiş bu. Bir kere bile Kaddafi demediniz daha…
Haklısınız. Burada yaşayan yabancılar öncelikle yerlilerden daha fazla ‘tedbirli olmayı’ öğreniyor.

>>>>Ordunun ya da polisin gücü ne? Bunları kim kontrol ediyor? Aşiretler bu işleri nasıl kontrol ediyor, güç paylaşımı nasıl?
Aşiretler etkin güçler ama bunların devlet yapısındaki rolünü çok net bilmiyorum. Dışardan gözlemlemekle anlaşılacak gibi değil zaten. Bildiğim şu ki, ülkedeki bütün kamu kurum ve kuruluşlarının başında Kaddafi’nin yakın arkadaşı, akrabası veya aynı aşiretten olan kişiler var. Bunun istisnası yok. Bir arkadaşına ya da akrabasına verilecek uygun bir pozisyon yok ise, onun için yeni bir kamu kurumu kurulur. Ordu kısmına gelirsek, enteresan bir yapılanma. Neredeyse Kaddafi’nin her oğlunun kendine ait kışlası ve birlikleri var ve ordunun tamamının kontrolü başkanın elinde. En azından öyle düşünüyorduk ama gerek dünkü gelişmeler, gerek yapılan yorumlar orada da bazı çatlakların olabileceğini gösterdi.

>>>>Kadddafi'nin oğullarının resmi görevi ne, rolleri ne?
 Oğullarının resmi unvanları yok, ama kendisinden sonra onlardan birinin yerine geçmesini istediği bilinen bir gerçek. Bu sebepten neredeyse bütün oğullarının birbiriyle arasının açık olduğu iddia edilmiştir hep.

PARTİ KURMAK, VATANA İHANET ETMEK

>>>>Okurların Libya hakkında daha iyi fikir edinmesini sağlamak açısından birkaç soru soracağım. Libya'da siyasi parti var mı?
Burada siyasi parti kurmak yasak, kurmaya çalışmak da vatana ihanete girer. Dolayısıyla cezası ölümdür.

>>>>Medya var mı? Gazete ve televizyonların durumu ne?
Maalesef yok. Bütün TV, radyo ve gazeteler Kaddafi’nin elinde. Bu sebeple milletin üstüne ateş açılırken yerel TV’ler çiçek-böcek videoları gösteriyor.

>>>>Kadınların durumu ne? Fiiliyatta şeriat mı var? Ülkeye sosyalist halk cumhuriyeti denmesini bir anlamı var mı?
Ülkede şeriat yok, ama kadınların yüzde 95’inin başı kapalı. Sistemlerine gelince Sosyalist Halk Cumhuriyeti değil, Sosyalist Halk Cemahiriyesi. “Cemahiriye ne” derseniz, ne siz sorun, ne ben anlatayım, saçma sapan bir şey. Sosyalist kelimesinin yarattığı illüzyona hiç aldanmayın. Ekonomisi liberal diyebileceğimiz bir yapıda.
 
Kadınlar özellikle kamu sektöründe çok ciddi bir işgücü oluşturuyor. En azından Trablus’ta durum bu. Kamu kurumları ve bankaların personellerinin neredeyse üçte biri, hatta belki de yarısı kadın.

(Bu arada Kaddafi’nin son konuşmasını televizyondan dinlemişsinizdir. Konuşmanın hemen ardından, şimdi ben bunları yazarken, sokaklardan çok fazla silah sesi gelmeye başladı, yaklaşık bir saattir aralıksız gerek makineli tüfeklerle, gerek ağır silahlarla ateş açılıyor)

>>>>Ekonomi nasıl uygulanıyor? Vergiler nasıl toplanıyor, nerelere yatırılıyor?
İş dünyası ve çalışma hayatı açısından Türkiye'den pek bir fark yok. Vergiler Türkiye’ye kıyasla düşük. Temel ihtiyaçlar noktasında hizmetlerin tamamı devlet kurumlarında bedava. Ancak kalifiye doktor, ilaç, düzgün yiyecek içecek bulabilirseniz!

>>>>“Erdoğan’dan çok Kurtlar Vadisi meşhur” demiştiniz.
Şu kadarını söyleyeyim, trafikte sizi çevirip ceza yazmaya yeltenen polise telefonunuza kaydettiğiniz Kurtlar Vadisi melodisini veya oynayan adamın resmini gösterdiğinizde “oooo Murat Alemdaaaar” diye çıldırıp ceza yazmadan izin veriyor gitmenize.

KENDİMİZİ SAVUNACAK HİÇBİR ŞEYİMİZ YOK

>>>>İsyan başladığında neler hissettiniz?
Açıkçası bir önceki geceye kadar, şahsen çok ciddiye almıyordum. (Pazartesi gecesi) En azından yaşadığım yer açısından bir sorun olacağını düşünmüyordum. Çünkü Trablus çok ciddi şekilde kontrol altında tutulan bir şehir ve burada gösteri yapmaya cesaret edemeyeceklerini düşünüyordum ama tahmin ettiğimiz gibi gelişmedi olaylar.

Gerginlik verici bir durum, kimse istemez dışarıdan binlerce el silah sesi gelirken çaresiz oturmayı ama elimizden gelen bir şey yok. Şu anda en büyük korkumuz yağmalama olaylarının başlama ihtimali. Çünkü “işte bunlar zaten yabancı şirket, paraları pulları çoktur” diye saldırırlarsa kendimizi savunmak için yapabileceğimiz hiçbir şey yok maalesef.

>>>>Bulunduğunuz semtte isyan oldu mu?
Bulunduğum yere çok yakın olan Halk Meclisi ve polis merkezi yakıldı ilk gece. Yakın çevrelerden gece boyunca silah sesi geldi ama daha sonraki geceler en azından benim bulunduğum yer sakindi. Şu ana kadar benim bulunduğum bölgede bir sıkıntı yok ama en büyük korkumuz hedef haline gelmek. Ülkenin doğusunda birçok şantiyemizin basıldığından haberdarım.

>>>>Daha önce tanıdığınız Libyalılar ve Türkler isyan karşısında nasıl tutum aldı?
Konuştuğum Libyalılar hâlâ başkanı kötüleyecek bir şey söylemekten kaçınıyor. Türkler ise gerilmiş durumda. Özellikle ilk günlerde her gün havaalanında binlerce kişi uçak bulup ülkeden gitmeyi bekliyordu.

>>>>Mesainiz sürüyor mu? (Çarşamba günü)
Ülkedeki bütün kurumlar, ofisler kapalı. Dolayısıyla çalışma imkânı zaten yok. Ancak gelebilenler yine de günün belli bir kısmını ofiste geçiriyor.

>>>>Bugün durum nasıl? “Bazı şehirler muhaliflerin eline geçti” gibi haberler var. Bugün daha mı hareketli ortalık?
Evet, özellikle doğu şehirlerinin muhaliflerin eline geçtiği gerçek. Ancak kanımca asıl tehlike bundan sonra başlıyor. Çünkü ülkenin doğusundaki şehirler maddi imkânlar açısından çok kısıtlı ve merkezden kaynak aktarımı kesilirse oradaki halkın durumu şu andaki coşkuya rağmen gittikçe kötüleşecek. Bu noktada iki alternatif olabileceğini tahmin ediyorum, ya çaresiz kalıp boyun bükecekler ya da iç savaş çıkacak.
 
Dün (Salı günü) burada başkan yanlısı olduğunu söyleyen herkese sivil, yabancı demeden silah dağıtıldığı bilgisi geldi ama kesin doğrulattığımızı söyleyemem. Sokaklar su anda sakin ama bunda çok yoğun yağan yağmurun etkisi olduğunu da tahmin ediyorum. (Çarşamba)

İSYAN SONRASI BELİRSİZ
 
>>>>Peki, hiç kendini muhalif olarak tanımlayan biriyle konuştunuz mu?
İlginçtir ilk kez bu sabah karsılaştım. (Çarşamba sabahı) Önceden de tanıdığım ama tutumunu bilmediğim biriydi. Özellikle Kaddafi’nin dünkü konuşmasından sonra çok üzgün ve kızgın olduklarını, ülke halkını birbirine düşürmeye çalışmanın vatana ihanetlerin en büyüğü olduğunu ancak her şeye rağmen dilenileceğine inandığını söyledi.

>>>>Libya'da kimler ayaklandı? Muhaliflerin talepleri neler? (Perşembe akşamı)
Buna net cevap vermem mümkün değil, çünkü biz de bilmiyoruz. Her kesimden insan var gösterilerde. Sadece şunu söyleyebilirim, ilk gösteriler başladığında insanlar öldürülmeseydi bugüne çoktan bitmişti bu gösteriler. 300 kişilik gösteri, 3.000 oldu, insanlar öldükçe 30 bin oldu. Libya’da kimlerin ayaklandığı hakkında bir şey söylemek mümkün olmasa da, talepleri çok açık, daha fazla özgürlük, iş, dünyaya açılmak, medeni bir ülkede yaşamak istiyorlar.

Muhaliflerin iktidardakilerden farkının ne olduğundan bahsetmek biraz zor benim gibi dışarıdan biri için. Ama Kral İdris döneminde ülkedeki durumun bugünkünden çok daha farklı olduğunu biliyoruz ve devrimin sonuçları noktasında 1969 öncesini referans olarak alabileceğimizi tahmin ediyorum. Diğer taraftan da ülkenin Cezayir'e dönüşme ihtimali de çok azımsanmamalı kanaatindeyim.

CEHENNEMİN ORTASINDA KALDIK

>>>>Bu sabah Türkiye’ye Libya’daki işçileri getiren gemi geldi. Orada durumlar nasıl? (Perşembe akşamı)
Son 2 gün nispeten sessiz geçiyor. Hatta bugün günün büyük kısmı dışarıdaydım ve ortalığın nispeten normalleşmeye başladığını gördüm. Ancak şahsi kanaatim bu pilavın daha çok su kaldıracağı yönünde. Tahminim o ki, daha en şiddetli çatışmaları görmedik. Özellikle yarın cuma namazından sonra imamların vereceği hutbelerin durumu etkileyebileceğini düşünüyorum. Ayrıca eğer Zaviya şehrindeki cami baskını doğruysa, gelişmeler açısından katalizör görevi üstlenmesi hiç şaşırtıcı olmaz.

Bir anda böyle bir cehennemin ortasında kalmak trajik. Yönetici olarak çalışıyorsanız, insanların size bakıp umutlanmaya çalıştığını bilmek, telaş içindeyken bunu çaktırmamaya çalışmak gerçekten yorucu.
 
>>>>Çevrenizdeki insanların, işçilerin ruh hali nasıl?
İnsanların gelip “kurtarın bizi buradan” demesi, elinizden bir şey gelmemesi zor. Konuşuyoruz mümkün mertebe ve anlatıyorum şimdilik korkulacak bir şey olmadığını ki, gerçekten de şimdilik yok.

Bu görüşmeyi okuyacak olan insanlardan tek ricam şu olabilir, olayları mümkün mertebe Türk medyasından takip etmesinler. Çünkü maalesef trajedi ve dram üzerinden rating yapmaya çalıştıklarını, olan biteni olduğundan kötü göstermeye çalıştıklarını düşünüyorum ve bu hiç hoş değil. Ben şanslıyım ki internet bağlantım var. Aileme, insanlara haber verebiliyorum ama bunu sağlayamayanlar da var. Evet, durum çok ciddi ama ülkenin her noktasından haber alabilen biri olarak halkın yüzde 99’unun burnunun bile kanamadığını söyleyebilirim. Risk yok mu? Tabii ki var, hem de kimi yerlerde oldukça yüksek ama en azından şimdilik de olsa bize karşı gerçekleşmiş bir saldırı yok.
 
>>>>Siz neden dönmüyorsunuz?
Ben ve birkaç mesai arkadaşım bir süre daha kalacağız burada. Çünkü bütün bu tahliye olaylarını birinin organize etmesi gerekiyor. Gerek büyükelçilik ve konsoloslukla gerek Libya makamlarıyla sürekli irtibat halinde olunması gerekiyor. Umarım bütün çalışanlarımız evlerine sağ salim döner. Ondan sonra, bu kargaşanın devam etmesi halinde biz de döneceğiz eve.

***

'İsyan edin' yani insanlaşın!
20 Şubat 2011

Stéphane Hessel, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni Haziran 1948'de kaleme alan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu'nun yaşayan tek üyesi. Hessel, birkaç aydır Fransa’nın, belki de bütün Avrupa’nın en çok konuşulan insanları arasında. Konuşulma nedeni bu bildirge değil ama yine bir bildirge nedeniyle gündemde. Hessel, geçen ekim ayında yazdığı ve bu zamana kadar Fransa’da yaklaşık 1,5 milyon adet satarak kendisini 93 yaşında ‘bestseller yazar’ yapan 19 sayfalık ‘İsyan Edin’ kitabı ile herkesin dilinde. Her gün gazetelerde ya da televizyonlarda görünen Stéphane Hessel, medyada en çok aranan isimlerden biri haline geldi. Hessel şimdiden 18 dile çevrilen bildirgesinde gençlere sesleniyor ve “öfkelenin, isyan edin” diyor. Öfkeyi ve isyanı Hessel, insan olmanın en önemli şartı olarak görüyor.

Hessel’ı Avrupalılar henüz duymadı ama Mağrip ülkeleriyle neredeyse bütün Arap âleminin son haftalarda Hessel’ın göğsünü kabarttığı kesin. Hessel kitabında ne yazmışsa, isyancılar uyguluyor gibi.

VİCDANI OLMAYAN SİSTEME İSYAN
‘İsyan Edin’ şöyle başlıyor: “93 yıl. Bu biraz sanki son etap gibi. Son artık çok uzak değil.” Stéphane Hessel, ölmeden önce vasiyetini yazmış, mirasını gençlere bırakmış gibi. Hessel gençleri ‘isyana teşvik’ ediyor ama niçin? Belki de bu sorunun cevabını kitaptaki şu cümlede bulmak mümkün: “Ait olmaktan gurur duyabileceğiniz bir toplumun yaratılması için…” 

Stéphane Hessel şair, eski direnişçi, diplomat ve yazar. İkinci Dünya Savaşı sırasında direnişe katılmış, sonrasında Fransa’nın yeniden kurulmasında yer almış. Belki de “kurduğumuz Fransa bu değil” hayal kırıklığı içinde yazıyor satırlarını: “Toplumun çıkarları kişinin çıkarlarının üstünde olmalı. Çalışmanın meyvelerinin adil bölüşümü, paranın gücünden daha önemli olmalı…” Hessel, ‘vicdan ve değerlerin’ hükmünün olmadığı bir sisteme isyan çağrısında bulunuyor. Kitapta tek tek bütün okurlara sesleniyor:

"Her birinize öfkelenmeniz ve isyan etmeniz için bir neden diliyorum. Beni Nazilerin öfkelendirdiği gibi, sizi de bir şey öfkelendirirse, bu çok değerli bir şey. Çünkü bununla birlikte güçlü, mücadeleci ve enerjik olursunuz…”

SOSYAL DEVLET, DİRENİŞ ÜZERİNDE YÜKSELDİ
Stéphane Hessel, broşürde öncelikle Fransızlara sesleniyor ama onlardan sadece Fransa’daki haksızlıkların düzeltilmesi için mücadele etmelerini istemiyor. Hessel, öncelikle Fransız gençlerinden bozuk dünya düzenine isyan etmelerini istiyor.  Hessel’e göre, dünyada insanı öfkelendiren ve mücadele edilmesi gereken o kadar çok adaletsizlik var ki, bu düzensizliklerin önemli bir kısmı 21. yüzyılın ilk 10 yılında ‘kazanılmış hakların geri gitmesi’ sonucu ortaya çıktı. Hessel, dünyadaki adaletsizliklerin bir kısmını şöyle sıralıyor: Zengin ve fakir arasındaki makas sürekli açılıyor, sosyal devlet sürekli aşınıyor, Fransa’da yabancılar damgalanıyor, Filistinliler İsrail zorbalığı altında yaşamaya zorlanıyor…”   

Hessel özellikle sosyal devlet mevzuunun daha ciddiye alınması gerektiğini vurguluyor. Ona göre, Fransa’da sosyal devlet, direnişin (Résistance) idealleri üzerinde yükseldi. Hessel, direniş hareketini sadece faşist Almanya işgaline karşı verilen bir mücadele olarak görmüyor ve sosyal devletin temellerinin de direnişte atıldığını ileri sürüyor. Hessel, son yıllarda sosyal devletin yıkılması ya da budanmasıyla, direnişin bütün kazanımlarının da tehlikeye girdiğini belirtiyor. Bunun için herkesin daha fazla öfkelenmesini istiyor, en azından eski bir direnişçi olarak kendisinin bu nedenlerle çok öfkeli olduğunu anlatıyor.

Hessel, direniş yıllarında kurulan sosyal dayanışma ağının 1958’deki 5. Cumhuriyet’in temel kurumlarından biri olan Sosyal Güvenlik Sistemi haline gelmesinden bahsediyor. İşsizlik sigortası, emeklilik, beslenme ve barınma haklarının devlet güvencesi altında olması Hessel’a göre, direnişin kazanımlarıydı ve sosyal devletin çöküşüyle direniş ortadan kaldırılıyor.

CEZAYİR’İ SAVUNURKEN VATAN HAİNLİĞİ DE VAR
Faşizme karşı Fransa ‘Résistance’ hareketinde yer alan Hessel, savaştan sonraki faaliyetlerinde de hiçbir zaman iktidar kirlenmesi içinde görülmüyor. Savaştan sonra diplomat olan Hessel, hayatı boyunca çevre koruma, ekoloji ve göçmenler gibi konularla yakından ilgileniyor. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni yazan 12 kişiden biri. En önemlisi de Cezayir kurtuluş mücadelesinde Fransa’nın değil Cezayir’in yanında yer alıyor. Yani ‘devleti kuran parti üyesi’ ve fonksiyoneri olarak gerektiğinde ‘vatan hainliğini’ bile göze almayı biliyor. Yani bugün ‘isyan’ çağrısı yapan bu yaşlı adam, herhangi bir ‘romantik ihtiyar’ değil.

Bütün hayatı boyunca nasıl bu kadar ‘direnişçi’ olabildiğini ise, belki de şu satırlarından anlamak mümkün: “Beni dik tutan tek ve bir şey var; öfke! Oyuncak bez bebeklerin içindeki onları dik tutan çubuk neyse, benim içimdeki öfke de aynı işlevi görüyor. Artık bir daha herhangi bir şeye öfkelenmeseydim yüzüstü kapaklanırdım.”

Bankacıların yalanları, Sarkozy rejiminin saçmalıkları, çingene ve göçmenlerin sınır dışı edilmeleri, kadın haklarındaki gerilemeler geçen yıl Hessel’ı ‘ayakta tutan şeyler’ olmuş.

Hessel 1939’da Paris’te tanıştığı Jean-Paul Sartre’dan bu ‘öfkeli olma’ halini öğrendiğini belirtiyor: Herkes birey olarak sorumlu! Ve belli bir sorumluluk üstlenilerek birey olunur! Hessel bunu daha da ileri götürüyor: “Bütün davranışların en kötüsü aldırmazlıktır. ‘Elimden hiçbir şey gelmez, hiçbir şey yapamam’ diyerek ortalıkta dolanıyorsanız insanı insan yapan temel özellikleri kaybedersiniz: Öfkelenmek ve öfke sonunda sorumluluk almak!” 

KARAMSARLIK VE ÖFKE İÇ İÇE
2011’e girerken Fransızlarla ilgili Almanya’da yayınlanan bir araştırma sonucu, aslında Fransızların o denli de öfkeli olmadıklarını, sadece fazla karamsar oldukları için mücadele ettiklerini gösteriyor. ‘Gallup’ tarafından dünya çapında 53 ülkede 64 bin kişiye sorularak yapılan bu araştırmanın sonucuna göre, Fransızlar dünyanın en karamsar insanları olarak görülüyor. Hatta Fransızlar, kendilerini Afganistan, Pakistan ve Nijerya halkından da daha kötü durumda hissediyor.

Bu karamsar sonuçlara kendileri de şaşıran Gallup araştırmacıları, Fransız karamsarlığının asıl nedenini araştırmaya girişiyor ve neden olarak ‘devlet tarafından kaderiyle baş başa bırakılma korkusu’ olduğunu saptıyor. Tabii bu bir anlamda, ‘sahip olduklarını yitirme korkusu’ ya da ‘haklarını koruma isteği’ olarak tezahür ediyor. Araştırmacılar, dünyanın hiçbir yerinde ‘sosyal refah devleti’ kavramı ve duygusunun Fransa’daki kadar güçlü olmadığını da saptamış ve son dönemde sokak gösterileriyle kendini gösteren karamsarlığın asıl nedeninin de ‘sosyal devletin çözülmesi’ endişesi olduğuna karar vermiş. Hessel’ın broşürü tam da bu duygulara tercüman olduğu için ilgi görüyor denebilir.   

AKP PROTESTANLIĞI VE FRANSIZ KATOLİKLİĞİ
Bu sonuçlar elbette, ‘sadaka’yla yaşayan, iktidar tarafından buna da şükretmeleri istenen halkımızın neden bu denli neşeli ve öfkesiz olduğunu da açıklıyor. “Vur patlasın çal oynasın” iyimserliği belli ki halkın çoğunluğunun yitirilecek hiçbir şeyinin, ya da kazanılmış hiçbir şeyinin olmamasından kaynaklanıyor.

Efendim? Evet, ‘kaybedecek esaret zincirlerinden başka hiçbir şeyi olmayanlar’ da bizimkiler! Ama diğer yandan AKP İslamcılığının kapitalizme fazla da sıcak bakmayan Fransız Katolikliğinden çok, ‘kapitalizmin ruhu’ olarak da tarif edilen Protestanlığa yakın olduğunu söyleyenleri de ciddiye almak gerek.

‘Umut bütün zorlukları yener!’
Stéphane Hessel, Avrupa’da adeta pop star gibi. Ahir ömründe kendisiyle röportaj yapmamış gazete ve TV neredeyse kalmadı. Die Tageszeitung’tan  Rudolf Balmer’ın kendisiyle 12.02.2011tarihinde yaptığı görüşmenin çevirisi şöyle:

>>>>Sizin küçük kitap ‘İsyan Edin’ sonbahardan bu yana Fransa’da 1 milyondan fazla sattı. Bu inanılmaz başarıyı nasıl açıklıyorsunuz?
Sonbaharda bu kitapçık yayınlandığında, Fransa’da 2012’de gerçekleşecek başkanlık seçimleri tartışması başlamıştı. Ben bu bağlamda, insanın savunmak zorunda olduğu bazı temel değerlerin olduğunu söylemek, hatırlatmak istedim. Ama bu sanki bir bildirge olarak algılandı.

>>>>Zaten geleneksel olarak büyük bir protesto kültürünün var olduğu bir ülkede, böylelikle ortama açık kapıdan koşarak girmiş oldunuz.
Öyle görülüyor. Geçen sonbahardan beri emekliler reformuna karşı düzenlenen gösteriler gibi birçok protesto gösterisi gerçekleşti. Ancak ekoloji ya da ekonomik düzenin sorunları bir bütün olarak neredeyse hiç dikkate alınmadı. Fransa’da da rejim ekonomi-finans güçleri tarafından yönlendiriliyor ve zengin ve fakir arasındaki açıklık gittikçe büyüyor.

>>>>Kitabınız şimdiden 18 ülkede yayınlandı…
Hatta Japonya’da bile! Bu demektir ki, Japonya’da da insanlar ‘biz nasıl yönetiliyoruz, dünya düzeni nasıl ve gezegenimizin bekası için yeterli bir şey yapıyor muyuz’ gibi sorular soruyor.

>>>>Sadece problemleri göstermek ama çözüm önerisi sunmamakla suçlanıyorsunuz…
Benim çağrım, insanları harekete geçirme dürtüsü vermeye yönelikti ve bu bir kullanım kılavuzu değil. Elbette sadece öfkede ısrar edilmemeli, biraz olumlu görünmek için ileri gidilmeli. Zaten bunun için Edgar Morin’in ‘Yol’undan ve Susan George’un ‘Sizin Kriziniz, Bizim Cevabımız’dan bahsediyorum. Ama bunların yanında Stiglitz, von Weizsäcker, Habermas veya Amartya Sen’den de.

Ben nasıl çözüleceğini söylemeden insanlığın karşılaştığı sorunları söylüyorum. Ama bu sorunlar uluslararası kurumlar ve hükümetler tarafından şimdi ele alınmazsa, direkt duvara toslayacağımızı da söylüyorum. Son iki yüzyıldır olduğu gibi sürekli “daha fazla daha fazla” parolasıyla devam edersek belki de 50 yıl sonra her şeyin sonu gelecek. Kim bunları fark ederse, bilirse, bir dünya vatandaşı olarak öfkelenmek, isyan etmek zorundadır. Bu kitapçığın vermek istediği tek mesaj da bu.  

>>>Söyledikleriniz kulağa biraz kıyamet gününün yaklaşması gibi geliyor…
Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra, 20. yüzyılın son 10 yılında; Rio, Kopenhag ya da Pekin’de yapılan bütün Birleşmiş Milletler Teşkilatı doruk toplantıları uçsuz bucaksız milenyum hedeflerinin tanımlanmasıyla geçti. Ama 21. yüzyılın ilk 10 yılı ise, İkiz Kulelere yapılan saldırıdan sonra Irak ve Afganistan’da savaşı getirdi ve bu yıllar da ilerlemeyle değil gerilemeyle geçti. Burada 10 yıl kaybedildi. Milenyum hedeflerine tekrar geri dönülmek zorunda, ayrıca İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin temel değerlerine ve Fransa’da 1945’teki Ulusal Direniş Konseyi programına geri dönülmeli.

>>>Bu heyecanı, tutkuyu, güveni nereden alıyorsunuz?
Tarihte her zaman aksilikler, geri dönüşler olabilir. Benim inancıma göre, son kertede umut her zaman zorluklardan daha güçlüdür. Uzun bir yaşam, en vahim şeylerin bile üstesinden gelinebileceğini öğretmeye yetti.

>>>Burada kendi özel tecrübelerinize mi atıfta bulunuyorsunuz?
Evet. Bir Fransız askeri olarak savaş esiriydim ama sonra hapisten kaçabildim. Önce Londra’ya De Gaulle’ün yanına gittim ve 1944’te irtibat elemanı olarak direnişe (Résistance) Fransa’ya döndüm. Gestapo beni yakaladı ve aslında asılacaktım. Hayatımı öncelikle toplama kampındaki Alman Eugen Kogon’a ve oranın doktoruna borçluyum. Kogon, kampta tifodan ölmüş üç tutuklunun birinin kimliğini bana vermişti. Kurşuna dizilme kararımız gelince, Hessel’in yani benim zaten kağıt üzerinde öldüğüm görüldü. Daha sonra Dora toplama kampına gönderildim ve orada da şansım yaver gitti ve iki ay içinde ölmeyecek bir işe yerleştirildim. İki ay sonunda Bergen-Belsen toplama kampına gönderilirken trenden atladım ve bütün olumsuzluklara rağmen şans eseri kurtuldum. Amerikalılarla ilişki kurdum. BM’de çalışmak için New York’a gitmeyi başardım.
(Hessel’in sözünü ettiği ve hayatını kurtaran Eugen Kogon, dindar bir yayıncı ve siyasal bilimciydi. Faşistler tarafından 1939’da üçüncü kez yakalandığında Buchenwald toplama kampına gönderildi. Kamp doktoru faşist Erwin Ding-Schuler'in yazıcısı iken, doktoru etkilemiş ve bazı insanlık dışı uygulamalarına engel olmuştu. Stéphane Hessel’i kurtaran doktorun Dr. Ding-Schuler olma olasılığı çok fazla. Kogon, toplama kampından kurtulduktan sonra çalışmalarını sürdürdü. Üniversite profesörü oldu, yayıncılık yaptı. Çok sayıda eser yayınladı. Almanya’nın tekrar ‘ulus devlet’ olmaması ve Avrupa’nın bir federasyon haline gelmesini savunan çalışmalar yürüttü. Eugen Kogon, Federal Almanya Cumhuriyeti ve AB fikrinin entelektüel babalarından biri sayılıyor. Selami İnce)

>>>>Gençlere baştan angajmanlara girmelerini, sorumluluk üstlenmelerini söylüyorsunuz. Ama gençleri heyecanlandıracak ütopyalar nerede?
Geçen yüzyılda, sonu kötü biten komünizm gibi, çok sayıda ütopya yaşadık. Avrupa’da Ekim Devrimi’ne karşı çok büyük bir heyecan vardı. Çok fazla beklenti oluştu ama sonuçta başka bir şey oldu. Öte yanda faşizm vardı. Çok fazla heyecan, tehlikeleri de getiriyor. Ben devrim çağrısı yapmıyorum, tersine barış için ayaklanma çağrısı yapıyorum. Şiddet çözüm değil aksine şiddetten arınmışlık çözüm. Büyük devrimlerden çıkarılabilecek en büyük ders bence bu.

>>>Babanız Yahudi kökenli ama siz İsrail’in Filistin politikalarına kızıyorsunuz. Bunun için sert eleştiriler de alıyorsunuz. Bununla ilgili neler söyleyebilirsiniz?
İsrail hükümetini ve savaş yönetimini hiçbir eleştiri yapmadan desteklemek bence Yahudiler için de tehlikeli. Netanyahu ve Liebermann hükümetini desteklemek, yeni bir antisemitizmi besler ki, ben bunu çok acı buluyorum.

>>>Boykot çağrılarınızla anti İsrail tutumun oluşmasına katkılarınız olmuyor mu?
Ben İsrail’in illegal uygulamalarına karşı boykot çağrısında bulundum, yeni yerleşim bölgelerine karşı, ama İsrail’in kendisine karşı bir boykot çağrısında bulunmadım. Sanatçılar ve araştırmacılara karşı ise hiç bulunmadım… Bence, İsrail’in, doğru yöne doğru giden iyi yönetim sanatı desteklenmeli ama dediğim gibi yanlışları da eleştirilmeli. Ben her zaman Hamas’ın Sderot ya da başka İsrail şehirlerine roket atmasının bir yararı olmadığını da sürekli söyledim. Bu da Filistinlilerin zararına olan bir şey. Terörizm, umutsuzluk ve kararsızlığın sonucudur ve bundan olumlu hiçbir şey filizlenmez.

>>>Özel olarak gençlere sesleniyorsunuz. Gençliğinizde çok mu işin içindeydiniz?
Ben 1917 doğumluyum. İspanya’da 1936’daki Halk Cephesi rejimi sırasında örneğin Cumhuriyetçilere daha fazla yardım edilmesini savunuyordum. Ama komünist olmadım hiç. Stalin rejiminin 1935 Moskova duruşmaları beni çok korkutmuştu.

>>>Ve de Gaulle? 
Londra’ya geldiğimde beni kahvaltıya çağırmıştı. Savaş sırasında yeri doldurulamaz biriydi ve Fransa’nın şerefini kurtardı. Çok etkileyici bir kişilikti. Bunlar için de Gaulle taraftarı olmadım ama 1969’da halkın desteğini arkasında bulamadığında istifa edince, bu tavrıyla gerçek bir demokrat olduğunu gösterdiğini düşünüyorum.    

>>>Sayın Hessel, 93 yaşındasınız ve gayet iyi görünüyorsunuz. Bunun sırrı ne?
Bunu galiba anneme borçluyum. Bana sigara içmemeyi ama spor da yapmamayı öğretti. Ama her şeyden önce bana başkalarını mutlu etmek için öncelikle kendimin mutlu olması gerektiğini öğretti.

>>>>Ölümden korkuyor musunuz?
Hayır, ben ateistim. Ölümü hayatın sonu olarak değil de, hiç bir şey bilinmeyen başka bir boyuta geçiş olarak düşünüyorum. Belki de bir tür uyku.

***
 
AKP'lilerle İslam düşmanları 'hadım'da buluştu
13 Şubat 2011
 
AKP’li kadın milletvekilleri Aşkın Asan, Alev Dedegil, Fatma Şahin ve Fatoş Gürkan’ın tecavüzcülere ‘hadım’ getiren yasa teklifi TBMM Başkanlığı’nda. Dedegil, Cihan Ajans’a verdiği demeçte teklifin ‘hadım’ içermediğini vurguluyor: “Hadım demek olayı çok magazinel bir boyuta getiriyor. Biz bunun hukuki ve sosyal bir boyutta kalmasını tercih ediyoruz. Ayrıca küçük bir çocuğa tecavüz eden bir kişinin hadım dahi ediliyor olması tartışılmalı mı? Ama bu bir hadım değil bir tedavidir." 

Dedegil, “ihtiyati suçlularda ve mükerrer hallerde testosteron seviyesinin normale döndürülmesine dair bir tedavi önerdiklerini” kaydediyor. Aşkın Asan ise Polonya, ABD, Rusya, İngiltere, Almanya ve Çek Cumhuriyeti'nin de aralarında bulunduğu pek çok ülkede bu tedavi yönteminin uygulandığını söylemiş. "Bu da bir tedavi yöntemidir. Özellikle pedofili vakalarında kullanılıyor" diyen Asan, hapis cezasının çözüm olmadığını, başka tedbirlere ihtiyaç olduğunu kaydetmiş.

BİRİNCİ YALAN: TEDAVİ DEĞİL, BİLDİĞİN HADIM
AKP’liler neredeyse, böylesi önemli bir konuya çözüm önerdikleri için toplumdan teşekkür bekler halde. Oysa AKP milletvekillerinin söyledikleri ya ciddi yalanlar içeriyor ya da vahim bilgisizlikler. Herhalde her ikisini de içerdiğini söylemek daha doğru! Bunların neler olduğunu tek tek anlatmadan önce şunu vurgulamakta yarar var: Özellikle AKP’li kadın milletvekilleri ve Aileden Sorumlu kadın bakan, cinsellikle ilgili her şeyi ‘tedavi’ etmeye çok meraklı. Oysa Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç daha dün herkese, “hayatın seksten falan ibaret olmadığını” anlatmadı mı?

Önce önerilen metodun ‘hadım’ değil, ‘testosteron seviyesinin normale döndürülmesine dair bir tedavi’ olduğu tezine bakalım. Sanıyorum Dedegil ve arkadaşları, ‘hadım’ın (Castration) bütün dünyada iki çeşidinin olduğunu, birinci türüne ‘cerrahi hadım’, ikinci türüne de ‘kimyasal hadım’ dendiğini kendilerinden başka kimsenin bilmediğini sanıyor. Bunun için de yalan söylüyorlar. Zaten artık hiçbir yerde dünyada ‘cerrahi hadım’ gibi vahşi bir uygulama yapılmadığı için kimse, ‘hadım’ denince bıçak altına alıp zorla testislerinin kesilmesini anlamıyor. Ama bütün dünyada hadım denince akla, bizim milletvekillerinin tedavi dediği ‘kimyasal hadım’ geliyor. Bu da maalesef milletvekillerimizin söylediği gibi tedavi değil, resmen hadım işte. (Bu arada Dedegil’in “Ayrıca küçük bir çocuğa tecavüz eden bir kişinin hadım dahi ediliyor olması tartışılmalı mı?” sorusundan ‘cerrahi hadım’ı da aklından geçirdiğini, normal bulduğunu anlamış oluyoruz. )

İKİNCİ YALAN: TEDAVİ KESİN SONUÇ
Peki, ‘kimyasal hadım’ testosteron seviyesini normale döndürüyor mu? Ya da Aşkın Asan’ın sözünü ettiği ‘pedofili vakalarında’ yine onun sözleriyle söyleyecek olursak “bu tedavi yöntemi” gerçekten bir işe yarıyor mu? Uluslararası araştırmalar ve uygulamalar, bu sorulara ne yazık ki milletvekillerimiz kadar emin olarak “evet” diyemiyor. Bir kere bu tedavinin birçok yan etkisi var ve çok ince elenip sık dokunduktan sonra uygulanmalı. Tasarı bu konuları çabuk geçiyor.

Bütün sorunları ‘ameliyatla’ çözmeye çalışmış bir toplumun evlatları olarak milletvekilleri böyle bir yasa tasarısı hazırlamak istemiş olabilir ama yıllardır bu konularda yapılmış araştırmaları okumadan tasarıyı hazırlamayı neyle açıklayacağız? Örneğin ABD’de birkaç yıl önce yapılan bir araştırmayı ele alalım. Hapisteki pedofillere, “Özgürlüğünüze kavuşmanız karşılığı hadım olmayı ister misiniz” sorusu sorulmuş. Çıkan sonuç hiç de tedavinin işe yarayacağını göstermiyor. Öneriyle gerçekten ilgilenen pedofiller, cinsel saldırganlıkta ya da tecavüzde önemli olanın cinsel birleşme olmadığını ‘karşıdaki güçsüz kişiyi tamamen ele geçirme olduğunu’ anlatmış. Bu konuda araştırmalar yapılmış. Sonuçta testisleri alınmış, iktidarsızlaştırılmış veya ilaçla cinsel güdüleri öldürülmüş birinin ‘saldırganlığı’nın veya ‘ele geçirme’ güdülerinin ölmesini beklemek ya da buna dair doğru orantılı ilişki kurmanın yanlışlığı ortaya çıkmış. 

İkinci bir araştırma ise, cinsel taciz ya da tecavüze yeltenenlerin çoğunun cinsel olarak iktidarsız olduklarının açığa çıkması. Veya bu tezi biraz daha güçsüzleştirelim ve şöyle diyelim: Cinsel işlevi olmayan kişiler de cinsel saldırılarda bulunuyor. Her ikisi de araştırmalarla sabit.

CAYDIRICI BİR YANI DA YOK
Ayrıca, toplumu, çocukları korumak ve cinsel suçları önlemek için de tasarıda ‘hadımlık’ bir koruyucu önlem olarak öngörülmüş olabilir. Ancak yapılan araştırmalar ‘hadımlık’ tehdidinin ‘koruyucu önlem’ için çok verimli olmadığını gösteriyor. Çünkü tecavüz ya da tacize yönelen biri, ne yaptığının farkında ve sonuçlarını da -örneğin en azından ağır hapis cezası olacağını- biliyor. Buna rağmen saldırganlığını denetleyemiyor. Hadımlık korkusu tıpkı hapis korkusu gibi, bir caydırıcılık işlevi görmüyor. Öyleyse, Dedegil, “Biz bunun hukuki ve sosyal bir boyutta kalmasını tercih ediyoruz” dediği tedavinin ‘sosyal boyutunu’ gerçekten düşünmeli.

En önemlisi, taciz, tecavüz, cinsel saldırı ve her türlü cinsel saldırganlığın ‘cinsel doyumla’ doğrudan ilişkisinin olmadığını bizimkiler duymamış olsa da bütün dünya uzun bir süredir bunu biliyor. Öyleyse, saldırganın ‘testisinin olup olmadığının’ veya ‘cinsel organının işlevsel olup olmadığının’ konumuzla hayati ilgisi yok. Tasarıdaki “Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle işlenmesi durumunda”  kısmı da ayrıca bir komik görünüyor.

DÜNYADA ÖYLE OLMUYOR İŞTE
AKP’li milletvekilleri daha birçok örnekte olduğu gibi bu tasarıyı da “dünyada da böyle oluyor” diyerek savundu. AKP’lilerin neden hep kötü örnekleri kendilerine örnek aldıkları ayrı bir tartışma ama örneklerdeki farklı uygulamalar da bir hayli tartışılır. Ayrıca “dünyada da böyle oluyor” demek yanlış.

Örneğin Almanya’da ‘hadım’ etme uygulaması yok, hadımlık yasak. Ama örneğin cinsiyet değiştirmeye karar veren biri çok titiz rapor ve gözlemlerden sonra hadım olma hakkı kazanabiliyor. Ya da herhangi bir saldırgan hadım olmak için mahkemeye başvurursa, uzun uğraşlardan sonra ‘kimyasal hadım’ olma hakkı elde edebilir. Her türlü hadımlığın alt sınırı 25 yaş. 2004’ten bu yana kendi isteği ile sadece iki cinsel saldırgana kimyasal hadımlık uygulanmış.

Çek Cumhuriyeti’ndeki ve Polonya’daki uygulamaların temel ayırıcı yanı ise, mutlaka saldırganın ya da mahkûmun ‘kimyasal hadımlığı’ kendisinin istemesi. Bir tehdit aracı ya da ceza olarak hadımlık önerilmiyor. Sırf bu nedenle örneğin Çek Cumhuriyeti’nin Avrupa Konseyi ile bu kurala uymadığı için başı dertte. 

ALEVLENMEMEK VE SOĞUKKANLI OLMAK
Ayrıca, cinsel suçlar ya da saldırganlık gibi oldukça karmaşık ve toplumu tehdit eden bir sorunu Dedegil’in “küçük bir çocuğa tecavüz eden bir kişinin hadım dahi ediliyor olması tartışılmalı mı?” alevlendirmesi altında tartışmamak lazım. Konunun her türlü uzmanları dünyadaki örneklere de bakarak meseleyi tartışmalı. Dedegil ve arkadaşlarının önerisi ve tutumu klasik ‘aşırı sağcı’ tutum.

Her şeyden önce topluma dair bütün düzenlemelerde alacağınız her örnek aşırı sağcı faşistlerin uygulamaları değil, evrensel hukuk ve hümanist bakış açısından uzaklaşmayan örnekler olmalı. Her yere ameliyatlar, operasyonlar yapmaya kalkarsanız, her sorunu böyle çözmek isterseniz polis devleti ve baskı iktidarı kurarsınız. Elbette 15-20 kişinin ‘kimyasal hadımı’ polis devleti kurulması ya da var olanın bu yönde güçlenmesini otomatik getirmez ama bu tür yasalarla düşünme biçimine hükmetmiş, toplumsal rızayı etkilemiş olursunuz. Sonuçta faşist ideolojinin gittikçe güçlenmesi kaçınılmaz olur. Faşizm geldiğinde de Nazi Almanyası’nda olduğu gibi istediğinizi hadım eder, istediğinizi gaz odasına atarsınız.

Kesinlikle, cinsel saldırganlıkla mücadele edilmeli ve bu yazı ‘cinsel suçlar’la ilgili bir ‘hafifletici reform önerisi’ amacı gütmüyor. Hele bir saldırganın mükerrer olarak aynı suçu işlemesi, daha önceki kurban için de ciddi bir travma olacağı için, özellikle    ‘mükerrer hallerin olmaması’ için daha dikkatli tedbirler alınmalı. Ama hiçbir tedbir insanlığın ulaştığı uygarlığı tehdit etmemeli. Hele özünde taşralı olan Türk orta sınıf ahlakçılığı ve ‘muhafazakâr değerlerimize’ insanlık değerlerinin hiçbiri feda edilmemeli.

Hırsızlık yapanın eli kesilmeli mi kesilmemeli mi? Ya da adam öldüren öldürülmeli mi? İnsanlık ve Türkiye bu sorulara cevabını daha önce verdi: Hayır! Peki, cevabımızı AKP’lilerin her alevlenmelerinde değiştirecek miyiz? Hayır, ‘el kesme’yle ‘hadım etme’ arasında ilişki kurarken kesinlikle indirgemeci değilim. Ben de liberalim. Liberallik her şeyden önce şekilcidir, unutulmamalı! Ayrıca suçlu niçin idam ediliyor? Aynı suçu tekrar işlemesin diye, değil mi? El ya da testis niçin kesiliyor? 
 
“Testislerini aldır, özgürleş”
Almanya’da Hitler faşizminin iktidara gelmesiyle ‘cinsel suçluların’ hadım edilmesine başlandı. Aslında hem ‘hadım etme’ hem de ‘kısırlaştırma’ yasalaştı. Hitler rejimi sadece sağlıklı, herhangi bir hastalığı ya da engeli olmayan saf Alman ırkına yaşama hakkı tanıdığı için mecburi kürtaj da yasaya girdi. Böylelikle faşist rejim istediğine mecburi hadımlık, istediğine kısırlaştırma, istediğine de kürtaj uygulayabiliyordu. Bu uygulamalar özellikle toplama kamplarında sistematik hale getirildi.

Toplama kamplarında her şeyden önce eşcinseller ve herhangi bir cinsel suçtan cezalandırılanlar –ki faşizmde eşcinsellik de bazen suç, bazen de tedavi edilebilir bir hastalıktı– hadım edildi. O zamanki belgelere bakıldığında, bazı kaynaklarda tutuklulara “hadım olursanız cezaevinden serbest kalacaksınız” gibi sahte vaatlerde bulunulduğu görülmekte. Bazılarına yapılacak operasyonlarla ilgili hiçbir bilgi verilmiyor ve birçokları genetik ya da hormon araştırmalarının kurbanı oluyor.  Yaklaşık 50 bin kişinin cinsellikle ilgili ‘araştırma veya uygulama’ kurbanı olduğu belirtiliyor.

Toplama kamplarının simgesi ‘Arbeit macht frei’, (Çalışmak özgürleştirir) idi ve mecburi hadımlığın parolası ise ‘Lass Dir die Eier rausnehmen, dann bist Du ein freier Mann’ (Testislerini aldır, özgürleş) idi.

Sachsenhausen toplama kampındaki mecburi hadımlaştırmayla ilgili, 2008’de bir vakıf tarafından toplanan dokümanlar, kamplardaki insanlık dışılığı oldukça ağır bir biçimde gösteriyor. 1936-1945 arasında kampta bulunan yaklaşık 1.000 eşcinsel ‘suçlu’ ya da ‘hasta’dan biri olan Otto Giering’in anlattıkları da yaşananların caniliğini gösteriyor.
 
Hamburg doğumlu Giering aslında eşcinselliği kabul eden biri değil. 1933’te ‘hırsızlık’ ve ‘eşcinsel ilişki’ nedeniyle hapsedilmiş. Giering toplama kampına getirilişini şöyle anlatıyor:

1939’da Sachsenhausen’a getirildim. Sağ göğsümün üstüne pembe üçgen işareti vuruldu. Toplama kampında da adeta hiyerarşi vardı ve Yahudiler, Çingeneler ve diğer tutukluların yanında en aşağı tabakada olanlar bu pembe üçgene sahip olanlardı. Hem faşist gestapolar hem de bazen diğer tutuklular bizimle dalga geçiyordu. Karanlık bir hücreye atıldım ve sırtım duvara dönük bir biçimde pencere pervazından ellerim bağlı asıldım. Bir faşist sorgucu ifademi bu halde almaya başladı. Her şeyi söylemez ya da kabul etmezsem, benim zaten suçlu olacağımın anlaşılacağını söyledi. Kalış süresince yan hücrelerdeki çığlıkları ve bağırışları duyunca diğer tutuklulara neler yapıldığını anladım. Söylediklerini kabul ettim…”

Bundan birkaç gün sonra faşist sorgucular Otto’yu ‘özgürleştirmeye’ karar vermiş olarak yine karşısına çıkar. Giering gerisini şöyle anlatıyor:

“Bana ‘testislerini aldırırsan, özgür olursun, istediğin yere gidersin’ diyorlardı. İşkence yaptılar, aç bıraktılar. Sonunda ne isterlerse kabul etmeye karar verdim” 16 Ağustos 1939’da Giering hadım edilmiş.   

Dokümanlarda, hadım edilmiş kişinin genel sağlığının Nazi rejiminin doktorlarınca kontrol edildiği ve hadım edildikten sonra ‘hastanın’ durumunun daha iyiye gittiğinin not edildiği görülüyor. Hatta operasyon sonrasında ‘hasta’nın halkın arasına karışabileceği ve normal hayatına başlayabileceği rapor ediliyor.

Otto Giering de 1945’ten sonra serbest kalıyor. Hayatı parçalanmış bir biçimde yaklaşık 20 yıl daha yaşıyor. (Brandenburg Eyaleti Anıtlar Vakfı’nın arşivinde diğer hadım hikâyeleri ve faşizmin vahşetine dair oldukça fazla doküman bulmak mümkün)

Hadım konusunda AKP’lilerle, İslam düşmanı İtalyan bakan aynı çizgide
Dünyada ‘hadımı’ aşırı sağcı ve faşistler savunuyor. Bizim ileri demokratlar dünyayı iyi izledikleri için mi yoksa izlemedikleri için mi bu kesimlerle hemen her konuda paralellik gösteriyor anlamak zor. Nerede aşırı sağcı, faşist biri var bizimkiler onun açtığı yoldan gitmeyi pek seviyor.

Bizimkiler ‘hadım etme’ tartışmasında, haklı olduklarına dair İtalya’yı da örnek gösterebilir. Silvio Berlusconi hükümetinin reform ve yasaları basitleştirme Bakanı olan Roberto Calderoli ‘hadım etme’ mevzuuna tam da AKP’liler gibi yaklaşmıştı.

Ülkede 2009 yılı Ekim ayı içinde meydana gelen bir ayda üç tecavüz ve öldürme olayı sonrasında ‘La Stampa’ gazetesine verdiği demeçte Bakan Calderoli, aynı AKP milletvekilleri gibi “başka bir çare olmadığında tecavüzcüleri hadım etmek gerekir” demişti. Hatta “kimyasal yollardan sonuç alınamazsa, elbette cerrahi müdahale de yapılabilir” diye eklemişti. Belki de bizimkiler, bu yasaları basitleştiren, toplumun anlayacağı hale getiren reform bakanından meseleyi öğrenmişti. En azından onun gibi konuştukları kesin.
Ancak bizimkilerin Calderoli hakkında iki şey öğrenmeleri gerekiyor. Ayrıca, ‘tam da AB’ye girmeye çalıştığımız şu yıllarda’ öğrenme işini “Avrupa’da da bu işler böyle” dedikleri her olayda adet haline getirseler daha iyi ederler.

Birincisi zengin Kuzey İtalya’nın ayrılıkçı partisi Lega Nord (Kuzey Ligi) milletvekili olan aşırı sağcı ve ırkçı Roberto Calderoli aynı zamanda Muhammed karikatürlerini savunan, Muhammed ve İslam karşıtı eylemleriyle tanınan bir İslam düşmanı. 

MUHAMMED KARİKATÜRLERİNİ SAVUNMUŞTU
Ben AKP’li milletvekillerine aynı çizgide oldukları adamı tanımaları için küçük bir ipucu vereyim: Hani Danimarkalı bir karikatüristin çizdiği Muhammed karikatürleri bütün Avrupa’da ve İslam âleminde tartışmalara neden olmuş, protestolar yapılıyordu. İşte İslam âleminin ayaklandığı o zamanlar yani 2006 yılı Şubat ayında, İtalyan devlet televizyonuna üzerinde bu karikatürlerin basılı olduğu bir t-shirt giyen bir adam çıkmıştı. Canlı yayında gömleğinin düğmelerini açarak içindeki t-shirt’ü göstermişti. Ondan sonra özellikle Libya’da İtalya karşıtı gösteriler başlamış, polisin müdahalesi sonucu 11 gösterici ölmüştü. İşte o t-shirt’ü giyen adam sizin fikirdaşınız Calderoli’den başkası değildi. Bu bir…  

Hadi bunu bilemediniz, peki, Calderoli’nin Temmuz 2006 Dünya Kupası maçları sırasında söylediklerini hatırladınız mı? Orada da bayağı İslam düşmanıydı. Ne demişti Fransa Milli Takımı hakkında: Aidiyetsiz Takım. Elbette siz de milli, manevi ve dini aidiyetten yanasınız. Elbette insanın aidiyetleri olmalı. Ama Roberto Calderoli bakın daha neler söylemişti: “Fransa, başarılı sonuç uğruna zencileri, Müslümanları ve komünistleri takımda oynatarak ulusal aidiyetini yitirdi.” Her neyse bunu ‘iki’den saymıyoruz. Burada herkese saldırıyor. Siz nasıl olsa sadece Müslümanların haklarının savunulup savunulmadığıyla ilgilisiniz.

DOMUZLAR GÜNÜ
İşte size ‘iki’ diyebileceğimiz Calderoli macerası. Calderoli’nin 13 Eylül 2007’de Milano’da gerçekleştirmek istediği aksiyonun adı neydi hatırlıyor musunuz? ‘Maiale-Day’ yani ‘Domuzlar Günü’. Calderoli, Milano’da yapılması planlanan bir camii alanına bu tarihte bir domuz sürüsü salmayı planladı ve bunun için halka çağrı yaptı. Calderoli’ye göre, domuzlar cami yapılacak alanı kirletecek ve Müslümanlar da domuzun bastıkları yerde ibadethane yapmaktan vazgeçecekti.  

İşte bu arkadaşla AKP’li arkadaşlar hadım konusunda aynı çizgide. İtalya’daki tartışmalardan en çok zararı ise, potansiyel tecavüzcü gözüyle bakılan Afrikalılar ve Müslümanlar gördü. Bütün bu tartışmalar ise, Bologna’da Tunuslu birinin 15 yaşındaki bir kıza tecavüz etmesi iddiaları üzerine başlamıştı.

***

ABD – Müslüman Kardeşler koalisyonuna doğru
06 Şubat 2011
 
Önce ABD ve ardından da Türkiye’nin son birkaç gündür dillendirdiği “Mübarek gitmeli” anlamına gelen teze bakalım. Bu tez Mübarek karşıtlığından daha çok, Mübarek’in kalamayacağının ortaya çıkması üzerine, kendisine “işi uzatma” demek anlamına geliyor. ABD niçin uzun süre sustu ve şimdi bu tezi ortaya attı ya da Mübarek işi uzatırsa ne olur?
ABD, Mübarek işi uzatırsa, göstericilerin yorulacağından ve sokakların boşalacağından korkuyor. Hem göstericiler hem de yorulmuş Mübarek iktidar olamazsa, Mısır’da iktidar kime kalır? Tabiî ki, 1928’den beri örgütlü olan ve yorulmak bilmeyen tek güç Müslüman Kardeşler’e. ABD, göstericiler yorulmadan kendi adayı olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) eski Başkanı Dr. El Baradei’nin iktidara geleceğini umuyordu ve “Mısır’da halk kazansın” diyordu. “Mısır’da halk kazansın” demekse, Mübarek çizgisinden, ABD çizgisinden çıkmayan bir iktidar değişikliği demekti.
Ama Hem Mübarek beklenenden daha fazla dirençli çıktı hem de Dr. El Baradei, Müslüman Kardeşler’in ablukası altına girdi. ABD, Dr. El Baradei’nin iş uzamazsa hala iktidara gelebileceğini umuyor ve Mübarek’e “yeter artık” diyor.  İş uzarsa ne olur? Nasıl olsa yıllardır bekleyen Müslüman Kardeşler’in acelesi yok, ABD ile koalisyonlu ya da koalisyonsuz eninde sonunda iktidara oturur. Büyük bir olasıkla da Dr. El Baradei’nin etkisiz ortak olduğu bir koalisyon bugünlerde kurulur.  ABD kendi kontrolü altında olursa buna da razı. 
ABD, Mübarek’e “yeter artık” derken, göstericileri ya da Mısır’ı değil, Müslüman Kardeşler’in iktidara geliş biçimi ya da gücüyle orantılı olarak  değişecek statükoyu düşünüyor. Ama çekip gitmektense göstericilere şiddet uygulayan Mübarek, artık en azından ABD- Müslüman Kardeşler koalisyonun kurulmasına zemin hazırlayacak siyasal iklimi yaratmış oldu. Bu da herhalde bir dikdatörün kullanılıp atıldıktan sonra kendsine sahip çıkamayan efendisi ABD’ye verebildiği en büyük zarar olsa gerek.  ABD, artık Müslüman Kardeşler’le koalisyona hazır. Direnen Mübarek yalnızca Müslüman Kardeşler’in gücünü artırıyor. Peki Erdoğan, Gül ve Davutoğlu korosu neden bu kadar heyecanlandı bu işlere? Türkiye neden “olup bitenlere seyirci kalamayız” diyor?  Evet, cevap basit: AKP hükümeti olası koalisyonun her iki tarafına da   “bizim taraf” diye bakıyor.
 
ABD HALA BARADEİ DİYOR
Baradei’in Mülüman kardeşler’in ablukası altına girdiğini nereden çıkarıyoruz? Büyük meydandaki büyük yürüyüşe evde göz hapsinde tutulmasına rağmen Mohammed El Baradei da katıldı. Yanında kim vardı dersiniz? Tabiî ki Müslüman Kardeşler örgütü ileri gelenleri. Ve burada Baradei bir açıklama yaptı: “Siyasi güçlerden ulusal birlik hükümeti kurma yetkisi aldım…” Kimmiş bu siyasi güçler? Obama’nın Mübarek’e habire kızıp durmasından birinin o olduğunu anlıyoruz. Ayrıca, Obama son konuşmasında Mısır halkının birlik ve beraberliğini övüp kaç bin yıllık geleneğinin yeni bir sayfa açmaya yeteceğini söyledi. Baradei’in yetki aldığı diğer gücün de “Baradei ile görüşmelerimiz oldu” diye açıklama yapan Müslüman Kardeşler’in sözcüsü Cemal Naser olduğu açık değil mi? Peki bu görüşmeyi ABD’de ayarlamamışsa görüşme gerçekleşir miydi?
Hani Obama “değişim” demekti ya,her şey değişiyor işte.  Barack Obama’nın 4 Haziran 2009’daki ziyareti sırasında bizzat övdüğü,  "Bölgede bütün insanların barış ve refaha kavuşturulması için yapıcı bir yola doğru nasıl ilerleyecekleri hakkında konuştuklarını" söylediği Hüsnü Mübarek'e şimdi sırt çevirmesinin başka da bir anlamı yok. İslam âlemine mesaj vermek için Mısır’ı seçen Obama, başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeyi de kıskandırmıştı. ABD’de Arap dünyasına giriş kapısı olarak kabul edilen Mısır’ın, yeniliklerin ve değişimin başladığı kapı da olması isteniyor.

İSRAİL NEDEN ORTAYA ATILDI
Peki, İsrail’in Mısır politikasının ABD’nin Mısır politikasından farkı var mı? Ya da ABD beklerken İsrail neden aceleyle Mübarek’e destek açıklaması yaptı? Bu soruyu önce komplo teorili bir tezle açıklamak mümkün:  Mübarek’i destekleyen tek güç İsrail olduğuna göre, İsrail’e duyulan nefret ve öfke Mübarek’e yönelecek ve ne isyanı bastırabilen ne de çekip giden Mübarek’in gidişi hızlanacak. Yani İsrail’in Mübarek’e desteği ABD politikalarının ve Siyonist planın bir parçası olarak ortaya atıldı.
Basit bir komplo terosi gibi görünen bu tezi,  İsrail açıklamalarından sonra göstericilerin sayısının milyonları geçtiğini göz önüne alarak biraz daha ciddiye almakta fayda var. Ama bu tezde asıl ciddiye alınması gereken yan ise, İsrail, ABD’de özellikle İran devrimini hatırlatan muhafazakâr çevrelerin “Mübarek çizgisindeki bir iktidardan yana olmak” tezinin altını çizmiş oluyor. Belli de İsrail, ABD’deki İran ve siyasal İslam karşıtlarına destek veriyor, onlarla koalisyon arıyor.
Ancak İsrail’in Mübarek’in kalmasını istemesinin iki önemli özel nedeni var. Birincisi, Mısır’da olası bir değişiklik sonrasında iktidar adayları olarak görünen “Mısır demokratları” ya da batı yandaşı güçlerin İsrail dostu olmaması aksine İsrail karşıtı politika izleyeceklerinin açık olması. Diğer nedeni ise, Mısır’daki iktidar değişikliğinin İslamcılığa evrilmesi ya da Müslüman Kardeşlerin iktidarı almasıyla bölge dengelerinin değişmesi.  Peki ABD’nin İsrail’e “değiş tonton” demeyeceğini kim iddia edebilir? İsrail bu konuda da, öne atılarak ABD muhafazakarlarıyla koalisyon kuruyor.
 
İSRAİL İÇİN İKİ SEÇENEK: KÖTÜ VE DAHA KÖTÜ
İsrail, anlaşılır nedenlerle bu zamana kadar iyi ilişkiler içinde olduğu Mübarek’i ne olacağı belli olmayan göstercilere değişmek istemiyor. İsrail’in konuyla ilgili en masumane tavrı ise, “stabil bir rejim varken, neden ne olacağı belli olmayan bir rejim değişikliği isteyelim ki” biçiminde. İsrail’in en çok satan gazetesi Jedioth Ahronot’un geçen hafta pazartesi günkü yorumu buna dairdi ve gazete “En iyi olasıkla sol demokratlar bu kargaşadan güçlü çıkar. Çıkarsa bizim için ne olur?” sorusunu soruyordu. Gazete cevabı da veriyordu: “Kötü olur. Çünkü Mısır solu da geleneksel olarak anti İsrail bir çizgide…”  Peki ya Müslüman Kardeşler kargaşadan güçlü çıkarsa ne olur? Gazetenin buna dair cevabı ise şöyle: “Kötünün kötüsü olur. Bütün bölgede bunun etkisi dramatik bir biçimde hissedilir. Gazze çizgisine tamamen Hamas hâkim olur…”
Yine günlük Maariw gazetesinin geçen hafta yayınladığı ve ülkede yoğunca tartışılan kamuoyu yoklamalarına göre, Mısır’ın yüzde 64’ü Şeriat’ın gelmesini ve İslam hukukunun tek kaynak olarak günlük hayata hâkim olmasını savunuyor. Gazete İran halkının yüzde 14’ünün bunu istediğini, Türkiye’de ise yalnızca yüzde 7 oranında insanın Şeriat hukukunu ve radikal islamı savunduğunu bildirdi. Ardından tartışmalar başladı.
Muhafazakâr İsrail basını ayrıca, Mısır’daki göstercilerin önünde iki kötü örnek olduğunu tartışıyor. Biri İran’da Şah’ın gitmesi için gösteri yapan İranlılar’ın Şahı kovduktan sonra rejimi Humeyni’ye kaptırmaları ve geçen yıl da yine devrim için sokağa çıkan İranlıların Humeynicileri kovamadan teslim olmak zorunda kalmaları…

İSRAİL’İ İZLEYİP ABD’Yİ ANLAMAK
İsrail basının kaygılarını “ABD muhafazakârlarının kaygıları” diye de okumak mümkün. Yine Avrupa basınına da yansıyan tartışmalara göre,  İsrail’de,  Mısır’da olup bitenleri “Arap – İsrail sorununun çözümünü silahta görenlerle, diyaloğa inananlar arasındaki bir çatışma”dan ibaret olduğunu düşünenlerin sayısı hiçte az değil. Bu sorunu Şii ve Sunni sorunu olarak görenler de bulunuyor.  Almanya’da yayınlanan Die Tageszeitung gazetesi, eski Genel Kurmay İstahbarat Başkanı Aharon Seewi Farkasch’ın İsrail’in Sesi radyosundan verilen görüşlerini bu tartışmaları daha iyi anlamak için özetliyor.  Sanıyorum Farkasch, her ikisini de sorun olarak görüyor:
“ABD ve batı dünyası oradaki sorunu anlamadı. Şiiler ve Sunniler arasında ideolojik bir sorun var. Ortadoğu sorunu silahla mı yoksa diyalogla mı çözülür sorunu bu. Mısır liderliği diplomatik sürecin dostu. Ama bunun karşısında Şiiler silahlı direnişi savunuyor…”
Gizli servisci general eski ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 2005 yılındaki Mısır seçimlerine hükümete baskı yaparak “karışmasını” bir hata olarak değerlendiriyor: “Daha önce İslamcıların Meclis’te 18 sandalyesi vardı, Rice’dan sonra 88 oldu…” 
Bu gün ABD’de İsrail’deki General gibi düşünen pek çok politikacı var ve gösterilerin sonunda Müslüman kardeşler’in işine yarayacağını savunuyor. İsrail’in pragmatist politikaları ve çıkarları da ABD liberallerini zorluyor. İsrail muahafazakarlığı işi, “olayların arkasında İran var”a kadar getirmiş. 
Mısır ve İsrail barışı İsrail’in en önemli dış politika başarılarından biri olarak sayılıyor. Bu barışla birlikte İsrail, en büyük ve en tehlikeli düşmanını nötralize etmekle kalmamış aynı zamanda güney sınırını güvenlik altına almıştı. Buraya harcayacağı askeri potansiyeli de 30 yıldır başka yerlere harcıyor.  Camp-David –Anlaşması sonrası İsrail’in Mısır’la 1979’da imzaladığı barış anlaşması İsrail’in bölgede hem askeri konumlanmasını, hem askeri potansiyelini hem de planlarını değiştirdi. Bu anlaşma yeni gelen Mısır rejimi tarafından iptal edilirse, İsrail 30 yıllık hayati önemde değişiklikler yapmak zorunda kalacak. Obama yönetimi belki bunu da istiyor.
 
ABBAS: STATÜKOCU ARABULUCULARA İHTİYACI VAR
İsrail rejimi kendine yakın bulduğu Mısır Devlet Başkanı Mübarek’in düşmesinden korkuyor ama Hamas ve El Fetih neden susuyor? El Kaide, İran, Hizbullah neden susuyor? El Kaide, İran, Hizbullah suskunluğu ayrı bir konu olsa da El Fetih suskunluğunun anlaşılır nedenleri var. Öncelikle El Fetih, Ortadoğu’da batının çözümüne inanan bir siyasi güç ve Filistin’de iyice tasfiye olmaktan çekiniyor.  Bunun için bütün statükocular gibi, Filistin Devlet Başkanı El Fetih’li Mahmud Abbas da göstericileri desteklemek konusunda susuyor.
Ama Abbas’ın başka bir nedeni daha var:  Abbas,  hem İsrail hem de Hamas ile konuşacaksa, bunlara söyleyeceği bir şey varsa, Mübarek’e iletmesi yetiyor.  Mübarek, hem iki Filistin gücü arasındaki sorunların çözümünde, hem de İsrail – Filistin sorununun çözümünde İsrail – Filistin güçleri arasında güvenilir bir arabulucu.   Aynı şekilde Mübarek, Netenyahu’nun da güvendiği bir kişi. Ve İsrail Başbakan’ı geçen hafta kabine üyelerine, Mısır’la “30 yıllık barış” içinde yaşadıklarını da hatırlattı.
El Fetih liderliğindeki Filistin Kurtuluş Cephesi, Yaser Arafat’ın Saddam atına oynadığı ve kaybettiği zamanlardan yanlış ata oynamanın ne demek olduğunu biliyor. Hele Abbas, Mübarek’le şaka yapılmayacağını, hele her şeye tam egemen olmadan muhalefetin yanında olunamayacağını da iyi biliyor. El Fetih yönetimi   “iki ülke halkının dostluğunun baki olduğunu, kişilere ve rejim değişikliğine bağlı olmadığını”  açıklayacak kadar bile Mübarek karşıtı olamıyor.

EL Fetih Dış İlişkiler Danışmanı ve eski Filistin Otonomi Bölgesi Genel Direktörü Abdullah El-Frangi batılı basına Mübarek’in hemen gitmesinden yana olmadıklarını açıkladı. El-Frangi, Mübarek’in radikal güçlerin iktidara gelmemesi için halk, hükümet ve ordu arasında bir denge bulmasını öneriyor. El-Frangi, açıkca Müslüman Kardeşler’in iktidara gelmesinden korktuğunu da belli ediyor: “Kahire sokaklarından gösteri yapan gençlik, Müslüman Kardeşlerin iktidara gelmesini engelleyemez. Bunlar iktidara gelirse de daha kimse gösteri yapamaz…”
İşin traji komik yanı ise, Hamas’ın Gazze’de Mübarek karşıtı bir gösteriyi zor kullanarak engellemesiydi. Hamas’ın bu kadar sürede bu denli iktidar yozlaşması içine düşmesi de ayrıca manidar.

İslamcılara karşı kale yalanı…
Hüsnü Mübarek dışarıya kendini “İslamcılara karşı kale” diye yutturuyordu ama içerde meydanı İslamcılara bırakmıştı. Dışa karşı seküler bir ulus devlet görüntüsü veren Mısır aslında, iktidar perpektifi olmadığı müddetçe sokağın ve camilerin İslamcılarda olmasına, hayatı İslamcıların biçimlendirmesine karışmıyordu.  En küçük bir örgütlü siyasal itiraz ise, Mübarek rejiminin sert tepkisiyle karşılaşıyordu.
Sadece Mısır’da değil batılı görünümlü bütün Arap ülkelerinin liderleri kendilerini batıya “ya bizim rejimimiz ya da İslamcılar” diye sattılar. Batı dikdatörle cami arasında tercih yapmak zorunda kaldığında her zaman dikdatörü tercih etti.   Arap isyanlarından sonra eski rejimlerin hepsi yerinden oynadı ve isyan rüzgarı sonrası ortaya neyin çıkacağını kimse kestiremiyor.  Bir şey kesin: Hem yaş hem de kafa olarak “eski güçler” tekrar eskisi gibi iktidarı alamayacak. Elbette yeni siyasal güçler arasında İslamcılar da bir rol oynayacak ama bu İslamcılar açısından da yeni bir dalga olacak. Sonuçta “dikdatörler gitti yerine camii geliyor” demektense,    “dikdatörlerle birlikte camilerin de değişeceği kesin, değişen camii iktidarları gelebilir” demek daha doğru.   “Ne El Kaide ne İran ne de Mübarek: Yaşasın ılımlı İslam” mı demek gerekiyor?
Dikdatörlerin son şanslarını kullanmadan bırakmayacakları da kesin. Zaten bırakmıyorlar. Eski kadroların bir revizyonla yerinde kalmak istemeleri, yeni dönemde koalisyon istemeleri ve kendileri olmazsa düzenin kurulamayacağını bildirmeleri anlaşılır. Elbette ABD ve Avrupa, eskileri çabucak dışarı atmanın bir yanlış olduğunu, kendi yaptıkları “Irak ya da Afganistan yanlışını” örnek göstererek anlatacaklar. ABD’nin yanlışlarının faturasını neden Araplar ödesin ki?
Mısırlılar beklediklerinden daha erken devrimle karşılaştılar. Aslında son 20 yılda bölgede o kadar çok ciddi karışıklar oldu ki, herkes bunun da geçeceğini düşünüyordu. Son 20 yılına iki Irak savaşı, bir Lübnan ve bir Gazze savaşı sığdıran halkın Tunus’ta olanlardan bile bir beklentisi yok gibiydi.  El Kaide’nin yönettiği iddia edilen Yemen’de bile gösteriler var ve devrimden sözediliyor. Oysa Yemen’den sadece ABD uçaklarına ya da gemilerine karşı düzenlenen bombalı saldırılardan, roketli suikastlardan ve adam kaçırmalardan sözedilirdi. El Kaide Lideri Usama Bin Ladin’den de sözeden yok ve en ilginci Bin Ladin, her konuda video mesajı gönderirken bu konuda hala suskun.
 
HİÇ BİR LİDER SEÇİM KAYBETMİYOR
Arap âleminin 50 yılında bir tane lider bile seçim kaybetmedi.  Bütün iktidar değişimleri ya doğal ölümle ya darbeyle ya da başka bir ülkenin müdehalesiyle oldu. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek neden seçim kaybetsindi ki? Aslında Mübarek’in de, eceliyle koltuğundan kalkacağı hesaplanıyordu.
Askeri akademide okuyan Mübarek, havacı olarak mezun oldu. 1972 yılında İsrail yenilgisinden sonra Hava Kuvvetleri Komutanı ve Savaş Bakanı Yardımcısı oldu. Mısır Devlet Başkanı Enver El Sedat iki yıl sonra Mübarek’i kendisine yardımcı atadı. Sedat 6 Ekim 1981 yılında bir askeri tören soırasında tribünde İslamcı güçlerce öldürülce, suikasttan kurtulan Mübarek bir hafta sonra devlet başkanı oldu.
Mübarek’in bundan sonra 5 kez daha suikasta uğradığı ama şans seri kurtulduğu bildiriliyor. Mübarek’in hiçbir zaman çelik yeleksiz halk içine çıkmadığı da belitiliyor.
Bölgede en Amerikancı lider olarak tanınıyor. Bunu 1991 yılında Kuveyt’i işgal eden Saddam Hüseyin’e karşı ABD ordusuna asker vererek de kanıtladı. Karşılığında da 20 milyar dolarlık borçlarına karşılık hibe ve borçların yeniden yapılandırılması yardımı aldı. Mısır’ın İsrail barışından sonra da ABD’den 30 milyar dolarlık yardım aldığı belirtiliyor. ABD ve İsrail ile bölge devletleri arasında arabuluculuk yapmayı kendine iş edindi ve içerde olmayan önemini dışarıda böylece tamamladı.  AKP hükümetinin  “arabuluculuk” sevdası Mübarek’ten geliyor.
 
GÖNLÜ BOL PRENSLER
Arap dünyasında İslamcıların etkili olmaması gereken bir alan da süper zenginlik alanıydı. Devlet daha doğrusu iktidar klanı koruması altında olmayan süper zenginden bahsetmek mümkün değil. Elbette Mısır’ın en zenginleri ise, Mübarek’in iki oğluydu.
Die Tageszeitung’un Mısır temsilcisi Kerim El-Cevheri Mübarek’in oğulları Cemal ve Alaa’nın zenginlikleri ve zenginliklerinin kaynağına dair Mısır’da yaygın olan bir fıkra anlatıyor: “Alaa, bir gün Mercedes’in temsilcisini Kahire’ye yanına çağırmış. Mercedes temsilcisi, tabiî ki rüşvet olarak Alaa’ya ‘Sadece 2 euroya istediğiniz lüks limuzini alabilirsiniz’ der. Başkan’ın oğlu hemen kabul eder. Cebinden 10 euro çıkarır ve Mercedes temsilcisine uzatır. Mercedes temcilcisi üzgündür, ‘Hiç bozuk param yok, üstünü nasıl vereceğim şimdi?’ diye döğünmeye başlar. Alaa’nın gönlü boldur ‘O zaman ben de 5 tane alırım, üzüldüğün şeye bak’ der…”

***
 
"Kızıl Ordu'yu inşa edin!"
30 Ocak 2011

O mektubu yayınlayan adam öldü

İsterseniz önce aşağıdaki mektubu okuyun. Almanya’yı ve bütün Avrupa’yı yıllarca meşgul edecek bir hareketin başladığını ilan eden o mektubu yayınlayan, ‘Agit 883’ isimli derginin editörü Peter Paul Zahl, 66 yaşında hayata gözlerini yumdu. Bu mektup, Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF-Rote Armee Fraktion) kavramının kamuoyuna ilk kez açıklandığı mektuptu. “Kızıl Orduyu İnşa Edin-Die Rote Armee aufbauen!” adlı mektup Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun ilk metni sayılıyor. 5 Haziran 1970’te Gudrun Ensslin imzasıyla yayınlanan metnin, RAF kurucuları Andreas Baader, Ulrike Meinhof ve Ensslin tarafından ‘onaylanan’ ilk metin olduğu da söyleniyor.   

Agit883 ya da Agit883 56 51 adıyla yayınlanan liberter-anarşizan dergi, 1969’dan 1972’ye kadar Almanya’da özellikle de Batı Berlin’de sol çevrelerin yayın organı işlevi görüyordu. Agit ‘ajitasyon’dan geliyor, 883 56 51 ise derginin hazırlandığı komünün telefon numarası. Agit 883’ün yayınlanmasında şüphesiz ki en büyük emeği verenlerden biri Peter Paul Zahl’dı. Matbaa eğitimi alan Zahl, kendi küçük matbaasında derginin basılmasını sağlıyordu. Hem editörlük, hem matbaacılık hem de dağıtıcılık yapıyordu. 

Derginin çıkışı, 2 Haziran 1967'de İran Şahı’nın Berlin ziyareti sırasında kendisini protesto eden öğrencilere ateş açılması sonucu Benno Ohnesorgs’un vurulmasının ardından başlayan 'alternatif medya-alternatif savunma' tartışmalarına dayanıyor.

PARLAMENTO DIŞI MUHALEFET
Özellikle, askerlik yapma zorunluluğu olmayan Batı Berlin’de toplanan Alman sol gençliği, 60’lardan 70’lere otonom sol gruplar, radikal müzik toplulukları, kadın hakları ve feminist hareketlerle ve Bülent Arınç kızacak ama alkol, özgür seks ve esrar kullanımının legalize edilmesini savunarak giriyordu. Bütün bunların etrafında ya da bütün bu kesimlerin de yer aldığı devrimci silahlı militan gruplar, komünist örgütlenmeler, öğrenci hareketleri, silahsızlanma gösterileri bulunuyordu. Bunların tümünden 'parlamento dışı muhalefet' diye sözetmek mümkün. 70'li yılların başında parlamento dışı muhalefet ayrışıyor ve devrimci solcular gittikçe radikalleşiyordu.

İşte bu eylemci devrimciler ve 'anti otoriter metropol gençleri' istemlerini ya da taleplerini tartıştıkları platform olarak Agit 883’ü mekân seçmişti. Peter Paul Zahl da askere gitmemek için Berlin’de yaşamaya başlamış biriydi. Bu dergi çevresinde 'o güzel 1968'den bahsedenler olduğu gibi, “eğlencenin bittiğini” ilan edenler de oluyordu. Bir yandan da RAF, eğlencenin bittiğini ilan edenleri toplamaya başlamıştı.

Haftalık dergi Agit883, 'kapitalist sistemin bünyesinden kaynaklanan ve kaçınılmaz olan haksızlıklar ve özgürlük düşmanlığına' karşı mücadeleyi öne çıkarıyordu. Dergi, varolan haksızlıkları yazmakla yetinmeyip bunları ortadan kaldırmak için 'operasyonlar' da önermeye başladı. Yani, dünyayı yorumlamakla yetinmeyip aksine değiştirmek isteyenlerin dergisi oldu Agit883. Bunun üzerine hemen savcılar harekete geçti ve 'toplumsal karışıklığa' yol açtığı gerekçesiyle 1970 yılı ilkbaharından itibaren derginin bazı sayılarının toplatılması kararı çıktı. Elbette savcılıkca toplanan bir dergi çıkarmak, solda rüştünü ispat etmek anlamına geliyordu ve dergi daha da popüler hale geldi.

AGIT883’DEN FIZZ’E: ANARŞİNİN KISA YAZI
Derginin genel olarak, insanların 'toplum tarafından formatlanmasına karşı duran' anarşizan-liberter bir politika izlerken, devrim ve işçi sınıfı üzerine tartışmaktan da geri durmadığı görülüyor. Bütün çalışmalardaki vurgu ise, 'geleneksel toplumsal kategorileri reddetme' üzerine yapılıyor. Derginin önemli ağırlık noktası ise, cezaevleri ve tutuklularla dayanışma. 

Derginin en fazla gürültü koparan ve tarihe geçmesine neden olan sayısı ise 5 Haziran 1970’te yayınlanan 62. sayısıydı. Bu sayısında meşhur RAF mektubunu yayınlayan dergi, kütüphanelerin dergi endekslerden atıldı, polis yazıişleri müdürünü aramaya başladı. Dergide de bu tarihten sonra 'fikir dergisi' ve 'eylemci dergi' olmaya dair tartışma başladı.  Agit 883 kolektifi RAF ve eylemci radikal sola karşı tutum konusunda ikiye ayrıldı. RAF ve radikal eylemlere sempati duyanların başını çekenlerden biri de Peter Paul Zahl idi. Ekip Agit 883’ten ayrılarak şehir gerillasına sempatiyle bakan yine anarşizan-liberter 'Fizz' isimli yeni bir dergi kurdu. Her iki dergiye de polis baskısı arttı. Dergilerin hemen bütün sayıları toplatıldı.

Bir 'karşı kamuoyu çalışması' olarak yayınlanmaya başlayan Agit 883, zamanla Marksist ve eleştirel teoriden daha fazla uzaklaşarak sadece anarşistlerin yayın organı olmaya meyletti. Kapandıktan sonra Hannover ve Bremen’de de '883 Hannover', '883 Bremen' isimleriyle birkaç sayı yayınlansa da 'anarşinin kısa yazı'nı hatırlatırcasına tarih sahnesinden silindi.

Derginin fikir babası, dönemin öğrenci önderlerinden Dirk Schneider idi. Agit883 zaten Schneider’in de yaşadığı komün evden yayınlanıyordu. Schneider da kaybolmayan, oldukça ilginç bir kişilik. Daha sonra Yeşiller’in ilk milletvekillerinden biri oldu, sonra istifa ederek Demokratik Sosyalizm Partisi’ne girdi.

Schneider’in unutulmaz işlerinden biri, 1983'de Petra Kelly, Otto Schily, Gert Bastian, Antje Vollmer ve Lukas Beckmann gibi önemli Yeşil-Alternatif isimlerle birlikte Demokratik Almanya Devlet Başkanı Erich Honecker ile 'özel barış anlaşması' imzalamasıydı. Bilindiği gibi devrimciler Almanya’nın ve Avrupa devletlerinin Demokratik Almanya ile 'barışmasını' savunuyordu. Alman devleti barışmasa bile bu isimler sembolik bu anlaşmayla barıştıklarını açıklamıştı.

ORTALIKTAN 8 AY KAYBOLDU, 10 YIL HAPSEDİLDİ
Peter Paul Zahl, dergi kapandıktan sonra yaklaşık 8 ay kadar ortalıktan kayboldu. Zaten 1970'ten kalma 'terör örgütüne yardım etmek' suçundan ertelenmiş bir cezası vardı. Dergi faaliyetlerinden ve örgüt işlerinden de aranıyordu. Daha önceki dergisi Spartacus ile ilgili de davalar vardı. Vietnam Savaşı’na katılmak istemeyen ABD askerlerine sahte kimlik hazırlamaktan da hakkında soruşturma açılmıştı.

14 Aralık 1972'de Düsseldorf taraflarında sahte dökümanla araba kiralamaya çalışırken polisle çatışmaya girince ortalığa çıktı. Polislerden biri Zahl’in kurşunlarıyla yaralandı ve Zahl yaralı yakalandı. Önce polise karşı gelmek ve adam yaralamaktan 4 yıl, sonra da öldürmeye teşebbüsten 15 yıl daha aldı. Toplam 19 yıla çarptırılan Zahl, o dönemde kitapları yayınlanmış, tanınmış bir yazardı ve kamuoyunda bu ceza 'insafsız' bulunarak protesto dalgaları başladı.

Zahl’ın özellikle yeraltındaki 8 aylık dönemde ne yaptığı tartışılmaya başlandı. Polis endüstri bölgesi Ruhr’da RAF’ı örgütlediğini ve araba kiralama işinin de bununla ilgili olduğunu iddia etti. 2 Haziran Hareketi militanı olduğu da tartışıldı. Bu dönemle ilgili Zahl bir tek şeyle öğündü: Federal Kriminal Dairesi, hazırlağım sahte kimlikleri A Klâs olarak nitelemiş. İlginç, demek ki bu işten onlar da anlıyor...

DEVRİMCİ IŞIK GÖRDÜĞÜ ÜLKELERE GİTTİ
Sağ taraf 'anarşist katile' verilen cezayı az bulup ömür boyu isterken, sol taraf dışarı çıkması talebiyle yeniden yargılama istemeye başladı. Yeniden yargılamaya karar verildi. Bir yandan RAF eylemleri radikalleşiyor, bir yandan devlet tepkisi ağırlaşıyordu. Zahl’ın yargılamalardaki “emperyalist devlete ne açıklama yapmak ne de hizmet etmek zorundayım” gibi açıklamaları 'örgüt üyeliği' olarak değerlendiriliyordu. Ancak avukatlar sonuna kadar olup bitenin bir çatışma olduğuna, adam öldürmeye niyet olmadığına mahkemeyi inandırmaya çalıştı. Sonuçta değişen bir şey olmadı ve Zahl 1982'de erken tahliye edilmesine kadar hapiste kaldı. Bunun 8 yılını tek kişilik hücrede geçirdi.

Cezaevinden sonra Nikaruga’dan İtalya’ya kadar solcu ya da devrimci ışık gördüğü çeşitli ülkeleri dolaştı. 1985'de Jamaika’ya yerleşti, vatandaşlığa geçti ve Alman vatandaşlığını kaybetti. Alman vatandaşlığına tekrar başvurdu. Devlet vatandaşlık vermeyince uzun uğraştan sonra vatandaşlığını mahkeme kararıyla aldı. Farklı konularda romanlar, tiyatro eserleri yazdı. Ödüller aldı. Hep solda kaldı. Kendisiyle yapılan son röportajlarından birinde “Ben bir roman yazarı değilim, bir figürüm” demişti. Kendini Almanya’dan çok Jamaika’da 'evinde gibi hissettiğini' söylemişti. Çünkü “Burada insanlar en azından yoksullardan alınan vergi artırıldığında sokağa dökülüp kararı iptal ettiriyor..."

Peter Paul Zahl 24 Ocak'ta Jamaika'da öldü. Sadece bir figür değil, 'vahşi siyah atlardan biri'ydi. Hiç değilse 'öldüğü sahilleri' birileri biliyor. İsterseniz yazıyı bitirince de Murathan Mungan’ın 'Avara' şiirini okuyun, hani “anımsıyor musun?” sorusuyla başlayan.
 
Kızıl Ordu’yu inşa edin!
RAF’ın resmi bir kuruluş tarihi yok. Ama Ulrike Meinhof’un da içinde bulunduğu bir ekip tarafından 14 Mayıs 1970'te Andreas Baader’in cezaevinden kaçırılması bir 'başlangıç' olarak gösteriliyor. 5 haziran 1970’te Agit883’te aşağıdaki bildiri yayınlanıyor. Ardından da Andreas Baader, Gudrun Ensslin ve Ulrike Meinhof'un 15 kişilik bir ekiple Haziran-Ağustos arasında Ürdün’de El Fetih kamplarında silahlı eğitim aldıkğını öğreniyoruz.

Grubun programı ise, 'Şehir Gerillası Konsepti' adıyla 1971 başında Meinhof tarafından kaleme alınıyor. 'Baader-Meinhof Grubu' olarak bilinen ekip bu broşörde ısrarla isimlerinin Kızıl Ordu Fraksiyonu olduğunu belirtiyor.
Meinhof bu arada bazı şehir efsanelerine de açıklık getiriyor:  
“Birçok yoldaş hakkımızda gerçek olmayan bilgiler yayıyor. Yanlarında kaldığımız, Ortadoğu’ya gidişlerimizi organize ettikleri, ev tutmamıza yardımcı oldukları, bizimle ilişkili oldukları, bizim için bir şeyler yaptıkları gibi gerçekle ilgisi olmayan yalanlar uyduruyorlar. Bir kısmı bunları sadece 'in' olduklarını göstermek için yapıyor, gündemde kalıyor. Bir kısmı ise, bizim aptal, güvenilmez, dikkatsiz ve kafayı yemiş olduğumuzu göstermek için bunu yapıyor. Bunlarla başkalarının bize dair düşünceleri oluşuyor. Aslında bunlar bizimle sadece bir şey için ilişkililer: Ticaretimizi yapıyorlar... Bizim, kahve masasının etrafında toplanıp antiemperyalist savaş oynayan bu gevezelerle hiçbir işimiz olmaz. “

İşte o meşhur bildiri-mektubun anlamını bozmadan kısaltılmış çevirisi:

Kızıl Ordu’yu inşa edin!
“883’teki Yoldaşlar, yanlış insanlara doğruyu anlatmaya çalışmanın anlamı yok. Biz bunu daha önce uzun süre yaptık. Baader’in hapisten kurtuluşu eylemini biz entelektüel gevezelere, korkudan altına edenlere, her şeyin en iyisini bilenlere anlatmaya kalkmadık, aksine halkın potansiyel devrimci kesimine anlattık. Bu eylemi, bunu hemen kavrayabileceklere anlattık, çünkü onlar da zaten hapiste. Eylemsiz sol gevezelik halkın bu kesimlerine hiçbir şey veremez. Halkın buna karnı tok.

Baader’in kurtuluşu eylemini Märkischer semtinin gençliğine anlatmalısınız, Eichenhof, Ollenhauer, Heiligensee’deki kızlara anlatmalısınız, yetiştirme yurtlarındaki delikanlılara anlatmalısınız. Çok çocuklu yoksul ailelere, genç işçilere ve çıraklara, ortaokul öğrencilerine, yoksul semtlerdeki ailelere, Siemens, AEG-Telefunken, SEL ve Osram işçilerine, hem ev işi yapıp çocuğa bakmak hem de akord çalışma zorunda kalan evli kadın işçilere anlatmalısınız, lanet olsun!

Bu eylemi, yaşadıkları sömürü karşılığında yaşam standartlarının yükselmesi ve tüketim artışı gibi tazminat alamayanlara, ev kredisi anlaşması, küçük kredi, orta sınıf otomobili olmayanlara anlatmalısınız. Bütün bu ıvır zıvırlara sahip olmayacaklarını bilenlere ve bunun peşinde koşmayanlara!    

Öğretmenlerinin ve eğitimcilerinin, kurum yöneticilerinin ve bakım kurumlarının, usta ve ustabaşılarının ve sendika temsilcilerinin ve de semt belediye başkanlarının gelecek vaatlerinin yalan olduğunu bilen ama sadece polisten korkusu kalmış bütün insanlara! Bunların tümüne -ama küçük burjuva entelektüellerine değil- artık sona gelindiğini, bundan sonra başka bir şeyin başladığını ve Baader’in kurtuluşu eyleminin sadece bir başlangıç olduğunu anlatmalısınız! Ki, aynasızlar düzeninin sonu görülüyor.

Onlara Kızıl Ordu Fraksiyonu inşa ettiğimizi ve bunun onların ordusu olduğunu söyleyin. Ve şimdi her şeyin başladığını da söyleyin. Onlar “neden şimdi” diye aptalca sorular sormayacaktır. Çünkü onlar, devlet daireleri ve makamlarla binlerce yolu arkada bıraktı, süreçlerle dansları, bekleme süresi ve bekleme odalarını, tarihleri, kesin hallolanları ve hiçbir şeyin hallolmadığını geride bıraktı. Ve sempatik öğretmenle konuşmayı başarıp buna rağmen sonunda sınıfta kalmayı engelleyemeyenler ya da çocuğunun anaokulu için hiçbir yer kalmadığını söyleyen çaresiz anaokulu öğretmenini de arkada bırakanlar... Size “neden şimdi” sorusunu sormayacaklar lanet olsun!

Tabii ki gazetelerinizi polis el koymadan önce dağıtacak durumda olmamanızın nedenleri konusunda söylediğiniz hiçbir söze de inanmayacaklardır. Çünkü yalaka solun ajitasyonuna gelmeyip, domuzların yaklaşamayacağı bir dağıtım ağı kurmak zorunda olan gerçekçi sol olmalısınız. “Bu çok zor” diye saçmalamayı bırakın. (…)

Çelişkileri doruğa çıkarmak ne demek? Kafanı kesmeleri için uzatmamak demek. Bunun için Kızıl Ordu’yu kuruyoruz. Ebeveynlerin arkasında öğretmen, gençlik dairesi ve polis duruyor. Ustabaşının arkasında usta, personal bürosu, fabrika koruması, sigorta ve polis duruyor. Kapıcının arkasında apartman yönetimi, ev sahibi, mahkeme icracısı, tahliye davaları ve polis duruyor. Domuzlar notlarla, işten atmayla, kovmayla ve bir sürü hokus pokusla işlerini görüyor. (…)
 
Şunu açıkça kavramalısınız ki, emperyalizmin sosyal demokrat pisliği, senatodan gençlik dairesine kadar her yere sızmış olabilir ve sizi elinde oynatmak, aldatmak, gafil avlamak, tuzağa düşürmek, korkutmak, savaşmadan ortadan kaldırmak gibi her türlü domuzluğu yapmaya hazırdır.

Şunu açıkça kavramalısınız ki, devrim bir Paskalya Yürüyüşü olmayacak. Ki domuzlar, bütün araçları sonuna kadar kullansa da ama hepsi bu kadar, daha ileri gidemeyecekler. Çelişkileri sivriltmek için Kızıl Ordu’yu inşa ediyoruz. Kızıl Ordu’yu inşa etmeden bütün çelişkiler ve fabrikalardaki, mahallelerdeki siyasi çalışmalar boşa çıkacaktır ve reformizmin yargısıyla mahkûm edilecektir. (…)  Bu sadece halkı mahveder, ama halkı mahvedeni mahvetmez!

(…) Çelişkileri doruğa tırmandırmak demek, onların her istediklerini yapmaları değil, tam aksine biz ne istersek onu yapmak zorunda kalmaları demek. Üçüncü dünyanın sömürülmesinden, Pers petrollerinden, Bolivya’nın muzundan, Güney Afrika’nın altınından pay alamayanların, sömürücülerle birlikte olmasının hiçbir temeli olmadığını onlara açıkça anlatın. Onlar şimdi burada neler döndüğünü ve Filistin, Vietnam, Guatemala, Küba ve Çin’de daha önce neler olduğunu anlar. Baader’in kurtuluşu eyleminin tek bir eylem olmadığını, ama bundan önce Almanya’da hiç gerçekleşmemiş bir eylemin ilki olduğunu eğer anlatırsanız, onlar anlar.

Lanet olsun! Aranan evlerde divanlarda otu
rup küçük hesaplı kuş beyinliler gibi aşklarınızı anlatmaktan vazgeçin. Gerçek bir dağıtım ağı kurun. Herkesi ayaktakımı yapmaya çalışan sosyal çalışmacıları, lahana kemiricilerini, korkudan altına edenleri bırakın oldukları yerde.

Hak edenlerin suratına tokat atmak için bekleyen proleter kadınları ve lümpen proleteryayı bulun. Yetiştirme ve işçi yurtları nerede, nerede çok çocuklu aileler onları bulun.

Onlar liderliği üstleneceklerdir.

Yakalanmayın, yakalanmamayı bilenlerden -ki bunu sizden daha iyi biliyorlar - yakalanmamayı öğrenin.

Sınıf savaşını yükseltin. Proleteryayı örgütleyin. (…)
 
KIZIL ORDUYU İNŞA EDİN”

Gudrun Ensslin

***

Bir CIA ajanının şerefli olmayan sonu
24 Ocak 2011

Luis Posada Carriles’in karanlık ruhu herhalde ızdıraplar içindedir. En azından “olmasaydı sonumuz böyle” dediği oluyordur. CIA tarafından el üstünde tutuluyorken, Fidel Castro’nun en fanatik düşmanlarından biriyken, kısacası Latin Amerika’nın bataklıklarında bir antikomünist kahramanken şimdi 82 yaşında Texas’ta bir mahkemede “ben bir hiçim” demek zorunda kalacağını herhalde hiç düşünmemişti. Luis Posada Carriles, postu kurtarmak için yaptığı her şeyi reddetmesi gerektiğine mi yanıyor yoksa CIA tarafından kullanılıp atıldığına mı? Hem bu soruya cevap bulmak hem de Carriles’in maceralarına anlam vermek kolay değil. Aslında ABD yargısı Carriles’in yaptıklarını, hangi suçları işlediğini bilmek istemiyor, aksine yarım yüzyıllık antikomünist suç makinesının miadını tamamlayan makinalar gibi bir kenara atılmasını istiyor.   

Luis Posada Carriles, ABD’de yaşayan rejim karşıtı göçmen Kübalılardan biri. Yarım yüzyıldır Küba ve komünizm aleyhine suç işliyor. Bugünlerde ABD’deki yargılamasında bu suçlardan hiçbirisinden yargılanmıyor. Aslında 1997'de Havana’da çok sayıda otel bombalanması ve bu bombalamalar sırasında İtalyan turist Fabio di Celmo’nun ölmesi üzerine basın açıklaması yaptığı sırada suçunu itiraf da etmişti. Hatta Carriles arkasının sağlam olduğunu biliyordu ki, 1998'de turist Celmo’nun ölümünü New York Times gazetesine “yanlış zamanda yanlış yerdeydi” diye felsefi bir biçimde yorumluyordu. Otel bombalamalarını övünerek üstleniyordu. Ama konuyla ilgili olarak ABD Yabancılar Dairesi ifadesine başvurduğunda dilinin başına iş açacağını anlamış olmalı ki, “hepsi uydurma, benim bombalamalarla bir ilişkim yok, yalan söyledim” dedi.

Bugün Texas’taki yargılama, CIA ajanıyken otel bombaladığı için suçsuz bir insanının ölümüne sebebiyet vermekten ya da uçak düşürüp 73 kişiyi öldürmekten değil, Yabancılar Dairesi'ne yalan söylemekten yapılıyor. Evet, Latin Amerika’nın en tehlikeli teröristlerinden birini sadece yalan söylemek suçundan yargılamak oldukça saçma ama bunun da bir mantığı var. Luis Posada Carriles yalan söylemekten bile ceza alsa en az beş yıl hapiste kalacak. ABD makamları, bu beş yıl içinde Carriles’in nasıl olsa hapiste ölmesini beklediği için bir pislikten kurtulacağını umuyor. George Washington Üniversitesi Ulusal Güvenlik Arşivi Müdürü Peter Kornbluh Almanya’nın BirGün’ü Die Tageszeitung’a durumun mantığını şöyle özetliyor: “Luis Posada Carriles bir terörist ama bizim teröristimiz...”

Bu sözler bizdeki bir türlü aydınlatılamayan cinayetleri de hatırlatıyor. Hatta olaylara bakıldığında, korunan sanıklar yakından incelendiğinde “bu kadar da benzerlik olmaz” dedirtecek ortaklıklar görülüyor.

KÜBA UÇAĞINI DÜŞÜRDÜ: 73 ÖLÜ
Baştan başlayalım. Luis Posada Carriles Küba devriminden hemen sonra ABD’ye kaçan zengin Kübalılar’dan birinin oğluydu. 1961 yılında ABD gizli servisi CIA ile çalışmaya başladı. ABD’nin yetiştirdiği ve Castro’yu devirmek için 17 Nisan 1961 tarihinde Domuzlar Körfezi’ne çıkarma yapan 1.500 kişilik özel birlikte görev aldı. Küba rejimine ve Castro’ya nefreti aslında bu çıkarma sırasında yakalanıp cezaevine konulmasıyla başladı. Kısa süre sonra Küba, ihtiyaç duyduğu gıda maddelerinin verilmesi karşılığında elinde tuttuğu bu birlik üyelerini geri göndereceğini açıkladı. Carriles de gıda maddeleri karşılığında ABD’ye geri döndü.         

Geri geldikten sonra CIA adına Miami’de kendi hemşerilerini ispiyon etmekle görevlendirildi. Göçmen Kübalılar arasında ABD rejimine bağlı olmayanları, sırf para kazanmak için ABD’ye gelmiş olanları “komünist” diye ispiyon etti. Bunun karşılığı olarak da Venezuela’ya gönderildi, gizli serviste iş verildi. Luis Posada Carriles açık edilen FBI raporlarına göre, en azından 1976'ya kadar CIA adına çalıştı. Yine bu dökümanlar Guyana’dan kalkıp Puerto Rico’ya gitmekte olan Küba uçağının havada parçalanmasının hazırlıkları gibi korkunç ajan faaliyetlerini de belgeliyor. Kimyacı olan Carriles, 6 Ekim 1976 tarihindeki uçağı düşürecek plastik bombayı Colgate marka bir diş macunu tüpüne yerleştirmiş ve tüpün uçağa girmesini sağlamıştı. 73 kişi bu suikastta yaşamını yitirdi. Venezuela gizli servisiyle birlikte planladığı bu suikast yüzünden yeni Venezuela yönetimi hâlâ Carriles’in peşinde.

BİR TÜRLÜ YARGILANAMADI, SONUNDA KAÇTI
Belgeler o zaman da bu suikastı Carriles’in gizli servisten yardım alarak yaptığını kanıtlıyor, Venezuela savcılığı bu işi Carriles’in yaptığından eminken, bizdeki bazı davalar gibi dava bir türlü bitirilemedi. Carriles 9 yıl süren yargılama sürecinde suikastı kabul etmedi ve bütün kanıtlarına rağmen ceza kesinleşmedi. Ve 1985 yılında Carriles papaz giysileri içinde cezaevinden kaçtı. Resmi açıklamaya göre, gardiyanlara para yedirilmişti. Toplam 50 bin dolar tutarındaki rüşvetin de ABD’deki Kübalı göçmenler örgütü (Cuban-American National Foundation-CANF) tarafından ödendiği açıklandı.

Bundan sonraki 15 yılı Carriles, ABD çeteleriyle, kontgerillayla birlikte iktidarı paylaşan El Salvador aşırıcı sağcılarının arasında yaşadı. Hatta bir muhtar orada doğmuş gibi bir doğum kâğıdı, İçişleri Bakanlığı da sahte bir pasaport verdi kendisine.

Carriles’in bu 15 yıl içinde hangi pasaport ya da nüfus kâğıdıyla CIA için nerelerde, ne başarılar gösterdiği bütün ayrıntılarıyla bilinmiyor. Ancak girdiği bazı büyük ihaleler saklanacak gibi değil. Örneğin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Danışmanı Oliver North’un Nikaragua’daki Contra’lara gönderdiği silahları yerine ulaştırması bunlardan biri. Sandinist devrimci lider Daniel Ortega tekrar seçimle iktidara geldiği için bunları şimdi daha iyi biliyoruz.

KONTRALARA GÜVENLİK DANIŞMANLIĞI
Yine aşırı sağcı Salvador Devlet Başkanı Napoleón Duarte ve Guatemala Devlet Başkanı Vinicio Cerezo’ya Latin Amerika’da komünist dalganın kırılması için güvenlik alanında danışmanlık yaptığını da sonradan öğrendik. Ancak CIA’nın kontrolündeki göçmen Kübalılar örgütü CANF’tan da bu arada habire para sızdırdığı ve bu parayla Küba’da ya da Küba aleyhine çeşitli eylemlerde bulunduğu ayrıca kayıtlara geçmiş. Kendi ifadesine göre CANF’tan bu dönemde 200 bin dolar almış.

Luis Posada Carriles devrimciler aleyhine kontgerilla faaliyetleri yürütürken hem Küba lideri Castro’nun hem de bölgedeki devrimci lider ve örgütlerin de Luis Posada Carriles’ın peşinde olduğu anlaşılıyor. 1990'da Küba lideri Castro’nun isteği üzerine, Salvador gerillaları Carriles’ı Guetemala’da kıstıyor. Buldukları yerde üzerine tam 12 kurşun sıkıyorlar. Kalbinin hemen kıyısından bir kurşun geçiyor, başka bir kurşun çenesini ve yüzünü dağıtıyor. Carriles, Guatemala Devlet Başkanı Vinicio Cerezo’nun danışmanı olarak aylarca süren titiz bir tedaviden sonra tekrar ayağa kalkıyor. Yüzünün parçalanmış korkunç hali ve konuşma bozukluğu bu eylemden sonra oluştu.

HONDURAS DEVLET BAŞKANI HEDEFTE
Bu haliyle de uslanmayan Carriles, aşırı sağcı ve kontrgerilla faaliyetleri yürüten çevrelerde daha da ciddiye alınır oldu. Garip ihaleleri devam etti. Örneğin 1994'te Honduras Ordusu Gizli Servis Şefi Guillermo Pinel Cálix ile demokrat devlet başkanı Carlos Roberto Reina’ya karşı bir suikast planı yaptı. Carlos Roberto Reina, o zaman Küba ile ilişki geliştirmeye karar vermişti ve kendisine karşı çıkan ordunun gücünü sınırlamaya çalışıyordu.

Posada Carriles, devlet başkanı Carlos Roberto Reina’nın ortadan kaldırılmasının çocuk oyuncağı olduğunu söylüyor ve suikast karşılığında gizli servis şefi Pinel Cálix’ten Honduras karasularındaki bir Küba yük gemisinin batırılmasını istiyordu. Bu da Guillermo Pinel Cálix için çocuk oyuncağı idi. O tarihlerde Honduras’ta gerçekten de bazı bombalar patlamış ama bombalar devlet başkanı Reina’nın yanına bile yaklaşamamıştı. Pinel Cálix, Carriles’in ciddiyetinden şüpheye düştü ve bu alışveriş başladığı gibi bitti.

Posada Carriles bundan sonra hemen sadece Fidel Castro’ya konsantre oldu ve bütün planlarını onu öldürmek için yaptı. İlk suikast planını 1994 yılındaki Kolombiya Cartagena’daki İbero-Amerikan zirvesi için hazırladı. Ancak, bu zirvede protestocu göçmen Kübalılar, Castro’yu sadece uzaktan aracı geçerken görebildi. Carriles, bunların içindeydi. 1997'de Havana’daki bir dizi otel bombalamalarını görüyoruz. 1998'de ise Santo Domingo’da suikast hazırlıkları içindeyken, suikast arkadaşının ihbarı yüzünden az kalsın yakayı ele veriyordu.

BUSH BIRAKILMASI İÇİN TELEFON ETTİ
Posada Carriles, 2000 yılındaki Panama-City’deki İbero-Amerikan zirvesine daha hazırlıklı geldi. Castro’nun üniversitedeki konuşması sırasında havaya uçurulması planlanmıştı ve Carriles’e bu iş için üç kişi de yardım edecekti. Küba gizli servisi Carriles’in kendilerinden önce oralara gelmiş olabileceğini Panama polisine haber verince, dörtlü yakalandı. Suikast hazırlığının ciddi olduğu görüldü. Kafadarlar 7 ila 8 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldı.

Panama’da da garip bir oyun oynandı. Posada Carriles’in, 2004 yılında daha 4 yıl yatması gerekirken, devlet başkanı Mireya Moscoso tarafından 'insani nedenlerle' cezası affediliyor. Hem de bu affı devlet başkanı Mireya Moscoso, görev süresinin bitmesine birkaç gün kala yapıyor. Neden? Çünkü sağcı devlet başkanı Moscoso, birkaç gün sonra görevi devredeceği solcu devlet başkanı Martín Torrijos’un, Carriles’i Küba ya da Venezuela’ya teslim etmesinden korkuyordu. En azından ABD bunu istemiyordu. O dönemde Başkan George W. Bush’un Mireya Moscoso’ya bizzat telefon ederek “konuyla ilgilen” dediği konuşulmuştu. Carriles serbest kalır kalmaz ABD büyükelçiliğinin sağladığı sahte pasaportla Honduras’a uçtu ve izini kaybettirdi.

Yıllar sonra Panama yüksek mahkemesi dönemin Adalet Bakanı Arnulfo Escalona, Emniyet Genel Müdürü Carlos Bares ve Göçmen Dairesi Genel Müdür Vekili Javier Tapia hakkında görevi kötüye kullanmaktan ve Carriles’i serbest bırakmaktan dava açtı.

ABD’DE ORTAYA ÇIKTI AMA
2005 yılı Mart sonunda Miami’da tekrar ortaya çıktı. Honduras’tan ABD’ye gelmesiyle ilgili üç hikâye var. Kendisi “gayet norml yollardan, gayet normal bir yolcu gibi geldim” diyor. İkinci hikâye ise, kaçakçı gemileriyle deniz yoluyla geldiği yönünde. Üçüncü hikâye ise, illegal yollardan Meksika’ya oradan da Texas’a geldiği yolunda. (Şimdiki yargılama bu girişle ilgili ifadeleri de kapsıyor.) ABD belki Latin Amerika’da işine yarayan Posada Carriles’i ülkede istemiyor. Belki de eski düzen değiştiği, eski 'Bosslar' ortadan kaybolduğu için Carriles sahipsiz kaldı.

2005’te Miami’de tekrar ortaya çıktığı günden beri ABD makamları Carriles’ten kurtulmaya çalışıyor. Ancak bunu yaparken de Carriles’i Küba ve Venezuela gibi isteyenlere değil istemeyenlere vermeye çalışıyor. Venezuela ve ABD arasında 'suçluların değişimi' anlaşması olduğu halde ABD, Carriles’i bu ülkeye vermiyor. Venezuela, bu karararı haklı olarak 'terörizmle mücadelede ikiyüzlülük' olarak değerlendiriyor. Geldiği ülkeler arasında bulunan Kosta Rica, El Salvador, Guatemala, Honduras, Kanada, Meksika ve Panama ise Carriles’i istemiyor. ABD ise bu ülkelere göndermek için can atıyor.

Carriles, hakkındaki ağır ithamlara ve Venezuela’nın istemesine rağmen 2007 yılı Mayıs ayında 350 bin dolar kefalet karşılığında serbest bırakılmıştı. Bir ay sonra bu kefaletten de vazgeçildi. Tekrar yargılanmasına 11 Ocak 2011'de başlandı. Posada Carriles şimdi yargılanıyor ama işlediği suçlardan değil, ABD’ye yalan söylemekten. Posada, yalancı şahitlik yapmak ve adaleti engellemek gibi göçmenlikle ilgili 11 suçla yargılanıyor ve alacağı ceza en fazla 5 yıl hapis olacak. ABD makamları 82 yaşındaki Carilles’in hapiste ölmesi için bu 5 yılın yeteceğini düşünüyor.
Francisco Chávez Abarca 30 yıl aldı
Luis Posada Carriles ile çalışan ve Küba’daki bir dizi bombalamalardan sorumlu tutulan Francisco Chávez Abarca yılbaşından birkaç gün önce Küba’da 30 yıla mahkûm edildi. El Salvador yurttaşı Abarca, Venezuela’ya girişte sahte kimlikle yakalandı, gerçek kimliğini ve suçlarını söyleyince Küba’ya gönderildi.

Francisco Chávez Abarca, 1997 ve 1998 yıllarında Havana’da meydana gelen otel bombalamalarından yargılandı ve ceza aldı. Patronu Luis Posada Carriles ise, şimdiki yargılamalardan en fazla 5 yıl alacak. Bu konu kendisine sorulmadı bile. 1976’daki uçak düşürme ve 73 kişinin ölümü gündeme bile gelmiyor.

Abarca ve Carriles’in 1980'lerde El Salvador’da tanıştıkları bildiriliyor. Carriles, o dönemde Nikaragua’da devrimci Sandinistlere karşı Kontralara yardım etmek için CIA’nın görevlisi olarak El Salvador’da idi. Burada Kontralarla uyuşturucu ve silah ticareti yaptığı da iddialar arasında. Francisco Chávez Abarca ve Carriles’in tanışması Francisco daha bir çocukken babası vasıtasıyla olmuş. Francisco uyuşturucu ve silah kaçakçısı olan babasından hem işin inceliklerini hem de baba dostu Carriles’i miras aldı. Francisco,  Carriles için aslında tam aradığı adamdı. Daha doğrusu bir nevi, kendisi yetiştirdi. Carriles, iki arkadaşıyla birlikte Francisco’yu Küba’ya gönderdi ve bombalamaların bir kısmını gerçekleştirdi. Bir İtalyan turist ölünce önce iki arkadaşı yakalandı ve yargılandı. Francisco kaçtı ama arkadaşları hem onu hem de Carriles’i ele verdi.  

Chávez Abarca’nın bu olaydan sonra yakalanıncaya kadar Carriles için çalışıp çalışmadığı kesin değil. Francisco Chávez Abarca hakkında 2005-2007 yılları arasında El Salvador’da oto hırsızlığından hapiste yattığı dışında kesin bir bilgi yok. Geçen yıl temmuz ayı başında Venezuela’ya girişte yakalanan Abarca, yakalanır yakalanmaz, Posada Carriles’in kendisini gönderdiğini ve daha önceki suçlarını itiraf etti. Abarca, Venezuela’ya geliş nedenini de eylül ayında yapılacak parlamento seçimleri öncesinde ülkede huzursuzluk yaratacak bombalamalar gerçekleştirmek olduğunu itiraf etti.

Abarza’nın eşi, kocasını El Salvador gizli servisinin görevlendirdiğini açıkladı ama beklenildiği gibi El Salvador Devlet Başkanı Mauricio Funes iddiaları reddetti. Abarza, 8 Temmuz’da hemen Küba’ya gönderildi. Yargılamadan önce televizyonlara çıkarıldı ve Posada Carriles hakkında ağır ithamlarda bulundu. Açık açık onun emrinde çalıştığını anlattı.
 
Almanya’da yayınlanan Die Tageszeitung’un Küba uzmanı muhabiri Toni Kepeler, Francisco Chávez Abarca’nın lakabının 'El Panzón' yani 'yağ tulumu' olduğunu söylüyor ve 38 yaşındaki teröristin 30 yıl diyet yaparak kilo vereceğinin kesin olduğunu belirtiyor.

***

Ne anlatır Mağrip isyanları
16 Ocak 2011

Arap yarımadası ve Kuzey Afrika’da yaklaşık iki aydır süren gösterilere bakarsak,  bu zamana kadar görülmemiş bir gelişmeyle karşı karşıyayız. Arap dünyası ekmek, aş, iş ve bireysel haklar için kıpırdanmaya başladı.

Geçen iki ay içinde sadece Tunus ve Cezayir’de değil birçok Arap ülkesinde “bireysel haklar” ve “ekmek” için gösteriler meydana geldi. Örneğin bu zamana kadar en suskun ülkelerden biri sayılan Kuveyt’te bile polisler bir hukuk profesörünü sokak ortasında dövünce gösteri oldu. Geçen hafta Suudi Arabistan’da 250 öğretmen gelecek kaygılarını dile getirmek için gösteri yaptı. Ürdün’de üç işçinin ölmesi üzerine hükümet binası önünde yüzlerce insanın gösteri yapmasının üzerinden de çok zaman geçmedi. Yine Suudi Arabistan’da kasiyer olarak çalışmak isteyen kadınları engelleyen fetvaya karşı, ilk kez açıktan karşı çıkanlar oldu.   

Her ne kadar Tunus ve Cezayir’de yaşananlar öne çıksa da aslında bütün Arap ülkeleri kaynıyor. En batılı Arap ülkeleri arsında sayılan Mağrip ülkelerindeki huzursuzluklar sanki birbirinden geçmiş gibi.  Zaten hem tarihleri hem de eski ve yeni efendileri aynı olan Mağrip ülkelerinin kaderlerinin ayrı olmasını beklemek saçma olurdu.

Tunus gençliğinin poliste onuru kırılan bir gencin intiharı üzerine sokaklara dökülerek başlattıkları  “onur isyanı”, Cezayir’de temel gıda maddelerine yapılan zamları protesto eden halkın “ekmek isyanı”  halkın kendi talepleri için, iktidara karşı düzenlediği isyanlar.

KENDİSİ İÇİN BİRŞEY İSTEMEK
Bütün bu gösterilerin hiç biri İslamcı muhalefet tarafından düzenlenmiyor. Gerçekten özgürlük isteyen, batılı ve çoğu kez de teknik eğitim almış işsiz gençlerin ya da kötü koşullarda çalışan genç işçilerin başlattığı yeni bir dalga bu. Birey olmak, özgürlükler ve ekmek tartışması ya da isyanları,  devlet ve iktidar tartışmasına da sıçradı.  Bazı entelektüeller de devletlerden, bu gösterileri, rejimlerin “çağa uymaları için” değerlendirmeleri gereken fırsatlar olarak algılamalarını istiyor. Bir nevi “krizi fırsata çevirme çağrısı” yani.

Etkili Arap entelektüellerinden Ürdünlü Abdul Rahman El Reşid, yeni dalgayı şöyle değerlendiriyor:

“Göstericiler sadece dükkânların ve hükümet binalarının camlarını kırmakla kalmıyorlar, bu zamana kadar kişiel hakları için sokağa çıkıp gösteri yapma psikolojik bariyerini de kırıyorlar. Egemenler bu zamana kadar küçük küçük farklı yerlerde boy gösteren gösterilerin durdurulması için her yolu deniyorlar. Bir yerde cidden patlayan bir gösterinin bütün Arap dünyasında domino etkisi yapmasından korkuluyor… Çünkü her ülke kendi içindeki fırtına öncesi sessizlikten korkar oldu… ”

Arap dünyasının nüfusunun son 30 yılda 180 milyondan 360 milyona çıkarak ikiye katlandığını saptayan entelektüeller, bunun karşılığında ne altyapıya ne de özgürlüklere dair yapısal bir değişikliğin olmadığını anlatıyorlar. 2030 yılına kadar en az 150 milyon kişinin daha nüfusa katılacağı hesaplanıyor.

Arap âleminin zaten şimdiden nüfusunun üçte ikisinin 30 yaş altı olduğu hesaplanırsa, önümüzdeki dönemde genç işsizliğin ve gençlik taleplerinin sadece radikal İslamcılara “malzeme” oluşturmayacağı “demokratik devrime” ciddi bir güç katacağı da tartışılan meseleler arasında.

Belki bu zamana kadar petrol gelirleriyle herkese ev, besin ve enerji sağlayan rejimlerin, bundan sonra hem petrolün biteceğini hem de “aydınlanmış insan”ın tanrı, yiyecek ve barınaktan başka ihtiyaçlarının da olduğunu hesaplamaları gerekecek.  

NEDEN MAĞRİP ÖNCELİKLİ
Ekmek, iş ve özgürlük gösterileri neden Mağrip’e başladı? Önce bu soruya cevap bulmaya çalışalım. Özellikle petrolü olmayan ve yeraltı zenginlikleri açısından zayıf sayılan bazı Tunus gibi Kuzey Afrika ülkeleri, ABD’den gelen petrol paralarına değil,  Avrupa Birliği ülkelerinin yatırımlarına bel bağlamışlardı.

Daha doğrusu, bu ülkeler daha iyi koşullara ulaşmak, krizde olan ekonomilerini kalkındırmak için,  Avrupa ülkelerinin ucuz işgücünden yararlanmak üzere ülkelerine gelip fabrika açmalarını bekliyorlardı.  Hem ABD’deki 11 Eylül saldırısı hem de diğer “İslamcı terör” saldırıları bir yandan, ekonomik kriz diğer yandan, Avrupalıların başta Kuzey Afrika olmak üzere Arap ülkelerine yeni yatırım yapmalarını,  fabrikalarını buralara taşımayı engelledi. Hatta tersine göç bile oldu. Kendi ekonomileri olmayan bu ülkelerdeki,  gıda maddelerinden teknolojiye kadar olan dışa bağımlılık, artık sürdürülebilir bir durumdan çıkmak üzere.

Mağrip’te olup bitenleri anlamamız için öncelikle Mağrip’teki statükoyu ve bu statükonun Avrupa ile olan ilişkisini anlamamız gerekiyor.  Birincisi Mağrip yakın tarihinde başta Fransa olmak üzere bir Avrupa sömürgesiydi ve şimdi de yine başta Fransa olmak üzere bir Avrupa “yeni sömürgesi”. İkincisi, Avrupa Mağrip’te bir yandan tıpkı Batı’nın bir zamanlar Irak’ta Saddam’ı desteklemesi gibi “Batı yanlısı, Şeriat karşıtı, laik dikdatörleri” destekliyor, diğer yandan Fas gibi “demokratik krallıkları” destekliyor. Yani batı ülkeleri çok övündükleri ve önüne gelen her ülkeye dayattıkları “Avrupa demokrasisini” bu ülkelere dayatmıyor, aksine, darbecilerle,  krallarla, seçilmiş dikdatörlerle al takke ver külah yaşayıp gidiyor.

Zaten yeterince Arap göçmen aldığını düşünen Avrupa, Mağrip ülkelerinde herhangi bir rejim değişikliği istemiyor. Çünkü değişiklik sonrası milyonlarca Arabın İspanya, Fransa ve İtalya başta olmak üzere Avrupa ülkelerine gelmesinden korkuyor. Ayrıca, statüko değişirse, Suudi Arabistan’ın, ABD’nin ya da İran’ın etkisinde bir ülkeyle karşılaşmaktan dolayısıyla bölgede nüfuzunun azalmasından korkuyor. Petrolü ve yeraltı zenginliği olmayan bir Tunus’u kaybetmek Avrupa için belki ucuz turizm cenneti ve potansiyel ucuz işgücü kaybetmek dışında bir kayıp olmaz ama özellikle Libya ve Cezayir yeraltı zenginlikleri açısından öneme sahip.

Avrupa Mağrip’ten göç, terörle mücadele ve uyuşturucu ticaretine karşı önlem konusunda istediklerini aldığı müddetçe ülkelerin “içişlerine” karışmama yüce prensibini uyguluyor. Sadece Mağrip’ten göçmen gönderilmesi değil, bir de Afrika’dan gelen göçmenleri bu ülkeler Avrupa’ya salmadıkaları için Avrupa’dan para ya da kredi alıyorlar. Örneğin Libya, Avrupa’nın bazı ülkelerinin sığınmacı kamplarını işletiyor. Son yıllarda özel hapishane işletmeciliğine bile talip oldu.

FASLI GENÇLER İSPANYA’DA
Cezayir ise, yeraltı zenginliklerine sahip olsa da sosyal adaletsizliğin ve adaletsiz gelir dağılımın en yoğun yaşandığı ülkerden biri. Son yıllarını iç savaş ve iktidar kavgalarıyla harcamış Cezayir,  tıpkı Tunus gibi uzun yıllardır aynı devlet başkanı tarafından yönetiliyor. Son dönemdeki “ekmek savaşı” Bouteflika rejimine karşı İslamcılar dışında da bir tepki olduğunu gösteriyor ama bunu örgütleyecek bir politik parti ortada yok.  

Bu iki ülkeyle kıyaslandığında Mağrip’in en “demokratı” görünen Fas’ta ise,  Kral 6. Muhammed, bir yandan habire bizim AKP gibi reform üzerine reform yaparken diğer yandan “ılımlı İslam dikdatörlüğünü” garanti altına alacak reformlar yapmaktan geri durmuyor.  Kral 6. Muhammed aslında Tunus ve Cezayir’in dikdatörlerinden bir tek yönünün Avrupa’dan çok ABD’ye dönük olmasıyla ayrılıyor. Fas’ta gençlerin, sokaklara dökülmemelerinin en önemli nedeni, Fas son 20 yılda Avrupa’ya en çok göç veren ülkelerin ilk sıralarında olması. 4 milyon Faslı Avrupa’ya göç etti ve bunun sadece İspanya’da inşaatlarda çalışanlarının sayısı 1 milyonu buluyordu. İspanya’da inşaat patlaması gerçekleştiren Faslılar, Tunus ve Cezayirliler krizden sonra geri gönderiliyorlar.

KİTAP YOK EKMEK DE YOK
Şimdi biraz tekrar rakamlara bakalım. Bütün Arap dünyasından yapılan mamul mal ihracının toplamı İsrail’in ihracatından daha az. Eğer bir ülkenin petrolü yoksa sadece bu bilgi bile, o ülkenin durumunun vahametini ortaya koyuyor. Yani Arapların birbirlerine ya da dış dünyaya petrol dışında sattıkları hemen hiç bir şey yok.

Polisten dayak yediği için, onuru kırılıp intihar eden üniversite mezunu Arap gencinin bu durum karşısında da gururun kırılacağı kesin. Tunus’ta “gurur isyanı” başlatan gençlerin herhalde çözümü artık Arap birliği milliyetçiliği olan modası geçmiş Nasırcılıkta ya da radikal İslamcılıkta aramayacak kadar  “iyi yetişmiş” olduğu da kesin.

Her ne kadar hala bütün Arap ülkelerinin, başka dillerden tercüme ettikleri kitapların bir yıllık toplamı sadece Yunanistan’ın kendi diline çevirdiği kitapların beşte biri kadar olsa bile, internet ve televizyonlar özgürlüğün kapılarını daha fazla açıyor. Belki de bunun için çoğu Arap ülkesi interneti yasaklıyor. Tunus’ta son gösterilerin kazanımlarından biri “sınırsız internet” erişimi oldu. Belki de isyanların Mağrip’te başlamasının ikinci nedeni “bireysel aydınlanma”nın buralarda daha yüksek olması.

EKMEĞİ OLMAK BİREY OLMAK DEMEK
Radikal İslamcıların anti semitizmi veya İsrail düşmanlığı belki cazip gelebilirdi bu gençlere ama 360 milyonluk Arap dünyasından beş kat daha fazla kitap çeviren Yunanistan karşısında ne yapacaklarını da radikal İslamcılara herhalde soruyorlardır artık gençler. “Biz niye böyleyiz” sorusu “bizim neden ekmeğimiz yok” sorusuyla bütünleşince, herhalde gurur kırılmasıyla yetinmeme başlıyor. Ya da meselenin gururla sınırlı olmadığı anlaşılıyor. Şanlı tarih, şanlı dinimiz ve şanlı devletimiz karın doyurmayınca, herkes kendi şanını sokaklarda mı aramaya başlıyor?   

Mağrip’teki çeşitli kentlerdeki gösterilerin hemen hepsinin “ekmek davası” etrafında dönmesi ekmeğin de dünyaya açılmayla mümkün olduğunu bize gösterdi.     “Herkese ekmek, herkese iş”  sloganı, aslında önemli oranda “birey” olmanın ve artık nüfuzlu cemaat, aşiret, aile gibi iktidara yakın olmayanların da “kölelikten çıkmak istediğini” gösteriyor. Bu zamana kadar “din” için ya da başka dinlerin boyunduruğu altında kalmış dindaşları için sokağa çıkan insanların, artık kendileri için sokağa çıkmalarının Arap tarihinde bundan sonraki önemi daha iyi görülecek. 

Arap bilim insanlarının Birleşmiş Milletler raporlarına da giren, ülkeleri için acilen alınması gereken tedbirlere bakıldığında ortak noktalar şöyle sıralanıyor: Devlet gelirleri kimseye rüşvet ya da beleş verilmemeli aksine bu gelirler hastane, okul, cadde gibi kamusal yatırımlar için harcanmalı. Bütün Arap aleminde ilişkilerin ve torpilin değil mesleki donanım ve ehliyetin önemsendiği bir “iş hayatı” yaratılmalı.

Tunuslu gençlerin istedikleri de sadece bunlardı.      

DIŞ ÜLKE YOK, DIŞ ÜLKEYE KARŞI DEĞİL
Mağrip’teki gösterilerin bu zamana kadar Arap ya da islam aleminde tanık olmadığımız diğer bir ayırıcı yanı ise, bu gösterilere hiçbir yabancı ülkenin etkisinin olmaması ya da bu gösterilerin ülke tarafından diğer bir ülkeye karşı düzenlenmemesiydi. Asıl bu özellik, gösterilerin gücünü ve ülke iktidarlarının korkması gereken yanını oluşturuyor. Çünkü İslam ülkelerindeki önemli gösterilerin ya diğer bir ülkeye karşı olduğunu ya da devletler tarafından düzenlendiğini biliyoruz.   

Hem Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin hem de Amerika ve batının Arap aleminde “gösteri düzenleme gücü”ne sahip olduğunu unutmamak gerekiyor.  Örneğin 2005 yılında Lübnan’daki “Sedir devrimi” ya da Arap baharı olarak değerlendirilen Suriye karşıtı gösteriler herhalde halkın inisiyatifiyle gerçekleşmemişti.  Filistin’i destekleyen ve İsrail’i kınayan gösteriler, Muhammed karikatürüne karşı düzenlenen ya da büyük şeytan ABD aleyhine olan gösterileri de devlet gücüyle başka devletlere karşı düzenlenen gösteriler kategorisi içinde değerlendirmek gerekiyor.

Oysa son gösteriler tam tersine bir seyir izledi. Hatta göstericiler ne batıdan ne de Arap aleminden “devletler düzeyinde” destek bulamadı ama “sivil destek” hem batıdan hem de Arap aleminden yeterince geldi. Örneğin Fransa, İsviçre ve Almanya’da Tunus hükümeti aleyhine gösteriler yapıldı, eylemler düzenlendi. Zaten Paris baliyölerini habire ateşe verip duran çocukların bir kısmı da Mağrip’li değil miydi?

Ben Ali: Sen anladın onu…
Tunus Devlet Başkanı Zeynel Abiden Bin Ali herhalde yeryüzünde gelmiş geçmiş en “kibar kalpazanlardan” biri. Protestolardan sonra tepetaklak olacağını anlayan Bin Ali, televizyona çıkarak, ağlamaklı bir sesle olup bitenlere ne kadar üzüldüğünü anlattı ve 2014’ten sonra tekrar aday olmayacağını açıkladı.  Bir lütufta daha bulunarak devlet başkanlığına seçilme sınırı 76 yaşını değiştirmeyeceğini söyledi. Zaten 23 yıldır devlet başkanı olan, anayasadaki “devlet başkanı üst üste iki kez seçilir”  maddesini değiştiren Bin Ali, böylelikle postu kurtarmaya çalışıyor.
Hoş Fransa kendine “göstericilerle diyalog yolu bulmalısın. Tek yolun bu” diye ayar vermeseydi bütün bunları yapıp yapmayacağı bilinmez. Tekrar aday olmayacağını açıkladığı TV konuşmasında timsah gözyaşları içinde özgürlüğünü sağlayacağını, daha fazla kan dökülmesine izin vermeyeceğini, temel gıda maddelerine zam yapılmayacağını açıkladı. Üstelik bunları daha önce kullandığı “Üstün Arapça” ile değil, yerel bir dille yaptı. Olup bitenlerin bütün suçunu ise adamlarına attı. Klasik zorda kalınca yakınlarını satan despot politikacı tipine örnek oluşturdu.  

Bin Ali önce İçişleri Bakanı’nı ve Genelkurmay Başkanı’nı görevden aldı. Ama göstercilere kötü davrandıkları için değil, zamanında gösterilere müdehale edemedikleri ve askerin tarafsız kalması üzerine bunu yaptı.   Rusya’dan İran’a, Türkiye’den Bali’ye kadar seçimlerde gözlemci gönderen Avrupa, Cezayir’de ya da Tunus’taki seçimlerin, Fas’taki demokrasinin birer komedi olduğunu görmek istemiyor. Örneğin, 23 yıldır devlet başkanı olan Bin Ali’nin yüzde 96’larla nasıl seçim kazandığını da soran yok.
Tunus, Zeynel Abidin Bin Ali’nin son dönemlerinde ciddi bir polis devleti haline geldi. Batılı kaynaklar, İçişleri Bakanlığı personelinin 1 milyon 300 bin kişiye ulaştığını belirtiyor.  Yaklaşık 10 milyonluk ülkede sadece sokak polislerinin sayısı ise 300 bin kişi. Kısıtlı iş imkânları bulunan ülkede, işe yarayan bütün sektörlerin devlet başkanının akrabalarının elinde olduğu ve “dayısı” olmayan hiç kimsenin bir kuruş kazanamadığını ve boğaz tokluğuna bile iş bulamadığını belirtiyor. Herne kadar kıyı bölgelerinde gençler, turizmden birkaç karnını doyursa da, artık içerlerden gelen işgücü ayesinde buralarda da acımasız rekabet olduğu ve hiç kimsenin karnının doymadığı belirtiliyor.  Özellikle 2001 krizinden sonra Tunus’un ekonomisi gün geçtikçe daha da bozuldu.

Devlet Başkanı Habip Burgiba, 1987’de tıpkı Bülent Ecevit’in Başbakanlığı’nın son döneminde hastalanması gibi hastalanınca, bunun üzerine,   Burgiba’yı  “elverişsiz” ilan edip, darbeyle yerine Zeynel Abiden Bin Ali geçti. 23 yıldır iktidarda olan Bin Ali’nin bu vartayı nasıl atlatacağı merak konusu. Belki de siz bu yazıyı okurken Bin Ali, soluğu başka yerlerde almış olabilir.

Ancak Tunus’ta iktidarı devralacak güçlü bir muhalefet partisi yok.  İktidar partisi dışında üç küçük parti bulunuyor.

***
 
İmdat, komünistler komünizmi savunuyor!
09 Ocak 2011

Almanya’da Sol Parti’de (Die Linke) bir süredir program tartışması yürütülüyor. Program tartışmasının bir ucunda partinin “Marksizm’e açık dogmatik kanatı” bulunuyor diğer tarafta ise 'reformist-pragmatist kanat' olması gerekirken; aslında basını, hükümeti, organik aydınları, liberal teorisyenleri ile bütün Almanya iktidarı yer alıyor. Ya da şöyle demek daha doğru: Parti içindeki Marksist ve komünistlere karşı ülkenin bütün sağcıları, liberalleri, neo-liberalleri 'reformist kanat'ta birleşti.

Bir yanda 'dogmatik sol', diğer yanda 'reformistler, yenilikçiler' ve onların da arkasında hükümet, yandaş medya, liberal aydınlar, organik aydınlar. İlişki bir yerlerden tanıdık değil mi?

Almanya’yı hiç tanımayan birinin yolu bu günlerde Almanya’ya düşse ve ülke gazetelerini okusa, herhalde komünistlerin iktidarda olduğunu ya da iktidara gelmek üzere olduğunu zanneder. Ya da ne bileyim, komünistlerin 'komünizmi savunarak' büyük bir skandala imza attıklarını falan düşünür. Çünkü hemen bütün medya Die Linke’nin komünizmi savunduğundan dehşete düşmüş bir biçimde söz ediyor. Ancak Almanya’daki 'yarılma'nın Türkiye’deki 'yarılma'dan önemli bir farkı var: Almanya’daki liberaller kendilerine 'Marksist' ya da 'solcu' demiyor.

SÖYLEMEDİKLERİN İÇİN CEZALANDIRILMAK
Bardağı taşıran damla, Die Linke Eşbaşkanı Gesine Lötzsch’ün sol gazete 'Junge Welt'e geçen pazartesi 'Komünizme (giden) yollar' başlıklı bir yazı yazması oldu. Normalde bu yazı hiç kimsenin dikkatini çekmemesi lazım gelen bir makale olmalıydı ama bir süredir komünistlere karşı pusuda bekleyen taraf, sonunda istediklerini ele geçirmiş gibi yazının üstüne atladı. Lötzsch, birçok kesim tarafından yerden yere vuruldu ama yazısında daha çok 'özünde komünizmi savunduğu için değil, komünizmi karalamadığı için' eleştirildi. Alman sağı ve liberalleri, açıkça Lötzsch’ten “sen nasıl komünizmin ve Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin kurbanlarından, Sovyetler Birliği’ndeki, Kore’deki, Çin’deki kurbanlardan söz etmezsin” diye hesap sormaya kalktı. Evet, abartmıyorum gerçekten de basın ve iktidar partisi, sosyal demokratlar, yenilikçi sol, Lötzsch’ün,  komünizmi 'nihai amaç' olarak savunması karşısında kendinden geçti. Oysa, Gesine Lötzsch, anti kapitalist olduğunu, sosyalist olduğunu, düzenin değişmesi gerektiğini ilke edinmiş bir partinin eşbaşkanı.

Faşizm nerede başlıyordu, neydi? Söyledikleriniz ya da sahip olduklarınız için sorgulanmanız değil, söylemediklerinizi neden söylemediğiniz ya da sahip olmadıklarınıza neden sahip olmadığınız için de sorgulanmanız gibi bir şey değil miydi?

ROSA LUXEMBURG İŞİ BOZUYOR
Aslında Lötzsch’ün makalesi öyle ahım şahım bir komünizm güzellemesi de değil. Lötzsch, yazıya güzel bir anekdot anlatarak başlamak istiyormuş gibi görünüyor. Şunları yazıyor: “Thomas Edison demiş ki, ‘Ben başarısız olmadım, sadece işlemeyen 10 bin tane yol buldum.’ Ne büyük bir kendine güven! Solcular, işe yaramaz kaç tane yol denedi? 100 müydü yoksa 1.000 miydi? Ama kesinlikle 10 bin değildi. Sorun da tam burada: Biz çoğu kez haritada parmağımızla yol arıyoruz. Komünizmin yolunu, ancak onu bulmak için yola koyulur ve muhalefette ya da iktidarda onu denemek istersek buluruz.”

Lötzsch, 15 Ocak 1919’da öldürülen Rosa Luxemburg adına Berlin’de cumartesi günü düzenlenen anma konferansına da katılacağını açıklamıştı. Bu metin, anma konferansında yapacağı konuşmanın önceden yayınlanan metniydi. Aslında ilk bakışta bu konferansa katılmasında da bir problem olmaması lazım, çünkü zaten partinin vakfının adı Rosa Luxemburg Vakfı.

Ama sorun tam da burada başlıyor. Bir kere Alman sağı ve liberalleri Rosa Luxemburg’un anılmasından hiç hoşlanmıyor. Ama Die Linke ve diğer Marksistler yıllardır ölüm yıldönümünde, çeşitli etkinliklerle Rosa’yı anar. Bunlardan en önemlisi, Alman solcularının 15 Ocak’ta Rosa’nın mezarını ziyaretidir. Binlerce insanın katıldığı bu ziyaret adeta bir gövde gösterisine dönüşür. Gesine Lötzsch de yıllardır hem bu yürüyüşe katılır, hem de partinin milletvekili ve eşbaşkanı olarak Luxemburg ile ilgili etkinliklerde yer alır. İkinci mesele ise, ki bu daha önemli, yürüyüşün yaklaştığı bu günlerde, Lötzsch’ün şu bahsettiğimiz panele katılması. Çünkü bu paneli parti içindeki reformistler de canı gönülden istemiyor. Paneli Marksistlere yakın 'Junge Welt' gazetesi düzenliyor. Çünkü, panele katılanlar öyle yenilir yutulur cinsten isimler değil: Alman Komünist Partisi Genel Başkanı Bettina Jürgensen, eski RAF 'teröristi' Inge Viett, Antifa Berlin’den Claudia Spatz (Berlin’deki radikal Antifaşist Grubu’nun temsilcisi) ve bir şirkette işyeri temsilcisi sendikacı Katrin Dornheim...

KOMÜNİZME NEREDEN GİDİLİR?
Gesine Lötzsch’ün Rosa Luxemburg ile ilgili söylediği sözler çok güzel şeyler:

“Komünizm, birlikteliğe, toplumculuğa vurgu yapıyor; liberalizm de kişinin, tek tek bireylerin haklarına vurgu yapıyorsa, Rosa Luxemburg her ikisinin birlikte olabileceğine vurgu yapmıştı. İktidarın ve mülkiyetin en yüksek oranda birlikte kullanımı için toplumsal kontrolünün sağlanması bir yanda olmalı; diğer yanda ise, en üst düzeyde kişisel özgürlük ve gelişme imkânıyla radikal toplum eleştirisinin yapılması sağlanmalıydı. Özgürlüğü olmayan bir toplumsallık Rosa için, yeni bir hapishaneden başka bir şey sayılmazdı ve eşitliğin sağlanmadığı bir toplum da onun için her zaman sadece bir sömürü toplumuydu. O toplum ve ekonomi üzerinde halkın egemenliğini savunurken aynı biçimde farklı düşünenlerin özgürlüğünü de savundu. Bunun için hem Sovyetler Birliği’nin parti komünizmi ondan hoşlanmazdı hem de burjuvalar ve liberaller. Tam da bu nedenlerle, Rosa Luxemburg partimiz için, işçi sınıfı hareketi tarihinin en önemli kişilerinden biridir…”

Lötzsch, demokratik sosyalizmin bir alternatif olduğunu, Luxemburg’un da belirttiği gibi, sosyalizmin ideal, zekice hazırlanmış bir reçete olmadığını, aksine reel durumlarda verilen reel mücadelelerden doğacağını savunuyor. Şimdi Lötzsch’ün bu sözlerinden 'haksız' reel sosyalist deneyimlere duyulan özlemden çok 'özgürlükçü sola dair özlem' olduğunu söylemek daha doğru değil mi? Ama bu sözlere verilen tepkilerden bile anlıyoruz ki, özgürlük hiçbir zaman burjuvalara ve liberallere bırakılamayacak kadar ciddi bir işmiş.

Bir de panelin adı da ortalığı karıştırmış olabilir: Komünizme nereden gidilir? Sol reformizm mi yoksa devrimci strateji mi? Kapitalizmden çıkış yolları

LÖTZSCH NE DEDİ, KİM NE DİYOR?
Liberal entelektüellerin ironik dalga geçmelerinden sağcıların 'Leninist mantığı' lanetlemelerine kadar Lötzsch geçen pazartesi gününden bu yana hedefte. Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) Genel Sekreteri Hermann Gröhe, “Skandal komünizm özlemi. Asıl amaçları düzeni yıkmak” diye rapor verdi. Gröhe, "hâlâ Rosa Luxemburg‘tan söz ediyor, sistem değişikliği istiyorsa, buna tahammül edemeyiz” demeyi ihmal etmedi. CSU Genel Başkanı Horst Seehofer ise doğrudan Die Linke’nin yasaklanmasını istedi. Sosyal Demokrat Parti Grup Başkanı (SPD) Frank-Walter Steinmeier,  Die Linke’nin “70 yıllık esaret ve ekonomik kötü yönetime geri dönüş özlemi içinde olduğunu görünce saçımı başımı yoluyorum” dedi.

Junge Welt gazetesi internet sayfasında hâlâ duran Gesine Lötzsch’ün metninde 'dogmatikler' ve 'reformistler'in kavga edecekleri hiçbir yan yok. Bir tek 'komünizm' sözcüğü dışında metne aslında yenilikçiler de karşı çıkmıyor. Hatta reformistlerin önce gelen temsilcilerinden Thüringen Eyaleti Die Linke Meclis Grup Başkanı Bodo Ramelow, kendileri üzerinden solcuların dövüldüğünü fark etmiş olacak ki, “komünizm sözcüğünü kullanmazdım ama bu metne ben de imza atardım. Hele Lötzsch’ün ya da Die Linke’nin Gulak inşa etmeyeceğini herkes biliyor. Daha önce komünizmi açık bir biçimde reddetti ve demokratik sosyalizm hedefini açıkça savundu” diye açıklama yapma gereği duydu.
Reformculardan Berlin Eyaleti Başkanı Klaus Lederer’in sözleri daha dikkat çekiciydi: “Biz Lötzsch’ü bu zamana kadar Die Linke’yi komünist partiye çevirecek bir başkan olarak tanımadık. Şimdi bu kararını değiştirecek bir neden de göremiyoruz” Tabii reformcular, hem 'parti etiğine uygun' davranmak hem de Lötzsch’ü parti içindeki Komünist Platform’a daha da yaklaştırmak istemedikleri için bu tür demeçler verdiklerini düşünenler de var. Belki de “büyük yarılma geciksin” diye düşünüyorlardır.

Bizdeki yarılmanın “bunlar Ergenekoncu”, “darbeci” gibi demeçlerle genişlediği hatırlandığında, Alman Solu’ndaki yarılmanın bayağı kibar gittiğini düşünmek lazım. Ne de olsa 'Alman farkı' var arada. Bir fark daha var. Bütün bunlardan sonra Gesine Lötzsch 'yanlış anlaşıldığını' açıkladı. “Asla komünist olmadığını, partiyi de komünizme götürmeyeceğini” söyledi. Herhalde o da 'yarılmayı' geciktireceğini düşünüyordur. Bu da bir Alman farkı olsa gerek.

Hem neo liberal hem demokrat olunmaz
Die Linke’de komünistlerden sosyal demokratlara kadar birçok çevre birlikte politika yapıyor. Diether Dehm, Die Linke’ye sosyal demokratlardan gelen ekipten. Bu ekip 'neo liberallere karşı' olan 'dogmatik'lere yakın duruyor gibi. Almanya Parlamentosu Milletvekili olan Dehm, Die Linke’nin Avrupa Politikaları sözcüsü ve Avrupa Sol Parti’nin de saymanı. Dehm, BirGün’ün sorularını yanıtladı.

>>>>Sosyal demokratlarla Die Linke arasındaki fark ne?
Hiçbir fark yok…

>>>>Neden sosyal demokrat partide değilsiniz de Sol Parti’desiniz?
Çünkü, bana göre, Die Linke aslında bir 'sol sosyal demokrat' bir parti. Ben de sosyal demokratım ve Almanya Sosyal Demokrat Parti (SPD), artık sosyal demokrat bir parti değil. Bunun için orada değilim. Sosyal demokrat partide artık ne August Bebel’in ne de Willy Brandt’ın ruhu yaşıyor. Biz o ruhu başka yere, Die Linke’ye taşıdık. Benim sosyal demokrat partimde bunların ruhu olmalı. Bizim terk ettiğimiz SPD’yi ise, zenginlerin savunucusu Gerhard Schröder’in ruhu sardı. Yoksulların daha da yoksullaşmasını savunan bir ruh kaldı orada. Kosova’da, Afganistan’da ve Irak’ta savaşıyor o ruh.

>>>>Neden böyle oldu? Eski tür sosyal demokrasi dönemi kapandı mı? 
Bunu söyleyemem. Sosyal demokratların daha önce savundukları değerler ya da gerçekleşmesini istedikleri program, evet, geçerliliğini hâlâ koruyor. En önemlisi sosyal demokratların koltukları altında hep Komünist Manifesto duruyordu. Sosyal demokrat August Bebel, Marx ve Engels’in arkadaşıydı. Sosyal demokratlar vazgeçti bunlardan. Engels ve Marx’ın olmadığı bir sosyal demokrasi olmaz, sosyal demokrasi zaten Marksist olmak zorunda.

Sosyal demokratlar antikomünistlik yapıyor, biz asla antikomünist olamayız. Buna izin veremeyiz. Devrim gerekiyorsa bundan kaçamayız da. Toplumsal hırsızlığı polisle engelleyemeyiz değil mi? Şu çok önemli: İş başa düşerse, şartlar öyle gerektirirse, Friedrich Ebert mi olacağız yoksa Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht mi? Elbette Karl ve Rosa olacağız. (Karl ve Rosa öldürüldüğünde sosyal demokratlar iktidardaydı ve sosyal demokrat başbakan Friedrich Ebert idi. Dehm, bunu anlatmaya çalışıyor.)

>>>>Bunları umarım Türkiye’deki sosyal demokratlar da duyar. Onlara neler önerirsiniz? 
Marksizm’e karşı olmak büyük bir hatadır. Öncelikle Marksizm bugünkü modern demokrasinin temelidir. Bazı karşıtlarımız bile bugün Marksizm’e başvuruyor. Marksizm’e karşı olmak geri geri yürümek gibidir. Bu sözlerimin ayırt edici yanı, 'mülkiyet hakkı' ve 'mülkiyet biçimini' temel sorun haline getirmekte yatıyor. Mülkiyet sorununu programının merkezine koymayan sol, adına ne derse desin sol değildir. 1789 Fransız Devrimi bize, insanın ve 'birey'in de hakları olduğunu öğretti. 'İnsan' olduğumuzu o günden beri çok iyi biliyoruz.   

Ancak bugünlerde kim insan, birey olduğumuzu söyleyebilir? Devletin, derebeyinin yerini kim aldı sizce? Hangi kapitalist tekel bugün bir insandan daha değersiz? Tekellerin, finans kapitalin kölesiyiz hepimiz. Parlamentolar, kapitalizmin, bankaların hizmetine girdi. Bugün belli enerji tekellerini, belli kredi kuruluşlarını devletleştirmeye kimin gücü yeter? Ama bunların gücü bizi tekrar ortaçağ dönemine götürmek istiyor. Biz özelleştirilen bütün hastanelerin, bütün eğitim kurumlarının tekrar kamulaştırılması olmak üzere her alanda ortaklığı savunuyoruz, kamusal denetimi savunuyoruz, hayatın bütün alanları komünalleştirilmeli.

>>>>Yani Türkiye sosyal demokratları 'Devletçi dinozor' yaftası yese bile özelleştirmelere karşı olmaktan korkmamalı mı?
Elbette. Yeniden kamulaştırma, yeniden komünalleştirme… Bırakın korkmayı, özelleştirmeleri durdurmayı ve özelleşenleri de geri almayı savunmak zorundalar. Bakın zorunluluktan bahsediyorum.

Kendim de bir işveren olduğum için bu alanı iyi biliyorum. Örneğin finans sektörüne bakalım: Ameliyattaki bir hasta için kan ne ise, kredi de bir şirket için aynı şeydir. Öyleyse, kan bankasını vampirlere teslim edemeyiz değil mi? Bankalar, devletin ve halkın yararına olduklarını söylüyor, diğer finans kuruluşları da bunu iddia ediyor. Öyleyse, biz de onları yormayalım ve bunları halkın yararına devletleştirelim. Başta 'mülkiyet' hakkında bahsetmiştim ya, hani büyük mülkiyet özünde hırsızlıktır ya, evet, mesela Deutsche Bank kimlerin parasıyla finanse edildi? Nasıl büyüdü?

Hitler faşizminin yardımı olmasaydı Alman şirketlerinin hangisi bu denli büyük olurdu? Hitler’i, Auschwitz’i, 2. Dünya Savaşı'nı kim finanse etti? Savaşı ve faşizmi kimin finanse ettiğinin belgeleri var. Şimdi herkes Sovyetler Birliği’nin ve reel sosyalizmin suçlarından söz ediyor, lütfen bunlardan söz edelim, ama lütfen karşılaştırın bakalım hangi suçlar daha büyük. Bugünkü suçları unutmayalım. İklim değişikliğinin sorumluları halk mı yoksa büyük tekeller mi? Hadi bakalım, buna cevap verin. Bu suçları kim işliyor?

>>>>Bizim sosyal demokratları tanıyor musunuz?
Az çok. Sizinkilerin iki sorunu var: 'Ulusalcılık'. Sizin sosyal demokratlar ulusalcılığı artık Atatürk’ün söylediği gibi algılamıyor. Aşırı sağcıların savunduğu şeyleri savunanlar gibi algılanıyor. Ben ulusal pozisyonlardan yanayım ama 'anti nasyonalist'im. Bu ikisi arasında ince bir çizgi var. Ulusunuzu, memleketinizi seversiniz, sevmelisiniz ama milliyetçi olamazsınız. Hitler de nasyonalistti. Hatta nasyonal sosyalistti. Sizin sosyal demokratların aralarına milliyetçilerle kalın çizgiler koymaları gerekiyor. Ulusal çıkarları savunmak başka, milliyetçi olmak başka. Atatürk ulusal çıkarları savunuyordu, Hitler milliyetçiydi. Sosyal demokratlar, bir tek durumda 'nasyonalist' olabilir, o da 'enter-nasyonal' olduklarında. Yani 'enter-nasyonal' olmayan bir 'nasyonal'lik tehlikeli. Başka uluslarla birlikte yaşamak zorunda olduğumuz unutulmamalı.

Sizin sosyal demokratların 'devletçiliği' de iyi anlamadıklarını düşünüyorum. Atatürk devletçiliği demek, halkın yararına, halkın çıkarları için sosyal devleti güçlendirmek. Sosyal devlet kurmak, devlet eliyle sosyal yatırımları ve düzenlemeleri yapmak. Şimdi görev şu olmalı: Devlet iktidarını AKP’den kurtarmak. Bu ne demek? Sosyal demokratlar, küçük üreticilere, işçilere, dar gelirlilere, işsizlere, öğrencilere, sanatçılara, zanaatkârlara güvenecekleri bir seçenek sunabilmeli. Açıkça şunu söylemeli: Biz tekellere karşıyız, ülkemizdeki yoksullar ve çalışanlar için politika yapıyoruz. Sosyal yatırımları artıracağız. Bu hem ulusalcı olur hem de devletçi. Ama AKP hem tekeller için çalışıyor hem de yoksuldan yana görünüyor. Bunun engellenmesi lazım. AKP aynı Almanya’daki neoliberal Hıristiyan Demokrat Parti gibi. Bizimkiler Katoliklik için sizinkiler İslam için siyaset yaptığını söylüyor. Oysa, bu işin reklamı, pazarlaması. Ekonomiyi demokratikleştiriyor musunuz, temel mesele burada. 

>>>>AKP 'demokrat' bir parti olarak algılanıyor. AKP’yi eleştirenlere “ulusalcı” ve “devletçi” deniyor bizde.
AKP tabiî ki demokrat bir parti değil. Tersine, anti demokratik bir parti. Hem AKP neo liberal değil mi? Hem neo liberal hem demokrat nasıl olabilir ki? 

***

Solcuların AKP'yi eleştirmemesi garip
03 Ocak 2011

Günter Wallraff, Almanya’nın dünyaca tanınmış gazeteci yazarlarından biri. Wallraff’ın, kılık değiştirerek girdiği işlerle ilgili yazdığı kitaplar kadar, örneğin Yunanistan cuntasına karşı düzenlediği protesto eylemi de hâlâ konuşuluyor. 10 Mayıs 1974'te Yunan Cuntası’na karşı Atina Syntagma Meydanı'nda kendini zincirlemiş ve darbe karşıtı bildiri dağıtmıştı. Polis kendisini Yunan vatandaşı sanınca işkence orada başlamıştı. Wallraff gerisini şöyle anlatıyor: “Alman olduğum anlaşılıncaya kadar içerde de işkence gördüm. 14 ay hapis cezasına çarptırıldım. Ağustos’ta darbeciler kaybetti, siyasi tutuklulara af geldi de çıktım dışarı. “

Wallraff, Almanya’da bulvar gazetesi Bild’in yalan habercilik yaptığını kanıtlamak için sahte kimlikle Bild’te çalışmış ve gazetenin habercilik anlayışını deşifre etmişti. Yine Almanya’da siyah, yabancı, evsiz barksız olarak yaşayıp bunları kitaplaştırdı. Wallraff’a dünyaca ün getiren kitap ise, Türk işçi Ali Levent ismiyle çeşitli işlerde çalışarak edindiği deneyimlerden oluşan ve yabancı işçilerin çalışma koşullarını anlattığı 'En Alttakiler' kitabı. Wallraff’la İstanbul’da görüştük.

>>>>Almanya’da çeşitli pis işlerde 2 yıl bir Türk işçisi kimliği ile çalıştıktan sonra göçmen işçilerin sorunlarını anlattığınız 'En Alttakiler' kitabının yayınlanmasının üzerinden tam 25 yıl geçti. O günden bu yana ne değişti?
25 yıl geçmesine rağmen hâlâ sokakta Türkler önümü kesip bana dertlerini anlatıyor. Bu demektir ki hâlâ kısıtlamalar var, hâlâ Türkler kendini evlerinde değil de sürgünde hissediyor, hâlâ en alttalar. Yabancıların hem sosyal statülerinde hem de ekonomik güçlerinde değişen çok şey yok.

Aslında değişen bir şey var: Yabancı düşmanlığı arttı. Ülkeye çağrılırken 'kullanılıp atılacak şeyler' olarak bakılan yabancılar, Almanya’da kalmaya karar verince, uzun süre buna ilişkin bir düzenleme yapılmadı. Onlardan gitmeleri beklendi. Bu da Alman yoksullarda “ekmeğimizi bölüyorlar” korkusuna ve sonuçta da düşmanlığa neden oluyor. Üst sınıflardaki yabancı düşmanlığı ise, klasik Alman milliyetçiliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

>>>>Son ekonomik krizden herhalde 'en alttakiler' en fazla etkilendi...
Almanya ekonomik ve sosyal anlamda ağır bir kriz yaşıyor, tıpkı Hindistan’da olduğu gibi toplumsal kast sistemi oluştu. Elbette 'parya' kastında öncelikle yabancılar bulunuyor. İşsizler, yoksulluk içine doğmuş olanlar, sonradan yoksullaşanlar, eğitimliler sınıfına dâhil olacak kadar maddi imkânı olmayanlar da bu sınıfa ait. Yukarı kastta ise, doğuştan zenginler ve zenginliğe yazgılı olanlar bulunuyor. Orta sınıf denilen sınıf, çoktandır ortadan kalkmış durumda. Son krizle birlikte sadece zengin daha zengin, yoksulsa daha yoksul oldu. En yoksulların durumu ortada.

>>>>Sosyal adalet, sosyal Avrupa, sosyal refah devleti gibi kavramlar artık işlevsel değil mi? Güçlü orta sınıfa ne oldu?
Aslında hep yabancıların ve eğitimsiz yoksulların, 'paralel toplum' oluşturdukları ya da 'paralel toplum oluşturacakları tehlikesi'nden söz edilir. Yabancıların, kendi geleneklerini ve kurallarını dayattıkları, topluma uyamadıkları söylenir. Ancak Almanya’da zenginler 'paralel toplum' oluşturmuş durumda. Ülkede, zenginler için geçerli olan yasalar, yazılı ya da yazısız kurallar vardır. High society sınıfı sadece kendi arasında kalıyor ve toplum çoğunluğu ile ilişkisini kesmiş durumda. Onların kendi ritüelleri var, kendi içlerinde evleniyorlar ve halkın realitesiyle bir işleri olmuyor. Halkın yasalarına da uymak zorunda değiller gibi. Bunu ben söylemiyorum. Bunu onların temsilcisi politikacılar söylüyor. Almanya’da banka yöneticileri, genç borsacılar, büyük servet sahipleri 'asosyal bir sınıf' oluşturuyor ve 'dayanışmacı bir toplum projesi'ne hiçbir katkıları yok. Bu kesimden vergi toplayamayan sosyal demokrat maliye bakanı geçen dönemde bunlardan yakınıyordu. Avrupa’nın her yerinde, toplum dışı, asosyal zengin sınıf ayrıcalık istiyor ve 'paralel toplum' yasalarını diretiyor.

>>>>Sokaktaki yabancı düşmanlığı, zenginlerin yoksullarla savaşından çok 'yoksulların iç savaşı' gibi görülüyor. Yukarı kast pek ortalıkta yok. Avrupa’da son dönemde yaygınlaşan yabancı düşmanlığını ya da aşırı sağın gelişimini nasıl açıklayabiliriz?
Aslında Avrupa’da yabancı düşmanlığı ya da aşırı sağın güçlenmesinden çok yoksul Müslüman düşmanlığından söz etmek daha doğru gibi görünüyor. Almanya’da 2010'da en çok satılan kitaplardan biri Sarrazin’in, 'Almanya Kendini Yok Ediyor' adlı kitabıydı. Müslümanlara yönelik ırkçılığa varan suçlamalarda bulunan Merkez Bankası yöneticisi Sarrazin, sadece Müslüman göçmenlerin Alman toplumuna uyum sağlayamadığını, bunun da Batı'nın değerleriyle bağdaşmayan İslam kültüründen kaynaklandığını savunuyordu. Müslüman gençler de elbette Almanya’nın parasına göz dikmiş tembellerdi. Hem yoksullar hem de zenginler Sarrazin’e bu tezinde hak verdi. İyi ki Sarrazin’in karizması yok, parti kuracak kadar yetenekli değil ve kötü konuşuyor da, Almanya’da yüzde 75'lere varan oy alacak bir aşırı sağ parti kurulmamış oldu. Avrupa sağı İslam düşmanlığı üzerinden siyaset yapıyor. Düşmanlık belki alt sınıflar arasında gözlemleniyor ama yukarı sınıftan pompalanıyor. Alt sınıflara, yoksul Müslüman yabancılar asıl sömürüyü gizlemek için 'günah keçisi' olarak gösteriliyor.

>>>>Bu aybaşı, Hollanda'da Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders ve Avusturya Özgürlükçüler Partisi Başkanı Heinz Christian Strache’nin İsrail'de 'İslami Teröre Karşı Stratejiler' başlıklı konferansta buluşması Avrupa aşırı sağının Yahudi düşmanlığından vazgeçtiği anlamına gelir mi?
Hayır, Avrupa aşırı sağı hep ve her zaman Yahudi düşmanıdır. Bu son ziyaret aslında “düşmanımın düşmanı dostumdur” demekten başka bir şey değil. Aslında o bile değil. İki 'düşman' gücü birbirine düşürme çabası diye değerlendirmek lazım. Kaldı ki, aşırı sağcı politikacılar, oradaki aşırı sağcı politikacıya destek vermeye gitti. Avrupa’da İslam düşmanlığı yenidir ama Yahudi düşmanlığı yüksek kastlara kadar yerleşmiş köklü bir düşmanlıktır. Hele hele Almanya’da Yahudi düşmanlığı ile İsrail düşmanlığı neredeyse aynı anlama gelir ve aşırı sağcı bir politikacı İsrail devletinin resmi politikalarını bile desteklemez.

>>>>Peki, aşırı sağın gelişmesi karşısında, kriz, yoksulluk vs. karşısında neler yapıyorsunuz? Almanya soluna ne oldu?
Aslında Almanya’da güçlü bir Sol Parti (die Linke) var ve belli ölçüde etkili de. Ama kamuoyu bu partinin söylediklerinden etkilenmesin diye medya bu partiye karşı ya görmezden gelme ya da aleyhte yayın yapma stratejisi izliyor. Buna rağmen parti parlamentoda temsil ediliyor ve yüzde 12 oranında oya sahip.

Bir ülkede gerçek demokrasiden söz edebileceksek, solun özgürce örgütlenmesi ve güçlü olmasından söz etmeliyiz. Hatta 'dogmatik sol' diye yaftalanan solun özgürlüğünü savunmalısınız. İşinize gelen solu desteklemekle demokrat olamazsınız. 

>>>>Almanya’da sosyal devleti ortadan kaldıran Agenda 2010 programını da kendine 'sol' diyen sosyal demokratlarla-Yeşiller hükümeti hazırlamıştı.
Ben de Agenda 2010’a karşıyım ve Gerhard Schröder’in başbakan olduğu Yeşil-Sosyal Demokrat hükümetleri bence sol hükümetler değildi. Schröder, halkın başbakanı olarak değil de, otomobil lobilerinin ve holdinglerin başbakanı olarak övünüyordu. Ortaya attığı 'yeni orta' da 'orta'dan çok 'yukarı'yı temsil ediyordu. Zenginlerin başbakanı olunca, orta ve aşağı neresi karıştırılıyor. Onun başlattıklarını şimdiki hükümet daha da ileri götürdü ve Alman orta sınıfı ortadan kalktı.

Ancak Schröder’in bir konuda hakkını yememek lazım. ABD ile Irak savaşına girmedi, Fransa ile birlikte Bush’a karşı geldi. Ama bunu 'iyi insan' olduğu için mi yoksa solun oyunu almak için kalan tek şansı kullanmak için mi yaptığı tartışılır. Oysa Almanya her zaman anti militarist olmak zorunda. Bana sorarsanız antikapitalist de olmalı. Barışçı olmalı. Almanya uluslararası arenada ancak bu yanlarıyla temsil edilmeli, kemiklerine işlemiş milliyetçiliği ile değil.

>>>>Bunlar herhalde bütün ülkelerin ortak sorunu. Milliyetçilik, 'yeni orta', 'dogmatik sol' bizde de her zaman revaçta olan tartışma konuları.
Burada milliyetçilik çok güçlü ve her yere sinmiş bir duygu. Ama sizde dincilik de var. Herhalde darbenin ideolojisi Türk-İslam sentezi nihayet bu dönemde tam sağlanmış. Nihayet başarmışsınız devlet büyüklerinizin yıllar önce hedeflediği şeyi. Milliyetçilik ve dincilik gibi iki ağır elementi bünyenize alarak zor bir döneme girmişsiniz. Devlet aygıtı yansızlığını yitirip bu ağır elementlerin sentezi etkisi altına girmiş.

Demokratik yapının çok cılız olduğu Türkiye’de, politik İslamcılık ideolojisi ve yapılanması demokratikleşmenin gerçekleşmesi gereken bütün alanlarda hegemonya kurmuş. Devlet aygıtında söz sahibi olan herkesin AKP üyesi olması ya da ideolojisini benimsemesi gerektiğini herkes biliyor ama yine de Türkiye’de demokrasi olduğu söyleniyor. Bu açıkça 'parti devleti, ideolojik devlet' anlamına gelir ya da 'devlet partisi'nden söz etmemiz lazım. Eğer yeni bir toplum kurmayı düşünüyorsanız ve bu toplumun da demokratik olacağını iddia ediyorsanız 'devlet partisi' ya da 'parti devleti' uygulamalarından vazgeçmeniz gerekir. AKP demokrat sayılıyor ve bütün bunlar konuşulmuyor bile sizde.

>>>>Peki, bizim sosyal demokratlar hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Sosyal demokratlardaki yeni başlangıcı olumlu bir şey olarak görüyorum. Her ne kadar kendiliğinden bir değişim yaşanmasa, tamamen karşı çıkılması gereken bir komplo sonrasında genel başkan değişse de, yeni dönem eskiye göre çok daha iyi. Evet, eski genel başkana yapılan komplo korkunçtu ama şimdi onun yerindeki insan doğru bir insan gibi görülüyor. İnandırıcı ve samimi görülüyor. En azından yolsuzluklara bulaşmamış biri ve bu da az buz bir özellik değil. Eleştirel, ilerici bir konumda görülüyor. Burada yaşasaydım ve oy hakkım olsaydı gelecek seçimde ona oy atardım. 

>>>>Türkiye’de yaşasaydınız el alttakiler olarak kimi tanımlardınız?
En yoksulları, tabularla sesleri kısılanları, kadınları, dinsel, etnik ve her türlü azınlıkları... Türkiye’de en altta olan, hikâyesi yazılacak çok kesim var. Özellikle, ekonomik ve toplumsal kısıtlılıklarla baş etmek zorunda kalan, geleneklerin, patriarkal aile sisteminin, dinin zorladığı; eğitim görmeyen, mesleksiz ve güvencesiz kadınları yazmak isterdim.

>>>>Türkiye’de kadınların durumu çok mu kötü görünüyor?
Kadınlara bakarak bir ülkeyi anlarsınız. Kadınların eşitliği sağlanamamışsa hiçbir şeyiniz iyi değildir. Bir yerde baskı, zulüm, sömürü olup olmadığını kadınlara bakarak anlarsınız. Kadın ve erkek eşitliği, demokrasinin de eşitliğin de, özgürlüğün de başlangıcıdır.

İslam,devletten yönlendiriliyor

>>>>AKP Avrupa’yı savunuyor ve Avrupa’dan da destek buluyor. Avrupalılar sizin gibi düşünmüyor. CHP de AB'yi savunmuyor. Sizin Avrupa projeniz nedir?
Türkiye’de bütün tartışmalar birçok alt okuması olan argümanlarla yürütülüyor. Düşüncelerde de çok farklılıklar var ve bir partinin içinde de çok farklı görüşler olabiliyor. AKP’nin tezlerinde de, Avrupa algısında da anlaşılmaz çok yan var. Bir sisteme üye olmak istiyorsanız, onu iyi tanımanız lazım. Sistemin bir kısmını alırım, sistem de benden bir bölüm alır diye düşünüyorsanız bunu da açık söylemelisiniz. Hem yaklaştığınız sistemdeki muhataplarınıza hem de halkınıza bunu açıkça belirtmeniz lazım. Anlamadığım bir yan bu.

Anlamadığım ikinci yan ise, yaşam ve düşünme biçimi Avrupalı olan, her şeyi ile Avrupa’ya bağlı olan kesimlerin Avrupa karşıtlığı. Örneğin sosyal demokratların Avrupa karşıtlığını anlamak mümkün değil. Neyine karşı olduklarını ya bilmiyorlar ya da 'tribünler için' karşıymış gibi görünüyorlar.
 
AKP aslında İslam sermayesinin batıya açılması ve güçlenmesi için AB'yi savunuyor ve bunu da 'demokrasi' için yaptığı yalanını söylüyor. CHP ise, aslında İslami sermaye güçlenmesin diye batı sermayesiyle ilişki kurmak zorunda olduğunu bildiği ve bunun için çalıştığı halde 'ulusalcılık' gereği buna karşı görülüyor. Bunları anlamak çok zor.

Kimse kimseyi zorlamadığına göre açıklık şart. Kim ne istiyorsa dürüstçe söylemeli. Ekonomik çıkarlarınız için bir sistemden yararlanmak istiyorsanız bile, değerlerini de almak zorundasınız. Örneğin kadın-erkek eşitliği, bağımsız yargı, basın ve düşünce özgürlüğü, devlet aygıtında kadrolaşmanın olmaması gibi prensipler çok önemli. Anadolu Kaplanları’nın çıkarını savunmakla bitmiyor bu işler. En azından bu zamana kadarki evrensel insan haklarını kabul etmeniz gerekiyor.

>>>>AKP, evrensel insan haklarını kabul etmiyor mu?
Maalesef aralarında benim arkadaşlarımın da bulunduğu solcu ya da ilerici insanlar, hem Almanya’da hem de burada İslam ülkelerindeki insan hakları ihlallerinden bahsetmez oldu. 'Yabancı düşmanı' olarak yaftalanmaktan korkuyorlar. Ama ben bu eleştiriyi camii cemaatlerinden de bekliyorum. Almanya’da eğer yabancılara gerçekten yardımcı olmak istiyorsak, birçok cemaatin savunduğu 'politik İslamı' da eleştirebilmeliyiz. Bunların çoğunun dinle ilişkisi yok. Örneğin İran’da taşlanacak olan Sakine Aştiani için, belki etkili olur diye, DİTİB ve Milli Görüş’ün de aralarında bulunduğu büyük cemaatlere çağrı yaptım. Hiçbiri oralı olmadı. Bir insanın hayatını kurtarmak için bir şey yapmamak olur mu?

Türkiye’de de AKP’yi eleştirmek adeta demokrasiyi, batıyı eleştirmek gibi algılanıyor. Okullarda laik öğretmenler bir bir yerinden ediliyor, yerine İslam hocaları geliyor, kimsenin sesi çıkmıyor. Mahkemelerde, savcılar muhalif sanığın avukatını bile suçlu gibi görüyor. Avrupalı dostlar bunları bilmeli. Türkiye’deki dostları da anlamıyorum.
Bir örnek vereyim. Köln’de Diyanet’e bağlı DİTİB’in camisine gidip gelirdim ve oradaki dernek yöneticileri ve din adamlarıyla 'İslam ve demokrasi' gibi konularda sohbet ederdim. İslam’da demokrasi olduğunu, her şeyin konuşulabileceğini söylüyorlardı. Bir gün Salman Rüşdi’nin kitabı Şeytan Ayetleri’nin dernekte tartışılıp tartışılamayacağını sordum. Bunda bir sakınca görmediklerini, okunabileceğini söylediler. Dernekte Şeytan Ayetleri’nden bölümler okuyup tartışma kararı aldık. Müslümanlar, akıl ve mantık yoluyla, dini bilgileriyle, Rüşdi’yi çürütecekti. Ne oldu biliyor musunuz? Türk devleti Ankara’dan bunu yasakladı. Daha önce bana, “tabiî  tartışabiliriz” diyen insanlar, “O Müslümanların duygularını yaraladı” deyip bundan vazgeçtiklerini bildirdi. Aleyhime internette yazılar çıktı ve ben polis korumasıyla dolaştım. Ama ben yine de Müslümanların Köln’deki büyük cami yaptırma projesini destekledim. Hâlâ da destekliyorum. Hatta cami yaptırma inisiyatifinde görev aldım. Aşırı sağ ve faşistler buna karşı. Herkes insana yakışır bir yerde ibadet etmelidir. Ama herkesin hakları da korunmalı.

Salman Ruşdi benim arkadaşım. İran, Rüşdi’nin ölüm fetvasını yayınlamıştı ve Rüşdi bende kaldı. Önemli olan tartışma, fikir alışverişi, tabuların olmadığı bir dünya yaratmak. Yasaklar ve tabularla yaşayamayız ki. Cami yaptırma derneğinde, DİTİB’te bu konuları görüştüğümüz, 'demokrat' farklı görüşte birçok insan vardı ve Ankara’dan emir geldikten sonra hiç kimse tersini savunamadı. İslam, devletten yönlendiriliyor. İnandığınız bir şeyin doğruluğunu devlete sormazsınız. İslami bilim adamları da bilim adamı değil, İslam ideologu.