Dünyanın keşmekeşi
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Gazetelerde Kerkük, İdlib, vize krizi, zamlar, OHAL’in uzatılması, cinnet geçirenler, sokak ortasında öldürülen kadınlar, oyuncağa dönmüş eğitim sistemi… Tam bir karmaşa, korkunç bir çaresizlik, becerisizliklerini demogojiyle örtmeye çalışan siyasetçilerin neden olduğu acılar, bir yandan akıp giden gündelik hayat ve keşfedilen 9. gezegenle ilgili yorumlar…

Çocukken gazeteleri okurken tanık olduğum bu karmaşa, heyecan verici gelirdi, şimdiyse ürkütücü. Paul Auster’ın yeni romanı “4 3 2 1”i okurken, bu karmaşanın bende neden artık bir heyecan yaratmadığını düşünürken buldum kendimi. Dünya, çocukluğuma göre daha kötü bir yer mi olmuştu, yoksa bende mi bir şeyler değişmişti? Engin Geçtan’ın kitaplarında sık sık dile getirdiği gibi, fonsuz figür olmaz. Fon değişiyordu sürekli, ben de…

“4 3 2 1”deki çocuk Ferguson gibi, kendi başıma kitap ve gazete hazırlamışlığım olmuştu. Kitaplar, genelde bilimkurgu-fantastik bir türdeydi, tuhaf ve ölümcül gezegenlere yolculuklar ve o yolculuklara mutlaka eşlik eden acıklı bir aşk hikâyesi. Küçük bir çocukken aşktan anladığım şey, acıklı oluşuydu, belki Yeşilçam filmlerinin etkisi. Sevgilisinin gözü önünde kurşuna dizilen, yoksul olduğu için terk edilen, kör olup izbe pavyonlarda unutamadığı sevgilisi için şarkılar söyleyen âşıklar… Yeşilçam filmlerinden, Fransız ve Rus romancılarından öğrendiğim şeylerden biri de, acılara ve yoksulluğa, onları estetize ederek katlanmaktı sanırım. Şimdi öyle yaşanmıyordu, fon değişmişti. Eskiden kahramanlık gibi görülen şeyler, şimdi eziklikti.

Auster’ın romanındaki çocuk Ferguson için gazeteler insanlığın en büyük buluşlarından biriydi. “Gazetelerin çekiciliği kitaplarınkinden çok farklıydı. Kitaplar somut ve kalıcıydı, gazeteler ise incecik kâğıtlı, okundukları anda atılıp yerine ertesi sabah gelen gazetenin konduğu kısa ömürlü şeylerdi.” Ama gazetelerin asıl çekiciliği, “bu dünyanın ta kendisi olmasıydı”, kitaplar gibi düz bir çizgiyi izlemeyip aynı anda birkaç yerde oluyor, haberlerle hiç ilintisi olmayan fikirler, trajik olayların yanında kaşığın üstünde yumurta tutma yarışı yer alabiliyordu. Polis soruşturmaları, bilimsel buluşlar, tatlı tarifleri, aşk acısı çekenlere öğütler, bulmacalar… “Ferguson her sabah bu haberler keşmekeşinde mest oluyordu, çünkü bu dünyanın ta kendisi diye düşünüyordu, aynı anda üzerinde milyonlarca farklı şeyin olduğu çalkalanıp duran kocaman bir keşmekeş.” Televizyon haberlerinin bu keşmekeşi ve dünyayı devralması ve internetin yaygınlaşmasıyla gazete tirajları düşse de… Fon değişmişti, dünyanın keşmekeşi değişmese de…

Ferguson, “Savaşçı” adını verdiği, el yazısıyla hazırlayıp çoğalttığı gazeteyi çıkartarak dünyanın keşmekeşine karışmak, o dünyanın bir parçası olmak istiyordu. Şimdi dünyaya karışmak isteyenler azalmıştı sanki, yaşamak yerine seyretmek... Engin Geçtan’ın yeni kitabı “Orada Bir Arada”da yazdığı gibi, “dışı boş mikrokozmos”lar halinde yaşıyordu çoğunluk. Kendine bir dünya yaratıp kapanmak, tercih edilen bir şeydi artık. Doğaya kaçmak, bir siteye kapanmak, çalışılacak ve eğlenilecek belli mekânlar ve sınırlı bir çevre içinde yaşamak, sosyal medya sosyalliğiyle yetinmek, her şeyden şikâyet ederek… Bunun neye malolduğu belki çok sonra anlaşılacak. Doğu felsefesinin özünden arındırılmış bir halde şekilsel olarak moda olması, yaşanan kimlik krizi, her şeyi içine alarak artan boşluk duygusu ve fanatiklik…

Engin Geçtan’ın “Hayat” adlı kitabında değindiği gibi, bütün bu keşmekeşe rağmen hayat, sanıldığından daha yalın ve sıradan. Düş gücü ve tutkular engellendiği için belki de Ferguson’un çocukken yaşadığı o heyecanı yaşayanlar azaldı, hayal kırıklıklarıyla nasıl baş edileceği bilinemediği için.

Gazeteyi kapatıp dışarı çıktım, önümde uzanan denize Turgut Uyar’ın yazdığı gibi “bir ince sızı damıtır gibi” bakıp, sahipsiz hatıralara daldım sakin ve sessiz, dünyanın keşmekeşi içinde.